Taziye
4 Aralık 2011 Pazar
Tıp Fakültesi mezunu,Brezilyalı büyük futbolcu "Doktor" Sokrates bugün hayatını kaybetmiş. Bize de bu büyük adama "R.I.P" demek düşer. 82 Dünya Kupası'nda Sovyetler'e attığı bu muhteşem golle..
Tıp Fakültesi mezunu,Brezilyalı büyük futbolcu "Doktor" Sokrates bugün hayatını kaybetmiş. Bize de bu büyük adama "R.I.P" demek düşer. 82 Dünya Kupası'nda Sovyetler'e attığı bu muhteşem golle..

Onun Galatasaray forması giymesinden dolayı çok mutluyum. Sağına vurup sokacağı her üçlük, vereceği her ince asist, karşı takımın gardına yapacağı her sinir bozucu baskı Galatasaray'a galibiyet olarak dönecek çünkü.
Üstelik uzun kariyeri boyunca yalnızca 4. transferini yapmış bir oyuncudan bahsediyoruz. Panathinaikos ve Barcelona'da uzun yıllar oynamak kolay bir iş değil. Kazanmadık kupa bırakmamak da öyle.
Bu sene basketbolda Galatasaray'ın yılı olacak gibi. Dümende bu soğukkanlı Sloven varsa sorun yok!
Bu sezon Süper Lig maçlarını canlı olarak daha fazla izleyebilme imkanına sahibim. Lig Tv'nin her hafta 9 maçı da canlı yayınlayacak olması, özellikle Anadolu takımları hakkında değerlendirmeler yapma konusunda ekmeğime yağ sürdüğü için mutluyum. Zira Galatasaray bitmek bilmeyen sorunlarıyla beni bir hayli yıpratmış durumda.
Kayserispor'un, en üst lige yükseldiğinden bu yana kazandığı çok önemli bir mizaç var. Daha doğrusu Ertuğrul Sağlam'dan bu yana... Süleyman Hurma ve yönetimin zaman zaman yaptığı anlamsız gösterileri bir kenara bırakırsak, (Ali Turan ve Mido olayları gibi) kulübü istikrarlı bir yapıya kavuşturmalarının hakkını vermeliyiz. Çünkü Kayserispor bu süreçte doğru antrenör ve oyuncu seçimlerinin etkisiyle, hem ligde sürekli üst sıralara oynayan; hem de belli bir oyun kalıbına sahip, orta seviye bir Avrupa takımı görüntüsü aldı. Yeni stadları da modernleşme yolundaki çabalarını süsledi.
Şota, ilk iki maçta gözlemleyebildiğimiz kadarıyla, Van Gaal'in asistanı olmasının meyvelerini Kayserispor'da toplayacak. Lige 2 maçta gol yemeden 6 puanla başlamasından daha da önemlisi oynatmak istediği futbol: Ortasahası teknik açıdan güçlü, her bölgede ayağa oynayan, tempolu bir takım yaratmaya çalışıyor. Kayserispor'un yakın tarihi göz önüne alındığında, bu oyunu oynamaya müsait bir takım olması en büyük avantajlarından biri. Gençleri kullanmaya yönelik çabası da takdire şayan. 1-0 kazandıkları Karabükspor maçında sahanın yıldızları o gençlerden bekler Hasan Ali, Hamza ve ön libero Abdullah'tı. Hemşehri kontenjanından transfer attiği Gürcü stoper Amisulashvili de, Serdar Kesimal'le olan uyumuyla hakkındaki "torpil" iddialarını kafalardan sildi diyebiliriz.
Önder Turacı'nın ardından Silvestre ve Makukula transferleri de konuşulduğu gibi gerçekleşirse, Kayseri ligin sonuna kadar tepeye oynayabilir. Şota, Kayserispor'a modern bir futbol oynatmaya çalışıyor ve bu yolda destek için takımın havasını bozmayacak, kaprissiz bir-iki tecrübeli futbolcuya daha ihtiyacı var. Özellikle sağlam bir santrfor takımın en büyük eksiği. Cangele müthiş oynuyor; ancak alternatifsizliğiyle bir yere kadar...
2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'nı düzenleme hakkını, öyle ya da böyle bir şekilde kaybettik. Bu kaybın 7-6'lık oylama sonucuyla gerçekleşmesi, Şenes Erzik'in söylediği gibi "bizim için iyi Fransa için kötü bir sonuç" oldu. Ama yaşadığımız dünyada iyiye kötüye değil, neticeye bakılıyor ne yazık ki... Buradaki temel sorulardan biri, son 10 yıl içinde bir UEFA bir de Şampiyonlar Ligi finaline evsahipliği yapmamıza, yani futbol organizasyonu düzenleme konusundaki yükselişimize karşın, neden şampiyonanın bize verilmediği olmalı. Bunu ister Platini'ye ister Mahmut Özgener'e sorun, farketmez...
Futbolda hala büyük bir organizasyon düzenleyememiş olabiliriz; ancak bundan daha önemli gelişmeler yaşıyoruz ülke sporumuz adına. 2001 Avrupa Basketbol Şampiyonası'nın ardından (daha önce de 1959'da evsahipliği yapmıştık) 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası'nı almamız futbol endeksli bir toplum olarak silkinmemizi sağladı. Diğer spor dallarında daha kolay söz sahibi olmamızı sağlayacak bir potansiyelimiz olduğunu ortaya koydu. Buradaki asıl garip olaysa, futbolla daha fazla ilgili olmamıza karşın, ilgimizin sınırlı olduğu branşlarda daha başarılı adımlar atabilmemiz...
Quaresma gelir mi? Fenerbahçe şampiyonluğun kaçmasının bedelini yapacağı flaş transferlerle falan ödetir mi? Bunu bilemem; ama bu kez yılın transferi Messi gelmediği sürece futboldan çıkmayacak. Çünkü önce Fenerbahçe Kadın Basketbol takımı WNBA'in en gözde dış skoreri Diana Taurasi'yi transfer etti. Üstelik bu transferi Taurasi'nin kariyerinin en başarılı döneminde, hem WNBA şampiyonluğunu hem normal sezon MVP'liğini hem de finallerin MVP'si ödülünü kazandığı bir sezonun ardından gerçekleştirdi. Ardındansa Fenerbahçe Acıbadem, Şampiyonlar Ligi'nde en azından bir kere daha final-four oynayabilme yolunda 3 flaş transfere imza attı.
Önce dünyanın en başarılı smaçörlerinden Rus Sokolova'yı kadrosuna kattı. Sokolova daha önce kariyerinin en dominant döneminde Eczacıbaşı forması da giymişti. Fenerbahçe bize onu bir kez daha izleme imkanı sundu. Bugünse Alman yıldız Christiane Fürst'le sözleşme imzalandı. Fürst dünya voleybolunda savunma ve blok deyince akla gelen belki de ilk isim...
Yarınsa günümüz voleybolunun en önemli hücum oyuncularından Polonyalı Skowronska'yla sözleşme imzalanacak. Skowronska, yeteneklerinin yanında sempatikliğiyle de dünyanın en sevilen sporcularından birisi. Mehmet Ali Aydınlar bugünkü törende: "Yarın bir sürprizimiz daha olabilir" demiş. Kulislerde dolaşan isimse bir diğer dünyaca ünlü oyuncu, İtalyan pasör Eleonora Lo Bianco.
Bu isimlerden hangisi yılın transferi olacak? Karar vermek gerçekten çok zor!...
Şu Mourinho-Van Gaal, usta-çırak geyiklerinden fazla haz etmediğimi öncelikle belirteyim. Sonuçta tarzları birbirinden çok farklı iki teknik adam, hayatlarının bir döneminin kesişmesi dışında aralarında nasıl bir usta-çırak ilişkisi olabilir merak ediyorum doğrusu...
Jose Mourinho, Louis Van Gaal gibi bir sistem antrenörü olmamasının avantajlarını iyi kullandı finalde. Daha doğrusu bu ayrım, onun herhangi bir ekstra hamle yapmadan kupaya ulaşmasını sağladı. Bayern Münih maç boyunca iki kanatta kullandığı iki ters ayaklı adamla İnter'in ekmeğine yağ sürdü çünkü.
Bunlara Bayern ortasahasının ortasıyla, ağır stoperleri arasındaki boşluk ve bu boşlukta cirit atan Sneijder, Milito (attığı iki şık golü atlamayalım), Pandev ve Eto'o dörtlüsü eklenince yenilgi kaçınılmaz oldu.
Hamit, belki de en son oynayacağı mevkiilerden birinde, sol kanatta oynadı. Elinden geleni her zaman olduğu gibi yapmaya çalıştı; ancak Hamit gibi üstün taktik disipline ve iş ahlakına sahip bir futbolcu bile kendine 180 derece ters bir mevkiide ancak bu kadar katkı verebilirdi.
Bayern Münih'te hiçbir şart altında ve hiçbir platformda haz etmediğim iki adam var: Hasan Şaş'ın geliştirilmiş Hollanda edisyonu Arjen Robben ve Bilica'nın ruh ikizi Mark Van Bommel... Robben sağ kanatta yalnızca iki tercih üzerinden oynadı. %99 ihtimalle ortaya dripling-şut ve %1 ihtimalle ortaya dripling-pas... Van Bommel de durum daha da vahim; çünkü o sadece şut atmak zorunda! Zaten derin pası istese de yapamıyor.
Kanatları kendi ayağına kurşun sıkarak kapayınca, yeryüzünde göbeği en iyi savunan takım olan Inter'i delmenin bir yolu kalmadı Bayern Münih için.
Bayern Münih bireysel olarak da Inter'le başedebilecek durumda değildi. Final yolculuğunun kahramanlarından Ivica Oliç maç boyunca ayakta bile zor durabildi. Schweinsteiger (umarım doğru yazdım) ortasahanın ortasında olmuyor, nitekim yine etkisizdi. Solbek Badstuber elinden geleni yaptı. Elinden gelen ancak ortasahaya kadar çıkabilmekti yalnız! Van Gaal en azından ikinci yarıda risk alıp Pranjic'i tercih edebilirdi, etmedi...
Velhasıl kelam, Mourinho gerçekten şanslı adam kardeşim! Bunu başarılarını küçümsemek için söylemiyorum; başarı için birazda şans lazım sonuçta...
Ancak Real Madrid'e kapak atabilmek için, Santiago Bernabeu'da kupa kaldırmaktan daha kestirme bir yol olabilir mi?
Peşinen söyleyeyim, birçok kişi gibi liglerin sona erdiği bir dönemde, dünya kupasına da katılamamışken böyle bir kampı ben de son derece anlamsız buluyorum. Muhtemelen Çekler de böyle düşünüyordur. Hatta maçı bile bölük pörçük izleyebildim.
Böyle karambol bir dönemde futbolcuları motive edebilecek belki de yegane faktör, yeni teknik direktör Guus Hiddink'ti. Onun antrenmanlarda futbolcuları tanımak, onların performansını görmek için gösterdiği sempatik çabalar ve futbolcuların da onun gözüne girebilme isteği takımın bugünkü galibiyetinin anahtarıydı şüphesiz.
Dolayısıyla Hiddink'in Türkiye kariyerine galibiyetle başlaması bu paralelde anlamlı oldu.
Okan Buruk ve Emre Aşık'ın milli jübileleri, günün anlam ve önemini arttıran diğer olaydı.
Aklıma düşen bir diğer anlamlı gelişmeyse, La Sporas Spor Servisi olarak her zaman ve her şartta yanında olduğumuz Arda Turan'ın bireysel performansıydı. Arda milli takımın en önemli itici gücü olduğunu, attığı gol ve yaptığı asistle bir kez daha gösterdi. Kafası başka şeylerle meşgul edilmeyen; bizim bildiğimiz neşeli, kendine güvenen Arda'ya Türk futbolunun çok ihtiyacı var. Arda'sız olmayacağını birileri artık anlamalı...
Günün son anlamlı olayıysa tarihin tekerrürüydü. Euro 2008'deki kadar dramatik olmasa da, Çekleri bir kez daha yendik. Goller de o zamanki belalıları Arda ve Nihat'tan geldi. Bir diğer belalıları Hamit'se, aynı saatlerde Santiago Bernabeu'nun koridorlarında sahaya çıkmayı beklediğinden, karşılarında yoktu!
step step step step it up
and we never give up
its all about never givin in
and we never give up
its about will and who wants the most
stepin up
this is what its all about
two great teams who are
stepin up
get the guys ready to go
its about who wants the most
that what great players do
make big plays
step step step it up
and we never give up
its all about havin the heart of a champion
*NBA'in play-off öncesi yayınladığı eğlenceli reklam filmi. Paul Pierce'ın dedikleri şu ana kadar gerçekleşti. Boston Celtics normal sezonun aksine, play-off'larda giderek büyüyen bir oyun ortaya koyuyor...
© Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008
Back to TOP