Rijkaard ve Moğollar

30 Aralık 2009 Çarşamba

Rockçı Rijkaard'a Moğollar Albümü

Rock müziğe olan tutkusu bilinen Rijkaard'a, Moğollar'ın 1975 yapımı efsane albümü "Düm Tek"in 33'lük plağı hediye edildi.

Ocak 2010 sayısının kapağını Frank Rijkaard'a ayıran Galatasaray Dergisi, Hollandalı teknik adama anlamlı bir yeni yıl hediyesi verdi. Sıkı bir rock müzik tutkunu olan Frank Rijkaard'a Moğollar grubunun efsane albümü kabul edilen "Düm Tek" hediye edildi.


1975 yılında Paris'te kayıtları yapılan ve Türk müzik endüstrisinin temel taşlarından biri olarak kabul edilen albümün günümüzde bulunması çok zor olan 33'lük plağını arşivinde bulunduran G.Saray Dergisi Yayın Yönetmeni Mehmet Şenol, albümü Rijkaard'a hediye etti. Sex Pistols, Pixies ve Nirvana hayranı olan Hollandalı teknik adam bu sürpriz karşısında çok duygulandı.

kaynak: Sabah Gazetesi 29.12.2009

Read more...

Sivaslı Keita

27 Aralık 2009 Pazar

Super Lig'in, Galatasaraylı AbdelKader Keita'dan sonra ikinci "Keita'sı" Sivasspor'un transfer ettiği Souleymane Keita oldu. Malili ortasaha futbolcusu Katar'ın Al Arabi takımından transfer edildi. 1.85 boyunda, güçlü fiziğiyle dikkat çekiyor. Bir başka dikkat çeken özelliği ise, 23 yaşında olmasına karşın 6. transferine imza atmış olması!

Şimdiye kadar ülkesi Mali'de başlayan futbol kariyerinde, Birleşik Arap Emirlikleri'nden Cezayir'e; Katar'dan Fransa'ya birçok ülkede top koşturmuş Keita... Cezayir'de 2007 yılında Es Setif forması giyerken takımı "Arap Şampiyonlar Ligi" şampiyonu olmuş. O sezon 22 maçta 4 gol kaydetmiş.

Avrupa'daki tek deneyimi Fransa ikinci lig ekiplerinden Ajaccio'da 4 maç forma giymesi olmuş. Sivasspor, onun ikinci Avrupa macerası olacak.

Dünya üzerinde Keita isimli birçok futbolcu var: Galatasaray'ın yıldızı Fildişi Sahilli Kader Keita ve Barcelona'da oynayan Malili Seydou Keita, bu futbolcuların en kariyerlileri... Ayrıca aklıma gelen bir başka Keita'da, Lens'te forma giyen yine bir Malili, Sidi Yaya Keita...

Souleymane adını onların arasına yazdırabilecek mi, göreceğiz...

Read more...

Tabata'nın Unutturduğu...

26 Aralık 2009 Cumartesi


Bugün internette gezinirken, ntvspor.net'te ayrıntılı bir Nobre değerlendirmesiyle karşılaştım. Orijinal ismiyle "Marcio", Türkçe ismiyle "Mert" Nobre, 2009 yılında çıktığı 36 maçta (lig, kupa ve avrupa) yalnızca 4 gol atabilmiş. Buna karşılık Beşiktaş'la yıllık 2 milyon 400 bin euro'luk, 2.5 yıllık daha anlaşması bulunuyor.



Sezon başında Tabata 8 milyon Euro'luk bonservis bedeliyle transfer edildiğinde çok eleştirilmişti. Nitekim ilk yarıdaki performansı da bu eleştirileri haklı çıkarır cinstendi. Ancak bir şeyi unutmamak gerekir ki, bu Demirören yönetiminin ne yaptığı ilk hatalı transferdi, ne de sonuncusu olacak...

İlk olmadığını Nobre örneğinden anlayabiliriz. Nobre bu özellikleriyle başka hangi ligde bu kadar para kazanabilir merak ediyorum doğrusu. Hatta diğer liglerden geçtim, hangi başka Süper Lig takımında? Fenerbahçe'de, Beşiktaş'ta sergilediğinden daha üstün bir performans ortaya koymasına, en azından daha fazla gol atmasına rağmen bu kadar para kazanamıyordu. Nitekim Fenerbahçe de, daha fazla para talep ettiği için onunla yeni bir sözleşme yapmamıştı!

Demirören döneminin yanlış transfer politikalarının bitmeyeceğini de, gerçekleşmesi muhtemel yeni bir transferdeki gelişmelerden anlayabiliriz. Beşiktaş, Hakan Arıkan ve Rüştü'nün sakatlık problemleri nedeniyle üçüncü bir kaleci transfer etmeyi düşünüyor. Altyapıdan yetişen genç kaleci Korcan henüz iki maç oynamasına karşın, ondan ümidi hemen kestiler. Mustafa Denizli'nin görev süresi boyunca takıma bir tane genç oyuncu monte edememesi en büyük ayıbı bence...

Kaleci transferi için gündeme gelen isim Denizlispor'un genç (!) kalecisi Cenk Gönen... Cenk'in Korcan'dan en önemli farkı, Beşiktaş altyapısından yetişmemiş olması! Denizlispor Cenk karşılığında para+iki futbolcu istiyor.

Bu arada da, Beşiktaş'ın tesislerinde bonservisi elinde olan bir kaleci antrenman yapıyor! Tecrübeli kaleci Murat Şahin de, herhalde bonservisi olmadığı için Beşiktaş'a cazip gelmiyordur...

Read more...

Önder Turacı

25 Aralık 2009 Cuma

2003-2004 sezonunda Standart Liege'deki üstün performansından sonra, Belçika Ligi'nde "Yılın Sağ Beki" seçilerek Türkiye'nin yolunu tutmuştu Önder Turacı... Onu transfer etmek üzere ilk önce devreye giren takım Galatasaray'dı; fakat neticeye ulaşan taraf ezeli rakip Fenerbahçe olmuştu. İki takım arasında yaşanan transfer gerginliği o dönemin gazetelerinde de bol bol yer almıştı.


Önder Turacı, Gökhan Gönül transfer edilene kadar Fenerbahçe savunmasının demirbaşlarındandı. Hatta sergilediği performans sonucu milli takım için aday gösterilen futbolculardan biri olmuş; ancak daha önce Belçika Ümit Milli Takımı'yla resmi maçlara çıktığı için, Belçika ve Türkiye arasında yaşanan sorunlar nedeniyle bir türlü Türkiye Milli Takımı'nda oynayabilecek statüyü kazanamamıştı.

Önder, Zico'nun sağ bekte formayı Gökhan Gönül'e vermesiyle birlikte yeterli forma şansı bulamadığı için 2007-2008 sezonu sonunda Fenerbahçe'den ayrılmaya karar vermiş ve Rusya Ligi takımlarından FK Moskova ile ön protokol imzalamıştı. Ardından kararından cayarak, Fenerbahçe sevgisinin ağır bastığını söyleyip ayrılmaktan vazgeçmiş ve bu uğurda FK Moskova takımının transferin gerçekleşmemesi karşılığında hak kazandığı 250 bin dolarlık tazminat tutarını kendi cebinden ödemişti.

İşte o Önder Turacı, giderek gerileyen Fenerbahçe kariyerinin artık sonuna geldi. Bu yıl FIFA'nın aldığı kararla kazandığı Türkiye Milli Takımı için forma giyme hakkını, bir geceyle mahvetti. Bir gece kulübünde yaşadıkları ve aynı gece "ev kazası" olarak açıklanan olay sonucu bileğinden ameliyat olması, Fenerbahçe'deki kredisini tüketti.

Fenerbahçe yönetimi bugün, Önder Turacı ile yollarının ayrılacağını açıkladı...

edit: yollar ayrılmadı

Read more...

Wenger, Rijkaard ve Özer

24 Aralık 2009 Perşembe


Arsenal teknik direktörü Arsene Wenger'in prensiplerinden biri, yerel kupa maçlarında (lig kupası ve FA Cup) gençleri oynatmaktır. Onun genç oyuncu anlayışı bizdeki gibi 23 yaş değil, 16-17'dir yalnız! Wenger, 23 yaşındaki oyuncuları zaten Şampiyonlar Ligi'nde 11'de oynattığından, ekstradan kupa maçlarında da oynatma gereği duymaz.

Rijkaard'ın da kupa maçları konusundaki görüşünün buna yakın olduğunu hala anlayamadık. Adam takımının başında çıktığı ilk resmi maçta dahi gençleri oynatmıştı. Üstelik bu bir Avrupa Kupası eleme maçıydı. Yani bu risk olumsuz sonuç verseydi, Galatasaray Avrupa Ligi'nde lider çıkacağı bir gruba hiç kalamayabilirdi.

Rijkaard'ın Trabzonspor'la oynanacak kupa maçının kadrosuna yabancı oyuncuları almaması eleştirildi. Sanki oyuncuları Noel Tatili dolayısıyla keyfi olarak ülkelerine göndermiş gibi gösterildi. Keita ve Nonda zaten sakattı. Faydalanamayacağın adamları tribünde oturtmak abes kaçardı. Kewell üst üste çok iyi maçlar çıkarıp, çok efor sarfetmişti. Muhtemelen Noel Tatili olmasa dahi, bu maçta oynatılmayacaktı. Leo Franco'yu ise Rijkaard kupa maçlarında zaten oynatmıyor. Kaleyi Aykut'a veriyor. Dolayısıyla zaten oynamayacak olan bir oyuncunun ülkesine erken gitmesine izin verilmesi normal...

Nitekim Rijkaard, Noel Tatili dolayısıyla yabancı futbolculara torpil geçecek olsa Linderoth'u da İsveç'e yollardı. Yani Trabzonspor maçında sahaya çıkan kadro, Christmas yüzünden değil Rijkaard'ın rotasyon prensiplerinden dolayı ağırlıklı olarak Türk oyunculardan ve gençlerden oluşuyordu!

Öte yanda ise bir ikinci lig takımıyla kendi evinde oynamasına rağmen yabancı futbolcularını Noel tatiline erken göndermeyen, hemen hemen lig maçlarında da oynattığı kadroyla sahaya çıkan Daum vardı. Amacım Daum Rijkaard'dan daha korkak demek falan değil. Sonuçta bu hocanın kendi prensipleri doğrultusundaki tercihidir. Fakat 23 yaşındaki genç Özer'i, (!) ilk kez kendi pozisyonunda 90 dakikalık bir maç oynarken izleme şansı yakaladık. Kendisi de mükemmel futbolu ve attığı gollerle, unuttuğumuz yeteneklerini bize yeniden hatırlattı.

Acaba Özer başka bir ligde, başka bir hocanın elinde olsaydı (mesela giriş paragrafında bahsedilen hocanın ellerinde) bugün kupa maçlarında oynatılacak bir oyuncu mu olurdu, yoksa Şampiyonlar Ligi'nde mi? O da ayrı bir konu...

Read more...

Galatasaray 2-1 Trabzonspor


Maç yazısı yazmak adetim değildir; fakat uzun zaman sonra canlı bir maç izleyebildiğim için bir iki kelam edeyim istedim.

Bir kere maçın adamı olarak, isminin büyük puntolarla yazılması gereken bir oyuncu var: ARDA TURAN... Arda, mükemmel bir gol atıp, bir tane de attırmakla kalmadı, sahanın bütününe hükmetti. İlk dakikalarda deli dana gibi her topa pres yapmaya başladığında, maçın sonunu getirebileceğine dair şüphelerim vardı. Fakat 90+4'te bile depar attığını, gol pozisyonuna girdiğini gördüğümde yanıldığıma sevindim. Nonda ve Baros'un yokluğunda sabit bir santrfordan mahrum sahaya çıkan Galatasaray'da, Arda hem pası veren, hem de son vuruşu yapan adamdı! Galatasaray eksiklerden dolayı 4-3-3 değil, 4-4-1-1 oynadı belki; ama Arda ilerideki 3'lünün yapması gerekenleri zaman zaman tek başına yaptı!

Galatasaray adına zorunlu santraforluk görevini yapan, en azından yapmaya çalışan futbolcu ise Aydın Yılmaz'dı. Aydın, kendisine "overrated" (gereğinden fazla abartılmış) damgasını yedirten yeteneklerini yine tam olarak sergileyemese de, mümkün olduğunca gol bölgelerinde bulunmaya çalışarak takımına katkı sağladı. Son vuruşlarda ve pozisyona girmekte sıkıntılar yaşadı; ancak 90 dakika boyunca sürekli sağa sola deplase olarak, Trabzonspor'un stoperleri Song ve Giray'ın rahat hareket etmesini engelledi. Bu önemliydi; çünkü muhtemelen Şenol Güneş maçtan önce Galatasaray'ın santrforsuz sıkıntı yaşayacağını öngörüp, savunmayı riske edebileceğini düşünmüştü. Fakat Arda ve Caner'in de Aydın'a sürekli destek vermesi yüzünden, sol bek Cale ancak 60. dakikadan itibaren hücuma çıkabildi.

Bu arada umarım artık Caner'in aslında bir hücum oyuncusu olduğu anlaşılmıştır. Sol bek oynatılırken risk almamak için sergileyemediği teknik özelliklerini bugün fazlasıyla konuşturdu. Attığı gol de bunun göstergesiydi zira. Galatasaray'da, Hakan Balta'nın yedeği Caner değil, Alparslan'dır. Caner, Kewell'ın yedeğidir! Rijkaard'ın sol kanatta sistematiği bu şekilde kurması, Galatasaray adına çok daha yararlı olur.

Aykut da günün başarılı isimlerinden bir diğeriydi. İyi kurtarışlar yaptı, oyunu mümkün olduğunca eliyle kurmaya çalıştı. Kısacası Leo Franco'dan fazlası var, eksiği yoktu!

Galatasaray adına günün kazançlarından biri de, U-17 Milli Takımı'nın önemli oyuncularından Berkin'in ilk kez A takımla maça çıkması oldu. Sol açık Berkin kendine güvenen oyun tarzıyla, bana kaptanının Galatasaray formasıyla çıktığı ilk maçlarını hatırlattı.


Trabzonspor'dan, kulüp yönetiminin ve taraftarın kafa yapısı değişmedikçe Fatih Tekke değil, Drogba da gelse hiçbir şey olmaz. Bir kere Trabzonspor'un kadro yapısı fazlasıyla bozuk. Sol açık diye alınan Alanzinho'nun aslında oyun kurucu olması, ısrarla ön libero yapılmaya çalışılan Colman'ın da aslında iyi bir ofansif oyuncu olması bu bozukluklara verilebilecek örnekler...



Trabzonspor'da bazı mevkilerde kaliteleri tartışmalı olmasına karşın gereksiz bir oyuncu yığınağı, bazılarında ise oyuncu kıtlığı yaşanıyor. Yattara sezonu kapatınca, saf bir sağ kanat oyuncusu kalmadı örneğin. Nitekim bugün sol açık Gabric, mecburiyetten bir ara sağ kanada geçti.

Song'un tekrar kaptan yapılması Trabzon adına olumlu gelişmelerden biri. Golü de o attı zaten. Ayrıca sonunda Onur'un kaleyi devralması da, Şenol Güneş faktörünün bir göstergesi. Çünkü Onur genç ve potansiyel sahibi bir kaleci, en azından Tolga'dan çok daha yetenekli! Nitekim bugün sahanın Trabzonspor adına en dikkat çekici performanslarına da bu ikili imza attı. Her ne kadar iki gol yeseler de...

Aslında bu son paragraf dahi, Trabzonspor'un maçtaki performansını özetlemeye yeter de artar bile...

Read more...

Schumacher Gelince

23 Aralık 2009 Çarşamba


Efsane Alman pilot Michael Schumacher, önümüzdeki yıldan itibaren 3 sezon Mercedes GP (geçtiğimiz sezonun şampiyon takımı Brawn GP'nin yeni ismi) için yarışmak üzere Formula 1'e geri döndü. Burada ilk sorulacak soru neden Ferrari değil de, Mercedes GP? Aslında cevap basit: Bir Alman takımı, yine Alman bir takım arkadaşı (Nico Rosberg) ve Ross Brawn... Yani Ferrari'yle şampiyonluklar kazandığı dönemdeki takım şefi... Jean Todt ile birlikte bu sporda en sevdiği iki adamdan biri Schumi'nin...

Buradaki entresan noktalardan birisi, yıllarca Mika Hakkinen ve Kimi Raikkonen gibi pilotlara karşı, kırmızı Ferrari'siyle Mclaren Mercedes ile mücadele eden Schumacher'in, bir Mercedes takımıyla pistlere geri dönecek olması... (her ne kadar Mclaren ile Mercedes GP iki ayrı takım olsa da, aynı araba sonuçta) Yıllarca şampiyonluk için çekiştiği arabanın koltuğunda yarışacak yani!

Madem Schumacher geliyor, Montoya'da dönsün bari... Eski günleri çok özledik, bize Schumi tek başına yetmez!...

Read more...

Duran Topta Oyunu Çabuk Başlatmak

21 Aralık 2009 Pazartesi

Beşiktaş-Bursaspor maçında Tello'nun oyunu çabuk başlatması ve ardından Nobre'nin golü atması tartışmalara neden oldu. Hakem Tolga Özkalfa, önce Tello'nun yanına gidip beklemesini söyledi. Ardından Bursaspor'lu futbolcular baraj kurma hazırlığına başladı. Ama Tello muhtemelen hakeme baraj istemediğini söyleyerek, atışı düdüğü beklemeden kullandı.

Bu olay çok tartışıldı. Kimileri Tolga Özkalfa'nın önce düdüğü ağzına götürdüğünü; fakat gol olunca atışı tekrarlatmaktan vazgeçtiğini iddia etti. Kimileriyse bunun bir kural hatası olduğunu söyledi.

Olayın özündeki tartışma ise, serbest vuruş hangi noktadan kazanılmış olursa olsun futbolcuların oyunu kendi istekleriyle barajın kurulmasını beklemeden hemen başlatabileceği mi; yoksa hangi şartta olursa olsun, hakem düdüğümü bekle komutunu verdikten sonra atışın hemen kullanılamayacağı mı?...

Tello'nun pozisyonundan sonra, aklıma birkaç yıl önce canlı olarak izlediğim bir Arsenal-Chelsea Premier Lig maçında yaşananlar geldi. (Sanırım 2004-2005 sezonuydu)

Aşağıdaki videoda bahsettiğim maçta Thierry Henry, benzer bir pozisyonda atışı hemen kullanıyor ve Chelsea kalecisi Peter Cech diğer direğin dibinde baraj kurdurmakla meşgulken topu ağlara gönderiyor. Hakem de golü veriyor...

video

Burada muhtemelen Henry, düdüğümü bekle demek üzere yanına gelen hakeme baraj istemediğini, oyunu hemen başlatmak istediğini söylüyor. Golün tekrarına dikkat ederseniz (27. sn.) topun yakınındaki Chelsea'li Gudjohnsen bu duruma uyanıyor ve arkadaşlarını uyarmak için hemen arkasını dönüyor; fakat çok geç...


Bu gol, zamanında İngiltere'de de tartışmalara neden olmuştu. Benim değinmek istediğim nokta ise, benzer durumların her yerde yaşanabildiği ve bu konuda hala net bir cevabın bulunmaması...

Read more...

Galatasaray-Gençlerbirliği: Çıkma Hastalığı ve Gol

19 Aralık 2009 Cumartesi


Galatasaray, Gençlerbirliği'ni 1-0 mağlup ederken aklıma iki anekdot bıraktı: Attığı golün oluşumu ve rakibin kullandığı duran toplardan sonra senkronize olmadan yapılan çıkışlar...

Baros'un uzun süreli sakatlığı ve Nonda'nın da kadroda yer almaması nedeniyle Antalyaspor maçındaki gibi saf bir santrfordan mahrum çıktı sahaya Galatasaray. Bu nedenle kağıt üstündeki sahaya dağılımda, en ileride gözüken Harry Kewell, elinden geldiğince santrfor gibi oynamaya çalıştı. Nitekim yakalanan hemen hemen her pozisyonda da son vuruşlar onun imzasını taşıyordu.

Anlaşılan Rijkaard, ilerideki dört oyuncudan yalnızca Keita'nın yerini net olarak çizmiş (sağ açık), Elano ve Arda'ya serbestlik tanımış, Kewell'a ise en uçta yer almasını söylemişti. Fakat bu görev dağılımının sahada birebir uygulandığı ilk ve tek an, atılan goldü. Arda ve Elano efektif paslarla geride pozisyonu hazırladı, Keita sağdan bekletmeden kesti, kaleye en yakın adam Kewell'dı ve golü attı. Galatasaray bu formatla, organizasyon dahilinde ancak bu şekilde gol atabilirdi. Sezon başından beri Rijkaard'ın gelişiyle hayali kurulan "Barcelona vari oyun sisteminin" golü işte bu goldü. Yani Galatasaray'ın, klasikleşmesi gereken golü...

Aklımda kalan ikinci not, rakibin kullandığı duran toplardan sonra yapılan saçma sapan çıkış hatalarıydı. Olayı iyice Rijkaard ve Galatasaray'a yakışmayan hale sokan faktör ise, geçtiğimiz hafta Antalyaspor'a karşı da aynı hataların yapılıp bundan hala ders çıkarılmamış olmasıydı. Rijkaard iki haftadır bu ofsayt taktiğini uygulatıyor. Fakat bu, geçtiğimiz hafta Antalyaspor karşısında yenilen iki gole mal olmuştu. Bugün de Kahe biraz dikkatli olsa iki gole daha mal olabilirdi.

Aslında bu hataların nedeni de, çözümü de basit: Oyuncular çıkarken birbirlerini kontrol etmiyorlar. Herkes sadece alelacele ileri çıkmaya bakıyor. Dolayısıyla da geride kalan arkadaşlarını görmüyorlar. Bu da ofsaytın bozulmasına yol açıyor. Eğer Galatasaray bu taktiği uygulamayı sürdürecekse oyuncular birbirlerini kontrol etmeyi öğrenmeli. Her pozisyonda çıkmamalılar. Ya da sorun kökten çözülmeli; yani bu uygulamadan vazgeçilmeli...

Read more...

Yolun Bundan Sonrası Taşlı

18 Aralık 2009 Cuma


Avrupa Ligi'nde Galatasaray ve Fenerbahçe ilk tur gruplarını fazla zorlanmadan, gruplarını lider tamamlayarak geçtikten sonra ikinci turda daha dişli rakiplerle eşleştiler. Yani yolun zor kısmına bundan sonra başlayacaklar.

Eşleşmelerin statüsü ayrı bir tartışma konusu. Nitekim bundan önceki yıllarda turnuva UEFA Kupası adıyla düzenlenirken, grup liderliği takımlara ciddi bir avantaj getiriyordu. Çünkü gruplarını lider bitiren ekipler diğer grupların üçüncüleriyle eşleşiyorlardı. Fakat turnuvanın Avrupa Ligi adı altında düzenlenmeye başlanmasıyla gruptan çıkan takımların sayısı ikiye düştü. Bu da grup lideri olsanız dahi, Şampiyonlar Ligi gruplarını 3. bitiren güçlü ekiplerle karşılaşma riskini beraberinde getirdi. İşte Galatasaray da ikinci turda böyle dişli bir rakiple, Atletico Madrid ile karşılaşacak. Fenerbahçe ise Avrupa Ligi'nde grubunu ikinci bitiren Fransız Lille ile eşleşti. İki takımımızın da ilk maçlarını deplasmanda oynayacak olmaları en önemli avantajımız...

Turnuvada yoluna devam eden takımlara baktığımızda, zaten "kolay rakip" olarak adlandırılabilecek ekiplerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Şampiyonlar Ligi'nin gediklileri olarak sayabileceğimiz iki dev Liverpool ve Juventus dışında hemen hemen her kulüp bütçe ve kadro kalitesi olarak birbirine yakın güçte.

Galatasaray, Atletico Madrid'i elemesi halinde iki dev Juventus ve Liverpool'la en azından bir tur daha karşılaşmayacak. Sonraki turda Liverpool'un ezeli rakibi Everton ya da Sporting Lizbon ile oynayacak. Fenerbahçe ise Lille'i geçmesi halinde Liverpool'un kucağına düşebilir. Çünkü Liverpool-Unirea Urziceni eşleşmesinin galibiyle karşılaşacak.


Kısacası kulüplerimizin, yıllardır hedef olarak gösterdikleri Avrupa kupalarında final oynama başarısına ulaşmaları için, bu sezon kağıt üstünde daha zor rakipleri elemeleri gerekiyor. Özellikle Fenerbahçe cephesinde Liverpool'la karşılaşma olasılığı biraz can sıkabilir. Fakat bundan önceki sezonlarda da Milan ve Bayern Münih gibi dev takımlar yollarına UEFA Kupası'ndan devam etmiş; ancak kupayı kaldırma başarısını gösterememişlerdi. Yani Liverpool önüne geleni yıkacak gibi bir durum kesinlikle söz konusu değil.

Liverpool yüzünden Fenerbahçe'nin yolunu daha zorlu olarak gördüğümüz gibi bir sonuç çıkmasın. Atletico Madrid şu an Galatasaray için daha yakın bir tehlike. Bu sezon La Liga'ya kötü başlamış ve Şampiyonlar Ligi gruplarında yalnızca 3 puan toplamış olabilirler. (Hatta aynı puana sahip Kıbrıs ekibi Apoel Nicosia'yı ancak averajla geride bırakarak Avrupa Ligi'ne kalabildiler!) Fakat Lille'den çok daha tehlikeli bir takım oldukları da ortada... (bkz: Forlan, Aguero, Maxi Rodriguez ve Simao Sabrosa vs.)

Read more...

Yunanistan'la Rövanş!

15 Aralık 2009 Salı


Ülkemizde düzenlenecek 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası grup kuraları çekildi. Milli Takımımız C grubunda Çin, Rusya, Porto Riko, Fildişi Sahili ve Yunanistan'la eşleşti. C grubunun maçları Ankara'da oynanacak...

A.B.D ile çeyrek finalden önce karşılaşmayacak olmamız iyi oldu. Bir diğer olumlu gelişme ise, bu yaz Polonya'da tartışmalı bir şekilde mağlup olarak yarı-finalin kapısından döndüğümüz komşu Yunanistan ile rövanş şansı yakalamamız oldu.

Yunanistan'dan sonra kağıt üstündeki en dişli rakiplerimiz Çin ve Rusya... Çin'de Yao Ming'in durumu belirsiz. Nitekim bu sezon NBA'de de sakatlığı sebebiyle forma giyemiyor. Rusya ise David Blatt yönetiminde genç ve kapasitesi dahilinde istikrarlı oynayan bir kadroya sahip. Polonya'da 7.'lik maçında bizi yenmişlerdi.

Porto Riko grubun sürpriz adayı... Dallas'ın küçük ama etkili gardı Juan Barea, Miami'li Carlos Arroyo ve Efes Pilsen'li pivot Santiago bu ülkenin yetiştirdiği ilk anda akla gelen önemli isimler.

İlk maçımız 28 Ağustos'ta Fildişi Sahili ile... Yani önümüzde bol bol yorum yapabileceğimiz yaklaşık 8 aylık bir süre var.

Read more...

Ersan In, Hedo Out

10 Aralık 2009 Perşembe


NBA'de bir sezonda en fazla 2 kez yaşayabildiğimiz Türk gecelerinin sayısı, Ersan'ın Milwaukee'ye geri dönmesiyle birlikte yeniden arttı. İşte bu gecelerden birinde dün Hedo'lu Toronto, Milwaukee deplasmanındaydı.

Toronto'da koç Jay Triano'nun koltuğu bir süredir sallantıda... Geçtiğimiz günlerde deplasmanda elde edilen Chicago galibiyeti onu biraz rahatlatsa da; Toronto hemen her maç 100'ün üzerinde sayı yemeye devam ettikçe, başta genel menajer Colangelo olmak üzere Toronto yönetiminin nefesini ensesinde hissedecek. Savunmanın esamesi okunmuyor çünkü Kanada ekibinde...

Toronto sezona parıltılı bir Cleveland zaferiyle başlayınca, bir an herşey gözümüze toz pembe gözükmüştü. Fakat geçen sezondan bu yana hiçbir değişiklik olmadığı sonradan anlaşıldı. Toronto'nun maç kazanabilmesi için hala Chris Bosh'un insanüstü performanslar sergilemesi gerekiyor. Kağıt üstündeki diğer skor opsiyonları Bargnani, Hedo ve Calderon da etkili maçlar çıkaramayınca işleri oldukça zorlaşıyor. Yani ne istikrarlı şekilde atabiliyor Toronto, ne de istikrarlı biçimde savunma yapabiliyor.

Dün de Milwaukee'ye 117-95 mağlup oldular. Artık ilk beşe yerleşen Ersan İlyasova, kendisi için yazdığımız yazıların boşa olmadığını kanıtladı. 17 sayı 9 ribaundla oynayan Ersan, Hedo'ya takımının galibiyeti haricinde bireysel olarak da fark attı. Hedo yalnızca 9 sayı ve 3 asistte kaldı...

Sadece bu maçta değil, son dönemde de Ersan, Hedo'dan daha başarılı maçlar çıkarıyor. Şu anki sezon ortalamaları da 11.8 sayı, 7.5 ribaund, 1.2 asist ve 1 top çalma... Biraz iddialı olabilir; fakat bir bayrak değişimine doğru gidiyoruz diyebiliriz.

Play-Off'lar hakkında konuşmak için henüz erken olsa da, Bucks ve Raptors Play-Off'a son sıralardan kapak atacaklarmış gibi gözüküyor. Doğu'da işler Batı'dan daha kolay ve mağlubiyet sayınız galibiyetinizden fazla dahi olsa Play-Off yapma şansınız var. Diyeceğim o ki Bucks'ta sezonun sürprizlerinden çaylak gard Brandon Jennings'in sakatlığı uzun sürmez ve Toronto savunma problemlerini (gerek bir takas yoluyla, gerekse koç değişikliğiyle) aşmayı başarabilirse bu iki oyuncumuzu play-off'larda da izleme ihtimalimiz yüksek...



daha önceki Ersan İlyasova yazıları:
Ersan İlyasova'nın NBA Günleri ve Ersan İlyasova'nın Milwaukee Bucks Günleri ...

Read more...

Bordeaux

9 Aralık 2009 Çarşamba


Çok değil, geçtiğimiz sezon Galatasaray Bordeaux'u UEFA Kupası 2. Tur'unda elemişti. Üstelik iki maça farklı teknik direktörlerle çıkmasına rağmen! İlk maçta deplasmandan Skibbe yönetiminde 0-0 'lık beraberlikle dönülmüş; fakat iki Bordeaux maçı arasındaki 5-2'lik Kocaelispor hezimeti sonrası Skibbe'nin görevine son verilmişti. Ardından Bülent Korkmaz'ın Galatasaray'ın başındaki ilk maçında 4-3'lük kalbe zarar galibiyet elde edilmiş ve Galatasaray rakibini elemişti.

Fakat hesaba katılmayan şey, Galatasaray'ın Hamburg'a sahasında 2-0'dan 3-2 mağlup olarak ertesi turda eleneceğiydi. Galatasaray bu darbenin ardından ligde de kan kaybetti ve sezonu ancak 5. sırada bitirebildi.

Bordeaux ise UEFA Kupası'ndan elenmiş; fakat Lyon'un Fransa Ligi'ndeki 7 yıllık hegemonyasına son vermeyi başarmıştı. Başka bir deyişle Laurent Blanc, henüz teknik direktörlük kariyerinin ikinci yılında Fransa Ligue 1 şampiyonluğu yaşadı. Teknik direktörlüğe Bordeaux'yla adım atan; ancak yakın bir gelecekte daha büyük bir kulübe geçmesine kesin gözüyle bakılan efsanevi Fransız stoper, bu sene ise takımını Şampiyonlar Ligi'nde Juventus ve Bayern Münih'in önünde gruptan çıkartmayı başardı. Üstelik tek bir mağlubiyet bile almadan, 16 puan toplayarak!

Bordeaux, Laurent Blanc'la birlikte sistemli bir yapıya kavuşarak, önce yerel başarıları kovaladı. Geçtiğimiz sezonu ligde şampiyon olarak tamamlayınca, bu sene Şampiyonlar Ligi'ne de ağırlık verdiler. Fakat Bayern Münih ve Juventus'u birbirine düşürüp, grubu lider bitireceklerini kimse hesaba katmamıştı...

Read more...

Türkiye ve Rusya!

4 Aralık 2009 Cuma


***İki ülke de, son Avrupa Şampiyonası'nın (Euro 2008) yarı finalisti...

***İki ülke de, 2010 Dünya Kupası'na katılma şansını yakalayamadı... Biz beklenmedik biçimde (!) play-off bile oynayamazken; onlar play-off'ta beklenmedik biçimde Slovenya'ya elendi...

***Türkiye, FIFA'nın kasım ayı sıralamasında 41. sırada yer alırken, Rusya 13. sırada!...

***Rusya'nın İngiltere Premier League'de oynayan Milli oyuncuları: Yuri Zhirkov (Chelsea), Diniyar Bilyaletdinov (Everton), Andrei Arshavin (Arsenal), Roman Pavlyuchenko (Tottenham)...

***Türkiye'nin Premier League'deki tek temsilcisi, Stoke City'de oynayan ve 81. dakikada oyuna girip 6 dakika sonra oyundan alınan Tuncay Şanlı...


Malum, "Neden Premier League'e (geniş kapsamda ise Avrupa'nın nitelikli liglerine) oyuncu gönderemiyoruz?" tartışması uzun süredir gündemde...

Bizimle son dönemde hemen hemen aynı uluslararası başarılara sahip Rusya'nın bu konudaki durumu ortada... (Hatta bizim bir de dünya üçüncülüğümüz var!)

Onların son şampiyonları (Rubin Kazan) gidip deplasmanda tam kadro Barcelona'yı yeniyor, biz işi garantilemiş yedek ağırlıklı Manchester United'ı yenince bayram yapıyoruz...

Biz 2000'de Galatasaray'la UEFA Kupası'nı kazanmıştık, onlar 2005'te CSKA Moskova'yla ve 2008'de Zenit'le aldılar...

Hatırlarsak Türk futbolcularına en çok rağbet gösterilen dönem Galatasaray'ın UEFA zaferi sonrasıydı. Hatta teknik direktör bile göndermiştik Avrupa'ya! (Fatih Terim-Fiorentina, Milan)

Şu an Avrupa'nın büyük takımlarında forma giyen Rus oyuncuların çoğu da Zenit-CSKA Moskova çıkışlı...

Demek ki bu işin çözümü Galatasaray, Fenerbahçe ya da Beşiktaş'ın (eğer grubunu 3. bitirebilirse) artık lafla değil, icraatla Avrupa Ligi'ni kazanabilmesine bakıyor! Hazır bu sezon önemli bir çıkış da yakalamışken...

Read more...

Artest'in Kafası İyiymiş!

3 Aralık 2009 Perşembe


NBA'in gelmiş geçmiş en sorunlu basketbolcularından Ron Artest'in neden yıllardır saçma sapan işlere imza attığı ortaya çıktı! Şu an Los Angeles Lakers forması giyen Artest, 99-2002 yılları arasında oynadığı Chicago Bulls'un o sıralar çok maç kaybeden bir takım olduğunu, bu yüzden de kederlenip devre aralarında içki içtiğini açıkladı.

Daha önce saha içi kavgalarından, saha dışı garipliklerine bir çok şuursuz işe imza atmış olan Artest'in, bunları yapmasının sebebi alkol kullanması mı bilinmez; fakat birine göre öyle olabilir: 2003-2004 sezonunda Detroit-İndiana maçında gerçekleşen NBA'in gelmiş geçmiş en büyük saha içi kavgalarından birinin (hatta tribünlere de taşmıştı) Artest ile birlikte iki baş aktöründen biri olan Ben Wallace: "Benimle kavga etmek istemişti. O zaman da içip içmediğini kontrol etmeniz gerek!" dedi...

Artest'in Lakers'a transferi sonrası artık uslanacağını düşünenler biraz yanılmışa benziyor. Fakat başka bir açıdan bakarsak da en azından artık günah çıkarmaya başlaması, yavaş yavaş uysallaşmaya başladığının kanıtı olabilir. Phil Jackson'ın azmedip Artest üzerinde hızlandırılmış eğitime başlaması, belki de kariyerinin bu son döneminde onu en azından bir kere mantıklı bir iş yaparken görmemizi sağlayabilir.

Read more...

Türkiye'de Teknik Direktör Olmak

1 Aralık 2009 Salı


*** Türkiye'de teknik direktörlük yapan yerli bir hocaysanız uzun süreli sözleşme yapamazsınız. Yapsanız dahi, bu beş kuruş tazminat alamadan ayrılamayacağınız anlamına gelmez. Ya araya hatır gönül işi girer, ya da hakkınızı aramaya kalktığınızda "paragöz adam" olarak anlaşılma tehlikesi bulunduğundan daha sonra başka bir takımdan teklif alabilmeniz zorlaşır. Ayrıca federasyon nezdinde de, sizi kulüplere karşı korumaya yönelik uygulanabilir yaptırımlar yoktur... bkz: Hikmet Karaman olayı...

*** Eğer elinizde -yıllardır olduğu gibi- düşük bütçeli ve toplama bir kadro varsa dahi kötü sonuçlar almaya hakkınız yoktur. Türkiye'de, savunmanızın Avrupa'nın 2. Liglerinden gelen oyunculardan kurulu olması ya da takımda çok sayıda genç futbolcunun bulunması bir önem teşkil etmez. Bu durum kulüp başkanının soyunma odasına girip futbolcularınızın önünde size ayar çekmeye çalışmasını engellemez... bkz: Denizlispor-Ali İpek...

*** Eğer siz geçiminizi teknik direktörlükten sağlıyorsanız, mecburen tüm bunlara katlanıp yine de böyle takımlarda çalışırsınız. bkz: Hakan Kutlu'nun Denizlispor'a teknik direktör olması, ya da olaydan sonra takımı devralmaya mecburen razı gelecek x bir teknik direktör...

*** Kulüp başkanları futbolu en az teknik direktörler kadar iyi bilirler. Daha doğrusu öyle zannederler. (Hatta kahvede maç izlerken bizler bile böyle düşünürüz.) Platon futbolu görebilseydi "ideal futbol yönetimi" hakkında muhtemelen şöyle derdi: "Ya teknik direktörler başkan olmalı, ya da başkanlar teknik direktör"...

*** Eğer Türkiye'de çalışan yabancı bir teknik adamsanız, hayatınızda yaşamadığınız garipliklere burada şahit olabilirsiniz. Hatta tüm yaşam görüşünüz kökten değişebilir. Kontrat anlamında yerli hocalardan daha şanslı olduğunuz için hata yapma lüksünüz yoktur. Dolayısıyla sizden önce transfer edilen bir oyuncuyu, sisteminize uymasa bile yönetimin hatasının üstünü örtmek için oynatmak zorundasınızdır. (Eğer Türk bir hocaysanız zaten sisteminize uygun oyuncu alabilme-oynatabilme lüksünüz hiç yoktur.) bkz: Hugo Bross'un Trabzonspor'dan ayrıldıktan sonraki açıklamaları...

*** Tarihte Türkiye topraklarına ayak basmış en kariyerli hocalardan biriyseniz bile medya sizi en kısa yoldan göndermeye bakar. Yani futbol felsefenizin, başarılarınızın ya da başaracaklarınızın hiçbir önemi yoktur. Gönderilmek için yalnızca iki hafta üst üste puan kaybetmeniz yeterlidir. Bebeğinizin doğumu için eşinizin yanına gitmeniz, kaçmanız anlamına gelir... bkz: Frank Rijkaard'ın Bursaspor maçında takımının başında yer alamaması üzerine yazılıp çizilenler...

*** Daha önce 3 kez çalışıp, 3 kez gönderildiğiniz kulübe tekrar geri döndüğünüzde: "Bizim Alex Ferguson'umuz olacak" demeçleriyle karşılanırsınız. Halbuki ilk döneminizde gönderilmemiş olsanız, bir takımda uzun süreli çalışma konusunda verilen örnek Ferguson değil, siz olurdunuz. bkz: Şenol Güneş'in Trabzonspor'daki 4. dönemi...

*** Türkiye'de yalnızca iki teknik direktörün -Fatih Terim ve Mustafa Denizli'nin- ismi anılır. Çünkü gerekli sabrın gösterildiği şanslı kişiler yalnızca onlardır. Memleketten teknik direktör çıkmamasının nedeni yeteneksizlik değil, güvensizlik ve sabırsızlıktır. bkz: Milli Takımın teknik direktörü yerli mi, yabancı mı olsun tartışmaları ve Yılmaz Vural'ın bu konudaki açıklamaları...

Bunlar ülkemiz futbolundaki "teknik direktörlük anlayışı" hakkında yalnızca son bir ay içinde şahit olduğumuz örnekler. Bir ayda konu hakkında bu kadar örnek çıkıyorsa, sorunun bütününü yazmak bayağı bir süre alabilir. İstisnalara da saygı duyduğumu belirteyim...

Read more...

Nets Sonunda Başardı!

30 Kasım 2009 Pazartesi


Başlıktan yanlış bir anlam çıkartılmasın. New Jersey Nets, ligin başlangıcından bu yana sürdürdüğü mağlubiyet serisini sonlandırmadı. Başardıkları şey 16 maç sonra galibiyetle tanışmaları değil, NBA tarihindeki en kötü başlangıç rekorunu egale etmeleri!

Nitekim 16. mağlubiyetin ardından da koç Lawrance Frank'le yollar ayrılmıştı.

New Jersey dün gece deplasmanda Lakers'a da mağlup olarak, sezonun başladığı günden bu yana peş peşe 17. mağlubiyetini aldı. Aslında 3 gün önce oynadıkları Sacramento maçı, Miami Heat'in 89 ve Los Angeles Clippers'ın 99 yıllarında elde ettikleri 17 maçlık rekora ortak olmamaları için son uygun fırsattı. Bunu da başaramayınca Lakers onları bu kötü rekorun 3. ortağı yaptı.

Nets'in bir sonraki maçı Nowitzki'li Dallas'a karşı. Jason Kidd eski günlerin hatırına Nets'e bir kıyak geçer mi bilinmez; ancak sezona sakat girip yeni yeni toparlanan Nets'in kadrodaki tek All-Star'ı gard Devin Harris için, hem eski takımı Dallas'a mesaj yollamak hem de boşuna All-Star seçilmediğini kanıtlamak için daha uygun bir fırsat olamaz. Yoksa bu korkunç rekorun tek başına sahibi olacaklar.

Sezon başı detaylı bir New Jersey Nets yazısı yazarken ligin onlar için toz pembe geçmeyeceğini biliyordum; ancak bu kadarını tahmin edememiştim.

Read more...

Yukarıda Fetret, Aşağıda Yükselme Devri

29 Kasım 2009 Pazar


Ligin hali 14. hafta itibariyle duman oldu. Sezon başındaki form grafikleri dikkate alındığında, ligi forse ederler gözüyle bakılan iki ezeli rakip Fenerbahçe ve Galatasaray ironik bir biçimde son iki haftada birlikte puan kaybedince, puan tablosunda onları takip eden takımlarla aralarındaki farklar kapandı. Hatta Galatasaray, bu hafta mağlup olduğu Bursaspor'a averajla geçildi. Eğer Beşiktaş Sivasspor'u yenerse, ligin 5. haftasında 3-0 mağlup ederek ligde yediği 6 golün yarısının sorumlusu oldukları bir diğer ezeli rakip Beşiktaş'a da geçilecekler. Beşiktaş'ın ilk 6 hafta itibariyle "ligi 3. bitirirlerse iyi" halinden de şaşırtıcı biçimde eser kalmadı.

Zirvedeki Fenerbahçe-Galatasaray çekişmesi, bu takımların taraftarlarının arkadaş ortamlarındaki muzip tartışmaları halini almışken, yani "sen puan kaybedersin de, ben puan kaybedemez miyim?" modunda sürerken, alttan gelen takımların performansına da parantez açmakta fayda var.

Beşiktaş ilk paragrafta da değindiğimiz üzere, sezon başında sürekli puan kaybeden, daha da önemlisi hangi oyuncunun nerede, hangi pozisyonda oynadığının belli olmadığı, oldukça kötü bir görüntü çiziyordu. Zaten yönetimle taraftarın arası açıkken, bir de sahadaki karman çorman durum sorunların boyutunu iyice arttırmıştı. Beşiktaş'ın, daha doğrusu Mustafa Denizli'nin bu dönemde başardığı en elle tutulur iş, oyunun savunma yönünün başarılı işlemesiydi. Beşiktaş gol atamasa da en azından yemeyerek kendini zirveden fazla uzaklaştırmadı. Akabinde Mustafa Denizli'nin hucümda yavaş yavaş doğru tercihleri bulup, en azından bu takımın 1. santrforunun Bobo olduğunu kavramasıyla da peş peşe 6 maç kazanıldı. Beşiktaş hala keyif veren bir futbol oynamıyor. Fakat en azından sonunda maç kazanmaya başladılar. Bunun yanısıra zirvedeki ikilinin duraklaması da doğal olarak işlerine yaradı. Ertuğrul Sağlam, ligin tartışmasız en başarılı 2-3 teknik adamından biri. Ligde istikrarlı bir başarı grafiği var. Kayseri, Beşiktaş ve şimdi de Bursa'da bu başarısının karşılığını alıyor. Bursaspor da, daha önceki klasik Sağlam takımları gibi çok dengeli ve pozitif oynamaya çalışan bir takım. Ergiç, Batalla, Turgay ve Zapotocny gibi transferlerin takıma uyum sağlamaya çalıştığı ilk haftalarda doğal olarak puanlar kaybetmişlerdi. Fakat zaman geçtikçe başarılı sonuçlar almaya başladılar. "Başarı için bize biraz zaman lazım" geyiğinin tutarlı işlediği ender takımlardan birisi oldular kısacası. Zaman çok fazla uzamadı...

Kayserispor, Tolunay Kafkas takımı devraldığından bu yana savunma yönünde başarılı; fakat hücumda üretkenlik sıkıntısı çeken bir takımdı. Zaten gol yollarında sıkıntılı bir takım olarak, Gökhan Ünal'ı da kaybettikten sonra geçtiğimiz sezonu "Football Manager" tarzı oyunlar dışında başarılı olamamış Aghahowa'ya bel bağlayarak geçirdiler. Bu sezon ise yine "Football Manager" oynayanların yakından tanıdığı bir ismi, Makukula'yı transfer ettiler. Makukula şu ana kadar gol anlamında Aghahowa'dan çok daha istikrarlı bir görüntü çizdi. Aghahowa'nın aksine Fenerbahçe maçında hat-trick yapıp diğer maçlarda susacağına, diğer maçlarda gol atıp Fenerbahçe maçını boş geçerek Kayserispor'un ligdeki başarısına çok daha büyük katkılar yaptı.

Bu arada Yılmaz Vural'a da değinmeden olmaz. Kasımpaşa'nın Fenerbahçe karşısındaki mükemmel futbolunu gördükten sonra, bir an yıllardır kendisinin veryansın edip durduğu gibi: "Bir de Fenerbahçe'yi verseler Yılmaz Vural'a" diye düşünmeden duramadım. Kasımpaşa da böylece sezon başındaki "küme düşmenin 1 numaralı adayı" görüntüsünden sıyrılıp, rahat bir nefes almış oldu.

Bir kez daha sezon başındaki önyargıların kırılması, ligin heyecanı açısından çok iyi oldu. Fakat "Tepedeki iki takımın puan tablosundaki düşüşlerinde alttaki takımların futbollarını geliştirmesi mi etken oldu, yoksa kendi futbollarının gerilemesi mi?" diye sorulacak olursa, bunun cevabı şüphesiz bu sebeplerden sadece tek birine bağlanamaz...

Read more...

Büyük Adam Sissoko

27 Kasım 2009 Cuma

Mohamed Sissoko, Valencia günlerinden bu yana takip ettiğim, benim için yeri özel olan oyunculardan biridir. Rafa Benitez, onu Valencia'da 19 yaşındayken oynatmaya başladıktan sonra beraberinde Liverpool'a götürmüştü. Fakat tam patlama yapacağını beklerken, Benitez ondan vazgeçti. Burada önemli olan Sissoko'nun kariyeri için çok önemli bir basamakta Juventus tarafından transfer edilmesiydi. Eğer hedef ve imkan bakımından daha küçük bir kulübe gitseydi, bir daha önemli takımlara dönemeyip eriyen yetenekler kervanına katılabilirdi.


İşte maçlarda sahada basmadık yer bırakmayan bu özel orta saha oyuncusu, büyüklüğünü saha dışında da gösterdi. Juventus taraftarlarının -geçtiğimiz sezon Inter'le oynanan maçtan bu yana- sürekli ırkçı tezahüratlarına maruz kalan meslektaşı Inter'li Mario Balotelli'ye sahip çıktı. Kendi taraftarlarını karşısına almak pahasına: "Bu olayın önüne geçilmesi için gerekirse kulübüm Juventus'a da ceza verilmeli" dedi.

Irkçılığın dünya futbolunda ne kadar önemli bir sorun olduğu ortada ve bunun önüne geçilmek isteniyorsa Sissoko gibi adamlara çok ihtiyaç var.

Read more...

Old Trafford'daki Benzerlikler

26 Kasım 2009 Perşembe


Beşiktaş, yedek takımla da çıkmış olsa, gruptan çıkmayı garantilemiş de olsa, sahadaki kadrosu ilkokulda okumayı henüz sökemeyenlerle, öğretmen tarafından onlara hecelemeyi öğretmekle görevlendirilen kendini kanıtlamış öğrencilerin aynı sıralarda oturtulmuş haline benzese de, Manchester United'ı Old Trafford'da yenmeyi başardı dün gece. Bu nereden bakılırsa bakılsın sadece 2 sezon önce, yine İngiltere'de (üstelik Manchester yakınlarında!) 8-0 mağlup olmuş bir takım için çok büyük bir başarı.

Bu galibiyete saygılarımızı sunmakla birlikte, hepimizin bu maç sonrası yeniden andığı Fenerbahçe'nin Old Trafford zaferiyle arada büyük benzerlikler olduğu da bir gerçek. İlk anda aklıma düşenleri sıralamak istedim:

*** Fenerbahçe, Manchester United'ı Old Trafford'da 40 yıl sonra yenebilen ilk takımdı. Beşiktaş ise o kadar uzun bir seriyi sona erdirmese de, 5 yıl sonra Sir'ü üzen ilk takım oldu.

*** 1996'daki Fenerbahçe galibiyeti de yine 1-0'lık sonuçlaydı ve golü yine Tello gibi yabancı bir oyuncu (Elvir Boliç) atmıştı.

*** İki gol de ceza sahası dışından yapılan vuruşlarla geldi. Ayrıca iki top da enteresan bir biçimde rakip oyuncuya çarparak ağlarla buluştu. Üstelik bu çarpmalar topun hızını kesmeyen, aksine kalecinin çıkarmasının daha zor olduğu yerlere gitmesini sağlayacak şiddette oldular.

*** İki takımımız da iyi savunma yaparak, gerekirse 10 kişiyi kendi ceza yayına dizerek, neredeyse rakip ceza sahasına girmeden galibiyetler aldılar.

*** İki galibiyette de kırmızı şeytanların yedek kulübesinde Sir duruyordu ve yine her zamanki gibi sakız çiğniyordu... (Bu da Ferguson'a selamımız olsun!)

Read more...

Liverpool'u Benitez'e Sorun!

25 Kasım 2009 Çarşamba


Liverpool, İstanbul'daki unutulmaz Şampiyonlar Ligi finalinde Milan'ın elinden kupayı aldığı tarihten ışık yılı uzakta şu anda. Dünkü sonuçların ardından Şampiyonlar Ligi'nde gruptan çıkamamaları garantilendi. Bunun bir numaralı sorumlusuysa kulübü satın alan "futboldan anlamaz" Amerikalılardan ziyade teknik direktör Rafa Benitez...

Amerikalılar kulübü satın aldığından bu yana, ekonomik anlamda bir sorun yaşamadı Liverpool; fakat yapılanma anlamında yaşadı. Gerçi Amerikalıların futboldan anlamadığı sonucuna, Benitez Aquillani'ye 25 milyon euro sayarken: "Dur kardeşim n'apıyosun!" dememeleri üzerinden varabiliriz. Aquilani'ye, Roma'da oynarken bile düzenli 11 oyuncusu değilken -üstelik yaşadığı sakatlıklar da cabası- Xabi Alonso'dan boşalan yerin ağır sorumluluğu verildi. İlk maçına daha 1 ay önce çıkabilmiş olsa da!

Robbie Keane yarım sezon için (geldiği sezonun devre arasında gönderildi) 10 milyon sterlinin üzerinde bir paraya alındı! Peter Crouch bir sene boyunca gol atamamasına karşın inatla oynatıldı, gol atmaya başlayınca gönderildi! Craig Bellamy, hiçbir açıdan Liverpool'da oynayabilecek bir oyuncu değildi. Keza Liverpool limanında ikamet eden İspanyol kolonisinin zaman içinde gelip giden üyeleri de öyle: Josemi, Arbeloa, Luis Garcia, Riera ilk anda aklıma gelenler...

Gerard'ın veliahtı olarak lanse edilen genç Brezilyalı Lucas da tam bir balon bana sorarsanız...

Liverpool'a Benitez döneminde gelip-giden oyunculara bakarsak bu rakam 50'nin üzerindedir. Bu dönemde Gerrard ve Carragher dışında ise düzenli olarak ilk 11'de oynamış oyuncu yok!

Benitez'in, Türkiye'deki gibi: "Yönetim benden habersiz transfer yaptı" deme şansı da yok. Çünkü İngiltere'de menajerlik sistemi var.

Kısacası Benitez, Liverpool'u Şampiyonlar Ligi'nde 3 sezonda 2 kez finale taşırken ne kadar başarılı stratejiler izlediyse, akabindeki çöküş sürecinde de o kadar yanlış politikalar yürüttü.

Read more...

Galatasaray'ın Zor Günleri

20 Kasım 2009 Cuma


Galatasaray son günlerde birçok meseleyle uğraşıyor. İlk olarak ciddi itibar kaybına yol açan ve dillere sakız olan Cemal Nalga olayı ve bununla bağlantılı olarak asbaşkan Yiğit Şardan'ın istifası; Arda Turan'ın domuz gribine yakalanması ve domuz gribinin etkilerinin yalnızca Arda'yla sınırlı kalmayıp altyapıları da vurması, kulüp içindeki alarm seviyesinin kırmızıya yükselmesine neden oldu.

Cemal Nalga'yı sona bırakarak, (işin karmaşıklığını da düşünürsek) önce diğer olaylar hakkında iki kelime etmekte yarar var.

Arda'nın domuz gribine yakalanması ve bu sebeple haftasonu oynanacak Manisaspor maçında forma giyemeyecek olması kısa vadede fazla problem teşkil etmeyecek. Sonuçta kaptanın sağlığı bir maçta oynayamayacak olmasından çok daha önemli. Ayrıca Keita ve Elano'nun cezalarının bittiğini de göz önüne alırsak, Arda'nın yokluğunun dezavantajının kapatılabileceğini söyleyebiliriz.


Burada kafamı kurcalayan şey, Arda'nın domuz gribi virüsünü 2 günlük iznini geçirdiği yurtdışında kapması. Domuz gribi son günlerin dünya çapında en büyük sorunuyken, Arda neden kendine dikkat etmeyip 2 gün için yurtdışına tatile gider anlayabilmiş değilim.


Arda'nın üstüne çok fazla gidilmesinden rahatsız biri olarak kaptana fazla sataşmam abes kaçar. Nitekim durumunun da oldukça iyi olduğunu söyledi. Biz de acil şifalar dileyelim...

Domuz gribinin Galatasaray'a etkileri Arda'yla sınırlı kalmadı ne yazık ki. Altyapılarda çalışan teknik adamlar ve genç futbolculardan da toplam 7 kişide domuz gribi virüsüne rastlandı. Bunun üzerine kulüp federasyona başvurarak maçlarının ertelenmesini istedi. Fedarasyon da sağduyulu ve tedbirli davranarak isteği kabul etti.

Gelelim büyük fırtınalar koparan Cemal Nalga vakasına... Her kafadan bir sesin çıktığı spor kamuoyunda olayın özünü anlayabilmek oldukça zor olsa da, kendi çapımda öğrenebildiklerimi kısaca özetlemeye çalışacağım.

Galatasaray Cafe Crown'un pivotu Cemal Nalga'nın geçtiğimiz sezondan gelen 3 maçlık cezası bulunuyordu. Ancak Galatasaray Basketbol Takımı teknik kadrosu, sezon öncesi oynanan hazırlık maçlarında Cemal'i bir başka oyuncu Tufan Ersöz'ün formasını giydirerek oynattı. Hazırlık maçları da yurtdışında oynandığı için "Nasılsa kimsenin haberi olmaz" diye düşünüldü. Bu neresinden bakılırsa bakılsın çok çirkin bir olay, burası tartışılmaz. Ancak işin çok daha karmaşık boyutları var.

Bir kere herşeyden önce cezaların çekilmesi konusunda Türkiye Basketbol Federasyonu kurallarına göre hazırlık maçı-resmi maç ayrımı yok. Yani cezaların resmi maçlarda çekildiği çoğu Avrupa Ligi'nin aksine, bizde sırf cezanın dolması için keyfi hazırlık maçları oynayabilirsiniz. Nitekim bu sayede Cemal Nalga ligin ilk maçına yetişebildi. Fakat işi bayağılaştıran olay Cemal Nalga'nın hazırlık maçlarında da oynatılarak cezasını hiçbir şekilde çekmemiş olması!

Bir başka traji-komik durum ise federasyonun ve medyanın bu olaydan üzerinden 2 ay geçtikten sonra haberinin olması! Burada Basketbol Fedarasyonun da ciddi hataları var. Ligin ilk maçında Galatasarayla karşılaşan Oyak Renault, bu konuda fedarasyona itirazda bulunmuş; ancak fedarasyon hazırlık maçlarına dair yalnızca Galatasaray cephesinden belge istemişti. Dolayısıyla maçlarda Cemal Nalga'nın değil, Tufan Ersöz'ün oynadığı görülüyordu. Fakat sonuç olarak eğrisi doğrusunu buldu ve yalancının mumu 2 ay yanabildi...

Bunun üzerine Galatasaray yönetimi gerekeni yaptı ve antrenör Okan Çevik başta olmak üzere tüm teknik kadronun görevine son verdi. Ayrıca basketbol şube sorumlusu Ahmet Dedehayır'ın da -ki zaten uzun süredir tartışılan bir isimdi- görevinden ayrılması bekleniyor.

Fakat burada olan Yiğit Şardan'a oldu. Galatasaray, Yiğit Şardan gibi dürüst ve başarılı bir yöneticiyi kaybetti. Yiğit Şardan olaydan hiçbir şekilde haberdar olmamasına karşın, basketboldan sorumlu en üst düzey yönetici olarak kendini istifa etmek zorunda hissetti. Bu bile onun ne kadar duyarlı ve dürüst bir adam olduğunu gösteriyor. Fakat bana kalırsa yönetimdeki en önemli adamlardan birini yoktan yere kaybetmiş olmak, ileriki zamanlarda kulübü ciddi biçimde etkileyebilir. (Örneğin Mart ayındaki kongre)


Basın da doğal olarak bu büyük malzemeyi kaçırmadı. Fakat futbol dışı branşlara ne kadar az önem verildiğini, yalnızca Cemal Nalga olayını zamanında farkedememelerinden değil; (zaten sezon öncesi hazırlık maçlarını geçtim, kulüplerimizin Avrupa maçlarına bile doğru dürüst muhabir göndermiyorlar!) konuyla ilgili olarak yorum yapabilecek bir basketbol otoritesi bulamayıp işi Erman Toroğlu'na devretmelerinden anlayabiliriz. O da doğal olarak bu büyük ucuz provakasyon fırsatını kaçırmamış. İşi basketbol boyutundan çıkarıp futbol ağırlıklı seyirde Adnan Polat'ın istifasına kadar getirmesi ise ayrı bir komedi! Ucuzluğa ucuzlukla karşılık verip: "Aynı şeyi Fenerbahçe yapsa, Aziz Yıldırım'a aynı şeyleri söyleyebilir miydiniz?" diye sorası geliyor insanın:

"Böyle bir şey Japonya'da olsaydı kulüp başkanı kesinlikle intihar ederdi..."

"Bir maç hata yapabilirsin, ama 3 maç üst üste 2.08'lik adamı göstere göstere rakiplere geçirirsen, bunun adı hatadan çıkar, kasıta girer, puan gaspına girer..." (Nalga'nın lig maçlarında oynatıldığını sanıyor!)

"Galatasaray, önce Beko Basketbol Ligi sponsoru Beko'nun, sonra kendi sponsoru Cafe Crown'ın adını kirletti... "(Beko ve Ülker böyle düşünse zaten anında sponsorluktan çekilirlerdi. Hatta aynı gazetede Ülker'in sponsorluğa devam edeceği hakkında bir haber var!)

Bu ucuz yazının tamamı işte burada..

Read more...

Darbe!

13 Kasım 2009 Cuma




La Sporas'a pazartesi günü başlayacak vizeler tarafından darbe yapılmıştır. Bloga giriş yasağının gevşetilebildiği durumlarda yazı girmeye çalışılacaktır. Yasağın tamamen kaldırılması ise iki haftayı bulabilir. Aynı durum Macar Salatası için de geçerli...


O zamana kadar size müthiş bir Harry Kewell çalışması: Ah Be Heri!

Yanında da Daddy Cool verelim:

Read more...

Toronto'nun GüneyBatı Turu

10 Kasım 2009 Salı


Hidayet Türkoğlu'nun takımı Toronto Raptors, son 3 maçında GüneyBatı Grubu takımlarıyla karşılaştı. Deplasmandaki bu 3 maçlık turnenin getirisi yalnızca 1 galibiyet oldu.

Önce New Orleans Hornets karşısına çıkan Toronto, karşısında Chris Paul dışında direnen birini bulamamasına rağmen maçı ancak 3. çeyrekte çözebildi. 3. çeyreğe 2 sayı geride başlayan Raptors, bu çeyrekte Bargnani, Hedo ve Calderon'un üstün şut performansıyla maçı koparmayı başardı:107-90...

2. maç ertesi gün Dallas Mavericks'e karşıydı. Bu kez 3. çeyrek faktörü Toronto'nun lehine işlemedi ve önceki günün tam tersi bir tablo yaşandı. Maç boyunca Dallas'ı geriden takip eden Toronto, son çeyreğe girilirken 15 sayı geriye düştü. Özellikle Nowitzki'ye bir çare bulamamaları (12-20 isabet) ve son çeyrekte tam 44 sayı yemeleri sonucu 129-101 ile sezonun en ağır mağlubiyetini tattılar.

Turnenin son maçı dün gece San Antonio Spurs deplasmanındaydı. Duncan ve Parker'dan mahrum Spurs karşısında da 131-124 kaybetti Raptors. Spurs'un elinde avucunda kalan tek sağlam skorer Ginobili'ye önlem alamamaları ve her çeyrekte potalarında 30'dan fazla sayı görmeleri savunma problemlerinin giderek tavan yaptığının göstergesiydi.

Toronto skor açısından NBA'in en üretken takımlarından biri. İlk beş başlayan tüm oyuncuları ortalamanın üzerinde şutör. (Bargnani, Hedo, Calderon hatta Bosh) Fakat savunma konusunda sıkıntılılar. Gerek Bosh ve Bargnani'den oluşan pota altı savunmasının çok yumuşak kalması (özellikle ribaund konusunda), gerekse bire bir savunmanın uzmanı olan herhangi bir oyuncuya sahip olmamaları yüzünden. Yani Toronto kadrosuna baktığınızda: "Şu adam çok iyi savunmacı" diyebileceğiniz bir oyuncu göremiyorsunuz.

*Hiç maç kaçırmayıp şimdiye kadarki 7 maça da ilk beş başlayan Hido'nun ortalamaları: Maç başına 34 dakikada 15 sayı, 4.3 ribaund, 3.3 asist, 1 blok, 0.6 top çalma...

Read more...

Iverson: "Game Over!"

9 Kasım 2009 Pazartesi


NBA'in şimdiden efsane olmuş isimlerinden Allen Iverson gemileri yaktı, Memphis'i terketti. Sezon başında yeniden ilk beş başlayabileceği bir takım arayan ve "mid level" (yaklaşık 3 milyon dolar) kontrata Memphis Grizzlies'e imza atan Iverson, benchten gelmekten sıkıldığı için takımdan ayrıldı.

"The Answer" için işler 3 senedir iyi gitmiyordu. Önce NBA Finali'ne taşıdığı yuvası Philadelphia'dan ayrılan Iverson, Denver'da topu Carmelo'yla paylaşmak zorunda kalmış, ardından takas edildiği Detroit'te ise formayı genç Stuckey'e kaptırmıştı. "Ben benchten gelecek adam değilim" diyen Iverson, gençlerden oluşan ortalama bir takım olan Memphis'te de ilk beş şansı bulamayınca koç Hollins ya da genel menajere dahi haber vermeden Atlanta'daki evine döndü.

Geçenlerde yaptığı: "Kasığımdaki sakatlık geçti; ancak kenarda çok fazla oturmaktan popom ağrıyor!" açıklaması bu ayrılığın sinyalini vermişti aslında...

"Basketboldan ve insanlardan uzaklaşabilirim" diyen 34 yaşındaki Iverson'ı, bir kez daha parke üzerinde izleyebilmemiz zor görünüyor.

Read more...

Yolun Sonu Acı Oldu

8 Kasım 2009 Pazar


Nijerya'da devam eden U-17 Dünya Kupası'nda Milli Takımımız çeyrek finalde Kolombiya'ya mağlup oldu. 20. dakikada golcümüz Muhammet Demir'le 1-0 öne geçmemize karşın, özellikle ikinci yarıda oyunu tamamen yarı sahamızda kabul etmemiz sonucu 88. dakikada beraberlik golünü kalemizde gördük. Uzatmaya giden maçın sonunda da penaltılarla yarı final şansını kaybettik.


Niyetim takımımızı bir maçla ipe götürmek değil. Ayrıca Kolombiya bir önceki turda Arjantin'i de geriden gelerek elemişti. Ancak maçın bitimine iki dakika kala yediğimiz gol büyük bir hatanın sonucuydu. Orta sahadan gelişigüzel ileri gönderilen bir top sonucu, kalecimiz Deniz ve stoperlerimizin bir anlık dalgınlığı sebebiyle oyuna yeni giren Reyes'ten golü yedik. Üstelik savunmamızı geriye yaslamışken!

Sonuçta bu, henüz 17 yaşındaki oyuncuların oynadığı bir şampiyona. Bu tip hataları her takım yapıyor. Benzer bir golü, bir süre önce düzenlenen U-20 Dünya Kupası'nda, disipliniyle tanınan Alman takımı da Brezilya'dan yemişti.

Burada eleştirilebilecek olay, teknik direktör Abdullah Ercan'ın taktik seçimiydi. Oyunu 2. yarıda çok fazla kendi sahamızda kabul edip, topu yeteri kadar ileride tutmayınca (üstelik buna daha yatkın oyuncularınız varken) "geliyorum" diyen golü sonunda yedik. İkinci yarının yıldızları iki stoperimiz Ferhat ve Sezer'di. Onları yıldızlaştıransa gelen her topu ileri vurmalarıydı!

Uzatma dakikaları ve penaltılar hakkında söylenebilecek fazla bir şey yok. Sonuçta Nijerya'nın 35 derecelik sıcağında fazladan bir 30 dakika daha oynuyorsunuz. Penaltılarda ise daha sakin hareket eden taraf -genetik yapılarının da etkisiyle- Kolombiyalılar oldu. Anlayamadığım nokta ise maç boyunca bir tane isabetli pas atamayıp her topu ileri vuran stoperimiz Ferhat'ın 2. penaltıyı kullanmasıydı. Penaltıyı atamayacağını ben ekran başında anladım; fakat Abdullah Ercan penaltıcıları seçerken bunu düşünemedi.

Yazının sonunu uzun süredir tartışılan bir konuya bağlayacağım. Futbolumuzun en önemli sorunlarından birisi, teknik açıdan yetenekli gençlerimizi mental olarak geliştirememek. Yani hem profesyonel kademeye geçişlerinde sorunlar yaşamaları (genellikle bir süre sonra silinip gitmeleri) hem de A Milli Takımımızın ihtiyaçlarına göre yetiştirilmemeleri. Ayağı iyi olan (!) bir stoper çıkaramadığımızı artık sokaktaki herkes söylüyor; ancak bu konuda altyapılarımızda ne kadar çaba harcanıyor bu konuda şüphelerim var.

İşte bu "öğretici" problemlerini aşamadığımız sürece, futbolumuzda hep bazı boşluklar olacak. Ve Türkiye hep yetenekli; fakat istikrarsız bir takım olarak anılacak...

Read more...

"Bana Hiç Yardımcı Olmuyorsun!"

7 Kasım 2009 Cumartesi


Manchester United'ın Polonyalı yedek kalecisi Tomasz Kuszczak'ın, tecrübeli takım arkadaşı Edwin Van Der Sar'a sürekli söylediği cümle bu...

Kuszcsak, Van Der Sar'ın tecrübelerini kendisine aktarma konusunda cimri davrandığını ve kendisinin gelişimine katkıda bulunacak yardımlarda bulunmadığını söyledi. Manchester United formasıyla 4. sezonunu geçiren 27 yaşındaki Polonyalı file bekçisi, Van Der Sar'ın neden böyle davrandığı konusunda tam bir fikri olmadığını belirterek: "Ya beni sevmiyor, ya da formasını kaptırma konusunda endişeleri var" dedi.

Artık 39 yaşına gelen Hollandalı kaleci Van Der Sar'ın, ilerleyen yaşına karşın hala teknik direktör Alex Ferguson'un gözdesi olduğu bir gerçek. Yani Sir'ün adaletli forma dağıtan bir teknik direktör olduğunu göz önüne alırsak, Kuszscak çuvaldızı önce kendine batırmalı...

Read more...

Rijkaard'ın Planı

6 Kasım 2009 Cuma


Rijkaard'ın oyun planı uzun süredir tartışılan bir konuydu. A planında çok fazla ısrar ettiği, bir B planının olmadığı ve bunun da Galatasaray'a yenilen bir ton gole mal olduğu söyleniyordu. Özellikle 3-1'lik Fenerbahçe mağlubiyetinin ardından ciddi ciddi Frank Rijkaard gitmeli diyenler bile oldu.

Bir kere konuya, Rijkaard ve teknik ekibinin Türk futbolu için çok önemli bir kazanç olduğunu "bir kez daha" vurgulayarak başlayalım. Aslında bunu vurgulamaya bile gerek yok; ancak ortalık bir ara öyle bir hale getirildi ki, Rijkaard karşıtı tutumlarda art niyet aramamak mümkün değildi. Rijkaard'ın Galatasaray teknik direktörü olması; A planı, B planı, çok fazla gol yenmesi, hatta Galatasaray'ın şampiyon olamaması durumlarının çok üzerinde bir olay.

Galatasaray'ın, son iki maçına kadar peş peşe 8 maçta gol yediği istatistiki bir gerçek. Galatasaray, son Sivasspor ve Dinamo Bükreş maçlarına kadar yediğinden fazlasını atarak galibiyetler kazanmıştı. Son iki maçta ise 5 gol atıp hiç gol yemedi. Dolayısıyla Galatasaray'ın gol yeme problemi çözülünce, ortalıkta Rijkaard'a sallayacak bir malzeme kalmadı. Ne yazık ki, en azından şimdilik! Çünkü bir yolu bulunup Rijkaard gene ipe götürülmeye çalışılacaktır.

Galatasaray'ın gol yeme sorununu çözüp, kontrol futbolunu daha iyi oynamaya başlaması Rijkaard'ın bir B planı yaratmasıyla falan olmadı. Galatasaray hala 4-3-3 oynuyor. Sadece ileride oynayan 4'lüden birini kulübeye alıp, yerine ortasahaya bir oyuncu monte etti Rijkaard. Bu durum takım savunmasının direncini arttırdı ve Galatasaray hücumda bir düşüş göstermeden (en önemli nokta bu) rakiplerine daha az pozisyon vermeye başladı.


Burada Barış Özbek'in başarılı performansına da bir parantez açmakta yarar var. Özellikle Ayhan'ın artık yaşının da etkisiyle yeterli performansı sergileyemediğini göz önüne alırsak, tempo konusunda Barış'ın Ayhan'dan çok önde bir oyuncu olduğu ortada. Dolayısıyla bu durum Mehmet Topal ve Mustafa Sarp'ın üzerine binen yükü de hafifletti. Ayrıca bu sayede Mehmet Topal, -Dinamo Bükreş'e attığı mükemmel golde olduğu gibi- ofansif yeteneklerini de göstermeye başladı.


Bu formatla Galatasaray henüz 2 maç oynadı ve bunun sürekli bu şekilde başarıyla devam edeceğini söylemek için erken. Ayrıca Rijkaard'ın kafasında hala 4 hücumculu sistemi mükemmelleştirebilmek var. Yani Rijkaard'ın asıl isteği, kolaya kaçıp 3 klasik ortasaha oyuncusu kullanarak defans problemlerini örtmek yerine, bunu 4 hücumcuyla oynarken yapabilmek.

Rijkaard isteseydi, iki maçtır uyguladığı düzeni sezon başından beri kullanabilirdi. Ancak o zaman "Frank Rijkaard" olamazdı!..

Read more...

Günün Haber-Yorumları

5 Kasım 2009 Perşembe


***Rijkaard, bu akşam Galatasaray'ın deplasmanda karşılaşacağı Dinamo Bükreş hakkında: "İleri uçta ve arkasında oynayan ilginç ve tehlikeli oyuncuları var" dedi. Ali Sami Yen'deki maçtan önce ise Dinamo Bükreş hakkında: "Defans organizasyonları iyi; ancak hücumda sorunları var" dememiş miydi? 4-1'lik galibiyetin ardından rakip hakkındaki fikri değişti sanırım.

***Diyarbakırspor fikir değiştirerek haftasonu oynanacak Galatasaray maçına çıkma kararı aldı. Büyük sürpriz! (bkz: Olayla ilgili daha önce yazdığım yazının son paragrafı)


Steven Gerrard, Real Madrid'e transfer olan eski takım arkadaşı Xabi Alonso hakkında: "Yokluğunu çok fazla hissediyoruz. Sistemimizin kilit parçasıydı" dedi. Alonso'nun yerine 25 milyon euro'ya Roma'dan transfer edilen Alberto Aquillani'ye de bir an önce form tutması için mesaj yolladı. Arsene Wenger de daha önce Aquillani hakkında: "İlgilendiğimiz bir oyuncuydu; ancak sık sakatlandığı için bize faydalı olamayacağını düşündük" demişti. Tabata'ya 8 milyon Euro verildiği için ortalığı yıkıyoruz. Ancak kimse Benitez'e, Aquillani'ye 25 milyon euro ödediği için yüklenmiyor. Ya biz yanlış yapıyoruz ya da İngiliz medyası...

***Önceki gün Orlando'ya ilk mağlubiyetini tattıran Detroit, bu kez Orlando'nun fazla zorlanmadan mağlup ettiği Toronto'ya yenildi! Hido'nun 16 sayı, 7 ribaunt, 6 asisti var. Calderon, oyun kurma konusunda topu Hido'yla paylaşmaya başladı anlaşılan...

***NBA'de namağlup iki takım kaldı. Doğunun lideri Boston (6 galibiyet) ve Batı'nın lideri Denver (5 galibiyet). Memo'nun takımı Utah ise şu ana kadarki en büyük hayalkırıklığı: Sezona 1 galibiyet ve 3 mağlubiyetle başladılar.


***Hikmet Karaman-İlhan Cavcav-Thomas Doll arasındaki enteresan olaylar zinciri tatlıya bağlandı. Karaman, Doll'u arayarak kendisinin Gençlerbirliği 'ne antrenör olmak gibi bir isteğinin olmadığını söyledi. Doll da kendisini aydınlattığı için Karaman'a teşekkür etti. Karaman'ın iyi düzeyde Almanca bilmesi işe yaradı yani!



***U-17 Dünya Kupası'nda, 2.turda milli takımımız Birleşik Arap Emirlikleri'ni 2-0 yendi. Çeyrek finalde Arjantin'i 2-0 geriden gelip 3-2 yenen Kolombiya ile karşılaşacağız. Arjantin ile oynamayacak olmamıza sevinsek mi, yoksa Arjantin'i geriden gelmesine karşın yenebilen bir takımla oynayacağımıza üzülsek mi bilemedim...

Read more...

Gençler Çeyrek Final Yolunda...

4 Kasım 2009 Çarşamba


Nijerya'da düzenlenen 17 yaş altı Dünya Kupası'nda, Milli Takımımız 2.turda bugün saat 20.00'de Birleşik Arap Emirlikleri ile karşılaşacak. Rakibimizi elememiz halinde ise çeyrek finalde Arjantin-Kolombiya galibiyle oynayacağız.

İlk turda D grubunu aldığı 2 galibiyet ve 1 beraberlikle lider olarak tamamlayan Millilerimiz, E grubunu İspanya ve A.B.D'nin ardından 3. sırada bitiren Birleşik Arap Emirlikleri karşısında favori. Ancak Birleşik Arap Emirlikleri yabana atılacak bir takım değil. Nitekim bundan bir süre önce Mısır'da yapılan -ve bizim katılamadığımız!- 20 yaş altı Dünya Kupası'nda çeyrek final oynamışlardı. Yani yükselişte olan bir futbol ülkesi...

Millilerimizin en önemli gol silahı 2 maçta forma giyip 2 gol kaydeden santrfor Muhammet Demir olacak. Muhammet, FIFA'nın yıldız adayı olarak lanse ettiği bir futbolcu. Nitekim FIFA.com'un maçla ilgili yazısında: "Muhammet, gol krallığını ve şampiyonluğu istiyor" yazıyor.

Teknik Direktör Abdullah Ercan da maçla ilgili olarak: "Maça fiziksel ve mental olarak hazırız ve sakatımız yok. Birleşik Arap Emirlikleri teknik açıdan güçlü bir takım; ancak kazanacağız" demiş.

Bakalım 2005'deki yarı finalden sonra, en azından buna eşdeğer bir başarı elde edebilecek miyiz?

Read more...

Antonio Cassano, Sampdoria ve "Pislik"

3 Kasım 2009 Salı


İtalyan futbolunun hırçın çocuğu Antonio Cassano, takımı Sampdoria'nın iki haftadır galibiyet alamaması üzerine taraftarlarının gösterdiği tepkiye sert çıkmış: "Onları sürekli Nutella yemeye alıştırdık, bunun değerini bilmeleri için arada bir de "pislik" yedirmemiz gerekiyor!"

İlk bakışta kulağa çok sert bir ifade gibi gelebilir; ancak Cassano standartlarına göre normal. Hatta taraftarın kısmen anlamsız olan tepkisini göz önüne aldığımızda az bile!

Nedenini açıklayalım: Sampdoria 11 haftası geride kalan Serie A'da, lider İnter'in ardından 21 puanla ikinci Juventus'un averaj farkıyla gerisinde 3. sırada. Tarihinde tek lig şampiyonluğunu 1991'de kazanabilmiş ve ardından sürekli geriye gitmiş bir kulüp için bir hayli başarılı bir tablo olarak gözüküyor. Ancak İtalya'da durum biraz farklı, en azından taraftar açısından. Bazen, bizim taraftarlarımızın eleştirdiğimiz tavırlarını bile aşabiliyorlar. Bu durum da onun bir örneği.

Sampdoria, yakın sayabileceğimiz tarihine bir Avrupa Kupası sığdırmış bir takım.(1990-Kupa Galipleri Kupası) 89 ve 92'de de finalde Barcelona'ya kaybetmişler. Ayrıca en başarılı oldukları tarihler olan 80-2000 arası döneme 4 de İtalya Kupası zaferi eklemişler. Geçtiğimiz sezon da finalde Lazio'ya kaybettiler. Tarihte Sampdoria forması giymiş Klinsmann, Veron, Pagliuca, Mancini ve Vialli gibi önemli isimler var. Bu başarıları göz önüne aldığımızda, Sampdoria taraftarının hep o başarılı günlerin özlemiyle yaşadığı sonucuna ulaşabiliriz.

Ayrıca Cenova kentinin Genoa ile birlikte iki büyük kulübünden biri olan Sampdoria, İtalya'da futbolu en çok seven ve bilen taraftar gruplarından birine sahip. Dolayısıyla bu iki veriyi birleştirdiğimizde, taraftarlarının tepkisini az da olsa normalleştirebiliyoruz.

Cassano takımı adına bu çıkışı yapmakta haklı. Fakat kendi açısından biraz sorun yaratabilir. Çünkü bu çıkışının ardından taraftarın ona vereceği cevap, 10 maçta yalnızca 1 gol atabildiği ekseninde olabilir!

Read more...

Ligden Çekileceğiz, Maçlara Çıkmayacağız, PAF Takımla Oynayacağız...

2 Kasım 2009 Pazartesi



Türkiye'de bu işler böyledir. İşler kötü gittiğinde, direnip yapıcı bir çözüm sunmak yerine hemen kolay yol seçilir. Sakin kalıp, aklıselim bir değerlendirme yapılmaz. "İnceldiği yerden kopsun" mantalitesiyle hareket edilir.

Diyarbakırspor, Gaziantepspor maçından sonra dayanamadı. Kendilerine göre haklı nedenleri var tabii ki. Özellikle Bursaspor deplasmanında karşılaştıkları yıkıcı tablonun etkilerini hala üzerlerinden atamadılar. Ve her alanda duygularının esiri olmuş bir toplum olarak, futbol yöneticiliğinde de profesyonel kalamadık yine. Diyarbakırspor Başkanı Çetin Sümer son saniyelerde 2-1 kaybettikleri maçtan sonra gemileri yaktı: "Ligden çekiliyoruz" dedi.

Elinde kendince haklı nedenleri vardı. "Futbola siyaset karıştı" dedi. "Diyarbakırspor ligden düşürülmek isteniyor, bunun için sistemli bir çalışma var" dedi.

Ya da demedi, önemli değil... Önemli olan -futbol sınırları içerisinden bakıldığında- bu durumun yaşanmadığı bir tek kulübümüzün bile olmaması! Yani bunları ilk kez iddia eden kulüp Diyarbakırspor değil...

Burası bir spor blogu. Dolayısıyla işin siyasi tarafına hiç girmeyeceğim. Kulüp yöneticilerimizin başaramadığını yapmaya çalışacağım sadece. Yani olayları sadece işim olan yerle, saha içiyle değerlendireceğim.

Diyarbakırspor'un iddialarından biri, kendilerinin bir takım güçlerce küme düşürülmeye çalışılması. Tıpkı Ankaraspor'un düşürülüşünde olduğu gibi! Ankaraspor da küme düşürüldüğünde "bu karar siyasi" demişti. Üstelik onursal başkanları iktidar partisinin bir üyesi olmasına karşın!

Kendilerinin küme düşürülmeye çalışılmasına sundukları dayanak ise hakem hataları. Özellikle Gaziantepspor maçının dikkatle izlenmesini istiyorlar. Ben maçı izleyemedim. 3 dakikalık özetten de birşey çıkarmam mümkün değil. Kaldı ki hakem bariz hatalar dahi yapmış olsa, bunu siyasetin etkisine bağlamak yanlış. Üstelik ligimizde hakem hatalarından serzenişte bulunmamış bir tane bile takımımız yokken! Eğer aleyhinde yanlış hakem kararları verilen her takımımız küme düşürülmeye çalışılsaydı, küme düşme hattında her yıl en az 10-11 takımın mücadele etmesi gerekirdi.

Gerçekleşmesi imkansız olan tüm bu komplo teorilerini bir kenara atalım, ve diyelim ki: "Diyarbakırspor haklı, zorla küme düşürülmeye çalışılıyor!".

O zaman dahi bunu ispatlamamız çok zor. Çünkü Diyarbakırspor 1.Lig'e çıktıktan sonra, bütün yazı -genellikle ekonomi kaynaklı- yönetim krizleriyle geçirdi. O kadar ki, ligin başlamasına 1 hafta kala kadrolarında yalnızca 6-7 oyuncu vardı. Ne bir kamp dönemi geçirebildiler, ne de bir hazırlık maçı oynayabildiler. Maça çıkabilecek kadroyu (18 kişiyi!) ligin başlamasına sadece 3 gün kala tamamlayabildiler. Hatta 2.haftada Trabzonspor'u 2-1 yendikleri maçta, golleri atan Tazemeta'nın transfer işlemleri bu maçtan yalnızca 2 gün önce bitirilebilmişti! Teknik Direktör Nurullah Sağlam bile, yazın başında göreve gelmesine karşın daha lig başlamadan görevinden ayrılmış, yerine apar topar yeni bir hoca -Ziya Doğan- getirilmişti. Dolayısıyla ne bir kimyadan, ne de taktiksel olarak oturmuş bir sistemden bahsedemeyeceğimiz böyle bir takım zaten küme düşmenin en büyük adaylarından birisidir.

Kaldı ki bu paragrafı yazmamıza bile gerek olmayabilirdi. Eğer bir art niyet varsa Diyarbakırspor Süper Lig'e hiç çıkartılmazdı, olur biterdi!

Diyarbakırspor'un haklı olduğu tek ve acı nokta tribün tepkileri. Maalesef başka bir takımın adı altında toplansa bu kadar tepki görmeyecek olan futbolcular, sırf takımın adı Diyarbakırspor diye çirkin tezahüratlara maruz kalıyorlar. UEFA ve FIFA'nın en ufak bir ırkçı yaklaşıma karşı ne kadar sert tavır aldığını biliyoruz. Diyarbakırspor bu konuda Federasyon'a ne kadar sitemde bulunsa az.

Diyarbakırspor bu tepkiler üzerinden hareket etse: Yani "Federasyon bizi korumuyor, her stadda çirkin olaylara maruz kalıyoruz. Eğer bunu yapanlara ağır yaptırımlar uygulanmazsa ligden çekiliriz" demiş olsaydı, o zaman doğruyu yapmış olurdu. Ancak onlar bunda ısrar edip Türk futbolunda bir devrim yaratabileceklerini akıl edemediler ve duygularının esiri oldular. Haklılıklarını kanıtlamak için hemen komplo teorilerine başvurdular.

Maalesef kulüplerimiz akılcı yaklaşımlarda bulunmayıp bu tür komplo teorilerinin ardına sığındıkları sürece, daha çok "ligden çekilirler". Daha sonra ise işi sırasıyla, önce "önümüzdeki maça kesinlikle çıkmıyoruz"a, daha sonra da "gerekirse PAF Takım ile çıkarız"a bağlarlar. En sonunda ise o maça çıkarlar!

Read more...

Ercan Saatçi Denen Adam!

31 Ekim 2009 Cumartesi


Read more...

Topu Paylaşmak

30 Ekim 2009 Cuma


Dün gece Chicago Bulls, evinde şampiyonluk adaylarından San Antonio Spurs'ü 92-85 yenerken, özellikle genç bir takım için topu paylaşmanın ne kadar önemli olduğunu gösterdi.

United Center'daki maçta, 9 oyunculu Bulls rotasyonundan tam 6 oyuncu çift haneli skor üretti: İlk beş başlayan Derrick Rose, Tyrus Thomas, Luol Deng, John Salmons, Joackim Noah ve benchten gelen gard Kirk Hinrich... Kadronun ender sayıdaki tecrübeli isimlerinden pivot Brad Miller ise 9 sayıda kalıp, bu gruba kılpayı dahil olamadı.

Artık tecrübenin doruğunda olan Spurs kadrosunda ise bu rakam ikide kaldı. Duncan 28 ve benchten gelen Ginobili 12 sayı üretti. (Tony Parker 8 sayıda kaldı)

Chicago 3-4 yıldır sürdürdüğü gençleştirme operasyonunun meyvelerini toplamaya başladı. Bunda geçtiğimiz sezon başında takımın başına getirilen, eski Phoenix yardımcı antrenörü Vinny Del Negro'nun payı büyük. Öyleki Del Negro'dan önceki koçlar bu potansiyeli ortaya çıkarmaktan acizdi ve takım 2 yılda tam 3 koç değiştirmişti. Geçtiğimiz sezon play-off'larının unutulmaz ilk tur serisinde ise (toplam 7 uzatmalı, 4-3 biten seri) Boston'ı neredeyse eliyorlardı.

Del Negro, Phoenix ve Mike D'antoni ekolünden geldiğinden topu paylaşmanın değerini bilen bir koç. Chicago, Nash kadar usta bir garda sahip olmasa da, Derrick Rose'un liderliğinde takım olarak atletik ve hareketli oyunculardan kurulu olduğundan tempoyu seviyor. Dün, yaşlı ve durağan Spurs kadrosuna karşı yaptıkları şey de buydu.

NBA'de basketbol artık hızlı ve yardımlaşmalı oynanmak zorunda. Geçtiğimiz sezon Orlando'nun finale gelirken yaptığı da buydu bir anlamda. "Topu ver yıldızına maçı alsın" devri artık kapanmak üzere...

Read more...

Kupa Güzeldir


Bu hafta içinde hemen hemen tüm Avrupa'da ulusal kupa maçları oynandı. Birçok sürprize sahne olan maçların en çarpıcı skoru İspanya'daydı: Real Madrid, bir 3.Lig takımı olan Alcorcon'a 4-0 mağlup oldu. Teknik direktör Pellegrini'nin Madrid günleri zaten zor geçiyordu, kabusa döndü.

Türkiye'de ise gruplara kalma yolunda play-off heyecanı vardı. Yeni adıyla "Ziraat Türkiye Kupası"nda Galatasaray, 70 dakika 10 kişi oynadığı maçta Bucaspor'u 2-1 ile geçip sürprize izin vermedi. Sürpriz sayılabilecek tek sonuç Diyarbakır'dan geldi: Tarsus İdman Yurdu deplasmanda Diyarbakırspor'u 89. dakikada gelen golle 1-0 yenerek gruplara kaldı. Ankaraspor'un Tokatspor'a 3-2 mağlup olması ise ne kadar sürpriz, bilemiyorum... Böylece Ankaraspor'un kupada yer alabilmesine itiraz edenler açısından eğrisi doğrusuna gelmiş oldu.

Almanya Kupası'nda oynanan çeyrek finale kalma mücadelelerinde, -milli futbolcumuz Nuri Şahin'in de bir gol attığı maçta- deplasmanda Osnabruck'e 3-2 yenilen Borussia Dortmund kupadan elendi. Bir 3. Lig takımı olan Osnabruck, önceki turda da Hamburg'u elemişti! Bir diğer sürpriz ise Stuttgart'ın 2.Lig takımlarından Greuther Furth'e 1-0 mağlup olmasıydı.

İngiltere'deki Carling Cup maçlarında ise sürpriz, hiçbir sürpriz yaşanmamasıydı! Nitekim rakiplerini eleyerek çeyrek finale kalmayı başaran 8 takım da Premier League ekipleri oldu...

Read more...

Telafi Haftası

29 Ekim 2009 Perşembe


EuroLeague'de ilk hafta maçlarını kaybeden iki takımımız FB Ülker ve Efes Pilsen, bu hafta aldıkları galibiyetlerle hesaplarını sıfırlamış oldular. FB Ülker, Fransa'da Asvel'i uzatma sonunda 78-76 yenerken, Efes de Abdi İpekçi'de Partizan'ı 77-67 ile geçti.

Fenerbahçe Ülker son periyoduna 10 sayı önde girdiği karşılaşmayı zora sokmasına karşın, uzatmada galibiyeti koparmayı başardı. Bu maçta alınabilecek olası bir mağlubiyet hem Tanjevic tartışmalarını doruğa tırmandırabileceğinden; hem de gruptaki gelecek açısından büyük risk taşıyordu. Nitekim geçtiğimiz hafta Barcelona'ya karşı içeride çok ağır bir yenilgi alınmıştı.

FB Ülker'de dört farklı oyuncu 10 ve üzeri sayı uretirken, (gard Greer de 8 sayı buldu) evsahibi Asvel'de bu sayı yalnızca ikiydi. Hücum silahları bu denli kısıtlı olan bir takımı 2 sayı farkla yenebilmek düşündürücü, maç deplasmanda dahi olsa... Nitekim Asvel'in iki milli oyuncusundan biri olan pivot Ali Traore, tek başına FB pota altı üçlüsü Ömer Aşık-Oğuz Savaş-Semih Erden'den 5 sayı fazla üretti: 29 sayı-13 ribaund...

Bir başka sorun ise Willie Solomon... EuroLeague'in en değerli oyuncularından biri olmasına karşın, en ufak sinekte midesi bulanan türden bir basketbolcu. Nitekim geçen sezon oyun kurucu pozisyonunu Green ile paylaşmaktan dolayı bir hayli rahatsızdı. Bu sezon ise Green gitti; fakat Tanjevic bu kez oraya Lynn Greer'i aldı. Greer'de en az Solomon kadar topu elinde isteyen bir oyuncu. Yani hem bu ikili sahada olduklarında, hem de ikisinden biri kenarda oturduğunda ciddi problemler çıkabiliyor. Örneğin Asvel maçında toplamda yalnızca 10 sayı-6 asist üretebildiler.

Bir diğer sorun da Gordan Giricek. Hırvat skorer NBA'den büyük ümitlerle gelmiş; fakat geçtiğimiz sezonun neredeyse tamamını tedaviler ve rehabilitasyonlarla geçirmişti. Bu sezonsa şu ana kadar damgasını vurduğu bir maç yok.

Efes Pilsen ise FB Ülker'in tersine ilk 3 periyodunda zorlandığı, daha doğrusu kaçmaya çalışıp basit hatalarla Partizan'a yeniden yakalandığı maçı son periyotta çözdü. Efes geçen hafta kağıt üstünde kazanabileceği bir deplasmanı Rytas'a kaybetmişti. Bu hafta bir anlamda bunu telafi ettiler.

Fakat Efes'in de ciddi problemleri var. Bir kere sezon başında EuroLeague sayı kralı Rakocevic, NBA patentli Nachbar ve tecrübeli uzun Santiago gibi transferler beklentileri bir hayli yükseltti. Türk oyuncuları da göz önüne aldığımızda, Efes Pilsen'in 12 oyuncusu da her an forma giyebilecek kalitede şu an. İşte sorun tam bu noktada başlıyor: Kimin ne kadar süre alacağı, tam olarak hangi görevi yapacağı tamamen belirsiz. Kadronun geniş ve kaliteli olması iyi bir şey; fakat roller tam olarak oturduğunda!...

Koç Ergin Ataman da maç sonrası bu noktaya değindi zaten. Rollerin oturması için zamana ihtiyaçları olduğunu söyledi. Maç boyunca neredeyse her çeyrekte farklı bir 5 kullanması da bunun göstergesiydi nitekim.


Sonuç olarak iki takımımız da gruplardan bir şekilde çıkacaklardır. Fakat final-four'a kalmayı geçtim, ikinci tur gruplarını geçeriz demek bile şu durumda yersiz...

Read more...

İLETİŞİM

mussano90@hotmail.com


KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP