Ersan İlyasova

22 Eylül 2009 Salı


Ersan'ın EuroBasket 2009 İstatistikleri:

7 maçta ortalama 30 dk. süre ile: 16.1 sayı, 7.3 ribaund, 1 asist, 1.3 blok, 1.1 top çalma;

18/20 faul isabeti (%90), 28/52 2 sayı isabeti (%53.8), 13/29 3 sayı isabeti (%44.8)

Sayı ve Toplam Ribaunt ortalamalarında turnuva 4.'sü olmakla birlikte toplam 10 istatistiki kategoride turnuva ilk 10'unda!

Darısı 2010'a, Yanında Bir de Şampiyonlukla...

Read more...

Biz "Şampiyon Olabilme İhtimalini" Sevdik: Türkiye-Yunanistan Maçı Üzerine

19 Eylül 2009 Cumartesi


Basketbol tarihimizin en önemli ve "stresli" maçlarından birini, Yunanistan'a karşı kaybettik. Üzgünüz... Bu kadar iyi götürmüşken turnuvayı, aldığın iki mağlubiyet de "son topla" olunca, koyuyor doğal olarak... Yendiğin İspanya ve Sırbistan çıkarken yarı finale, senin "abuk subuk" bir mantıkla bezeli klasman maçları oynayacak olman, daha da çok koyuyor haliyle...

Maçtan önce bir çok kez dile getirilmişti; Yunan lobisinin maçlara -özellikle de telafisiz maçlara- etkisi. Mümkün olduğunca bu etkiyi hafifletmek gerekti, hakemlere kalmasın diye kaderimiz. Bunun yolu da, bizden çok daha "güçsüz" ve "dar" Yunan kadrosunu, kırılma anlarında kendine skor olarak yakın tutmamaktan geçiyordu. Biz ise maçı "Yunanların" kazanması için ne gerekiyorsa yaptık sahada... (Canla başla çabaladığımız müdafaamız hariç)

Maç yazısını elimden geldiğince geciktirdim. Maçın yarattığı stres ve heyecanım yatışsın, aklı selim değerlendirmeler yapabileyim diye...

Bu Yunanistan bizden çok daha "kötü" bir takım. Bunu laf olsun diye ya da milliyetçi duygularımla söylemiyorum. İstatistiklere dayanarak söylüyorum. Bir takım maç boyunca sizden 20 ribaunt fazla almasına ve 4 kat fazla faul isabeti bulmasına rağmen yalnızca 2 sayı farkla -ve uzatmada- kazanabiliyorsa maçı, o takım sizden "potansiyelsiz" demektir.

Bunu saygısızlık olarak düşünmeyin; muhteşem bir Spanoulis izledik örneğin. Maç öncesi en çok korktuğumuz adamdı. Neden korkulması gereken bir oyuncu olduğunu bırakalım maçtaki istatistikleri söylesin: 41 dk'da 6/9 üçlük, 5/6 faul ile 23 sayı 4 ribaunt ve 7 asist ! Bu istatistikler bizim iki gardımızın toplamından fazla!


Oyunun hemen her alanında saçmaladık. Bir kere 7.5 oyunculu (Calathes ve Kalampokis 45 dakikalık maçta toplam 10 dk süre alabildi!) Yunan rotasyonuna karşı, diri kalması gereken bizdik. Buna karşılık maçın sonunda, "yorgunluk" sebebiyle akıl almaz hatalar yapan taraf biz olduk!

Spanoulis'i savunma konusunda Ömer Onan'ı 38 dk sahada tutarken, Sinan'ı yalnızca 14 dk kullandık! Ömer'den önemli skor katkısı aldık, bunu yadsımıyorum. Fakat onlar bir bakıma Hido ve Ersan'ın alması gereken sorumluluklardı. Bitime 38 saniye kala kullandığı saçma üçlüğü hatırlamak bile istemiyorum. O, Ömer'in değil Printezis'in kullanması gereken bir şuttu. Nitekim sokan da Ömer değil Printezis oldu!

Pota altındaki üstünlüğümüzü hücumda hiç kullanamadık. Ömer Aşık'ın üzerinden oynayacağımız her ikili oyundan sayı bulabilecekken, bunu çoğu kez denemedik bile...

Bir bölümde Schortsanitis'i Semih'le tutmaya çalıştık. Semih bir ara o kadar çaresiz kaldı ki, bir pozisyonda Schortsanitis smacı vursun diye 2 adım geriye kaçtı!


Maçın kontrolünü, fark fazla açılmasa da 3.5 çeyrek elimizde tutamadık. Bunun en önemli sebebi daha önce de belirttiğim gibi ribaunt ve faul isabetleri arasındaki büyük uçurumlardı. Maçı bize skor açısından yakın tutan faktörler ise, Yunanların top kayıpları ve telafi için yaptığımız müthiş özverili; fakat bir bakıma da yorucu savunmamızdı.

Ersan'ı maç boyunca verimli kullanamadık. Hep kendi şutunu yaratmaya çalıştı. İlk maçların aksine, ne tepede topla buluşturabildik, ne de boş bir üçlük yaratabildik. Ersan, Printezis'in tam zamanında gelen (!) nakavtının da etkisiyle bir türlü ritme giremedi maç boyunca.

Hedo'yu zaten 3 maçtır efektif kullanamıyorduk, yine fazla değişen bir şey olmadı. Artık "şehir efsanesi" haline gelen dizindeki ağrılardan mı, yoksa yıllardır başımızı ağrıtan meşhur "problemler"den mi orasını bilemeyeceğim. Fakat NBA'de neler yaptığını görüp, burada aynı şeyleri görememek beni fazlasıyla üzdü. Ne şut seçimleri doğruydu Hidayet'in (mucize basketleri dahil!) ne de kritik anlardaki organizasyon tercihleri. Ya da kritik anlarda ne kadar eli topa değdi ki?

"Yunanistan Türkiye'yi nasıl yenebilir?" diye bir soru sorulsa, cevabı bu maç olurdu. Yunanistan oynayan 7.5 oyuncusundan maksimum skor ve oyun katkısını aldı. Fotsis en son ne zaman 13 ribaund çekti, çok merak ediyorum örneğin; ya da Spanoulis kulüp kariyeri boyunca hiç 41 dakika sahada kaldı mı? Biz ise kadro derinliğimizi sahaya yansıtamadık, skor potanisyelimiz çok daha fazla olmasına karşın, neredeyse hiç organize hücum edemedik.

Hakemlerse yeterince konuşuldu. Yunan lobisidir, hakemlerin taraflılığıdır... Herkes fikrini söylüyor. Doğrudur, yanlıştır orası bilinmez. Fakat biz ne olursa olsun işi hakemlere bırakmamalıydık. Ya da başka bir açıdan bakarsak: Bizde yıllardır üst seviye şampiyonalarda oynuyoruz, peki niye bizim bir lobimiz yok?

Umarım İspanya, Yunanistan'ı çok farklı bir skorla yenmez de, üzüntümüz daha da büyümez!

Read more...

Türkiye-Yunanistan... Komşuya 2 Günde 2 Darbe?

18 Eylül 2009 Cuma


Yunanistan ile basketbol tarihimizin en önemli maçlarından birine çıkacağız. Ülkemizdeki 2001 Avrupa Basketbol Şampiyonası'nda oynadığımız finalden sonra, 2006 Japonya Dünya Şampiyonası'ndaki çeyrek finalimizle birlikte en önemli maçı en azından. Slovenya'ya kaybetmeseydik, yolumuzu dikenden "bir miktar" temizleyecektik belki, doğru... Ama Avrupa Şampiyonası'nda gruplarda maç kaybetmenin ne kadar önemsiz olduğunu ve "dikensiz" bir yol olmadığını; 2 mağlubiyetli İspanya, namağlup Fransa'yı yenerek göstermiş oldu.

Yunanistan bir ekol. 1987 ve 2005'in Avrupa Şampiyonu, 2006'nın Dünya 2.'si... Bunlar cepteki veriler. Zaten "zorlu" olan turnuvanın, "zorlu" maçlarından birini oynayacağız kısacası.

Karşılaşacağımız Yunan takımı, 2005 ve 2006'ta kazandığı başarıların ana aktörlerinden yoksun yalnız; öncelikle bunu belirtmekte fayda var. Eurolig'in belki de en iyi 10 oyuncusu arasında olan Diamantidis ve Papaloukas yok bir kere... Tsikoudis ve Papadoupulos da diğer önemli eksikler.

Bu turnuvadaki Yunan takımının en önemli adamı -Lakovic gibi- yetenekli bir gard: Spanoulis (15.7 sayı, 4.5 asist) Yunanistan eski Houston Rockets'lı Spanoulis'e çok bağımlı. İkili oyunu müthiş oynayan, olmadık şutu sokabilen ve tempoyu istediği gibi ayarlayabilen bir oyuncu. Litvanyalı koç Kazlauskas'ın parkedeki eli-kolu yani. Onu yavaşlatabilmek, Yunanları yenmek için birinci şart. Yedeği genç Calathes ise, Yunan basketbolunun çok şeyler beklediği ve NCAA'de Florida gibi başarılı bir okulun formasını giyen bir oyuncu.



Yunanların bir diğer "güçlü" yanı pota altı. Nijeryalı bir anne ve Yunan bir babanın oğlu olan "Baby Shaq" Schortsanitis,(11.7 sayı) pota altında tam bir bela. 2.06 olmasına karşın, vücut avantajını çok iyi kullanan ve bazen ikili sıkıştırmaya bile "bana mısın" demeyen bir dev... Hucumda mümkün olduğunca onun üstünden oynayıp faul problemine sokmamız; savunmada ise faul dengemizi iyi ayarlayıp, zorda kalınca onu faul çizgisine yollamamız çok önemli. Faul çizgisinde ancak Ömer Aşık'la kapışabilecek kadar iyi çünkü!

Bir diğer pivotları Bourousis (11.4 sayı, 7.4 rib.) 3 sayı tehdidi de olan çok yetenekli bir basketbolcu. Mehmet Okur'un takım arkadaşı Kosta Koufos, ana rotasyonun son uzunu. Yarın pota altı işin çözüleceği ikinci bölge olacak gibi gözüküyor.

Forvetlerde ise, iyi savunma yapan, düzen içinde oynayan; ancak yetenek konusunda Hido ve Ersan ile başedemeyecek oyunculara sahipler. Tecrübeleriyle Fotsis ve Zisis; şutör kimliğiyle de Perperoglou öne çıkan isimler...

Kestirmeden söylersek: Yunanistan, ne İspanya kadar yetenekli ne Sırplar kadar sert ne de Slovenler kadar farklı özellikte oyunculardan kurulu bir takım. Ekollerinin getirdiği inatçı ve dengeli basketbol, bizi zorlayacak en önemli mizaçları. Maçta 20 sayı öne geçsek bile, sıkça dikiz aynasına bakmamız lazım yani.

Eğer Yunan lobisine -dolayısıyla hakemlere- fazla takılmazsak, maçı kazanacağımızı ve İspanya'yla bu kez çok daha zorlu ve zevkli bir rövanş oynayacağımızı düşünüyorum. İlk kez de bir maç değerlendirmesinde bu kadar "emin" konuşuyorum!

Galatasaray'dan sonra, komşuya ikinci darbeyi vurmak dileğiyle...

Read more...

Sıradaki Kurban Slovenya (mı?)

16 Eylül 2009 Çarşamba


12 Dev Adam 2.tur grubunun liderlik maçında Slovenya ile karşılacak. Şimdiye kadar yazılmış tüm yazılarda, Millilerimizin başarısından elimizden geldiğince bahsettik, dilimiz döndüğünce onlara teşekkür etmeye çalıştık. Onların büyük oyunları, maçları objektif gözle değerlendirmeyi bir hayli zorlaştırsada; coşkumuza gem vurup, objektif değerlendirmeler yapmaya çalışacağız.

Slovenya, Orta Avrupa ülkeleri arasında Hırvatistan ile beraber Yugoslav ekolüne en çok "çekmiş" devlet. En azından Makedonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Bosna'dan çok daha başarılı bir basketbol ülkesi. NBA olmuş, hatta çok önemli takımlarda çok önemli roller edinmiş birçok oyuncuları var. Polonya'ya gelemeyen(!) Nesteroviç, Vujacic, Beno Udrih ve Becirovic ile kadroda yer alan; ancak sakatlığı sebebiyle sadece 2 maç oynayabilen Smodis bunlardan yalnızca birkaçı...

Slovenya özellikle gard üretimi bakımından çok önemli bir basketbol fabrikası. Nitekim şu anki takımın lideri Jaka Lakovic, (16. sayı, 4.2 asist ve 3.4! ribaund) Panathinaikos ve Barcelona'da oynamış çok tecrübeli bir oyun kurucu. Karşılaşmada dikkat etmemiz gereken noktalardan biri, ön alan savunması olacak yani. Ender, Kerem ve Engin'in özellikle savunmada konsantrasyonlarını yüksek tutmaları şart. İlk 5 maçta fazlasıyla yaptıkları gibi! Gerekirse Sinan ve Ömer Onan'dan da bu konuda katkı alabiliriz.

Lakovic'in yedeği Phoenix Suns'lı Goran Dragiç (9.3 sayı). O da son Polonya maçında Smodis gibi sakatlığı sebebiyle forma giyememişti. Son haberlere göre, bize karşı da oynayamayacak. Eğer sahada yer alamazsa, gard pozisyonunda çok ciddi bir avantaj elde etmiş oluruz. Lakovic fazla mesai yapar, genç Klobucar bizim için maden olur!

Slovenya'nın diğer skor dayanakları, yeni Efes Pilsen'li forvet Bostjan Nachbar (11 sayı) ve CSKA Moskova'lı pivot Erazem Lorbek. (15.6 sayı, 6.8 ribaund ve 2.8! asist)

Pivot demişken gelelim Slovenlerin en güçlü yönü olan pota altına: Lorbek, Brezec, Smodis, Slokar ve hatta bir dönem ülkemizde Telekom ve Mydonose Kolejliler formaları giymiş 35 yaşındaki "kurt" Goran Jagodnik'ten oluşan Sloven boyalı alanı, belki de turnuvanın bu alanda en iyisi... Hem orta mesafe şutu sokabilen, hem üçlük isabeti bulabilen, hem de sırtı dönük oyunu iyi olan - post-up'ı kuvvetli - oyunculardan oluşuyor. Parmak hassasiyeti ve pasör özellikleri de bonusları...

Semih, Ömer Aşık ve Oğuz'a, eğer Yunanistan'la değilde Hırvatistan'la çeyrek final oynamak istiyorsak yine çok ihtiyacımız olacak. Duruma göre Ersan ve Hidayet'e de ihtiyaç olabilir. Hatta Barış Hersek bile önemli süre alabilir.

İspanya ACB Ligi'nde oynayan "keskin şutör" Samo Udrih ve savunmasıyla öne çıkan Erazem'in kardeşi Domen Lorbek'le ana Sloven rotasyonu tamamlanıyor.

Slovenya da bizim gibi maçları geniş rotasyonla oynayan bir ekip. Tanjeviç'e yine önemli mesai harcatacak konulardan biri, oyuncu hamlelerinin zamanlaması olacak. Sırbistan maçındaki gibi Sinan'ı benchte unutup, sakat Hedo'yu gereğinden fazla sahada tutarsak; bu kez bedeli uzatma değil, mağlubiyet dahi olabilir...

Bakalım çeyrek finaldeki rakibimiz Hırvatistan mı yoksa Yunanistan mı olacak?

Read more...

Miras Değil Alın Teri: 69-64

15 Eylül 2009 Salı


Artık söylenecek fazla bir şey yok. 12 Dev Adam kazanmadık maç, savaşmadık salon bırakmadı. Şu an her yerde "final" çığlıkları atılsa da, yolun hala çok uzun ve zorlu olduğunu bir kenara yazmakta fayda var.

Sırplar ne olursa olsun bir ekol demiştik. Bunu Bodiroga, Stojakovic, Divac gibi oyuncularla aynı kanı taşıdığını gösteren 22 yaşındaki -bize göre genç, Sırplara göre "tecrübeli"- gard Teodosiç ilk periyodda fazlasıyla kanıtladı. Bir oyun kurucunun ne yapması gerekiyorsa hepsini yaptı. Şut, ikili oyun, penetre vs... Kerem Tunçeri gibi zeki ve tecrübeli bir gardımız olmasaydı, bir hayli zorlanabilirdik.

İlk periyodda iki koç da sürpriz işler yaptılar. Takımın en skoreri Nenad Krstiç, oyuna en son giren uzun rolündeydi, Sırbistan tarafında! Biz ise 7 dakika boyunca oyuncu değiştirmedik. Tanjeviç'ten beklenecek iş değildi!

Ersan'a nazar değmesin diye fazla konuşmak istemedim ilk 4 maçta; ama artık rahatız. Bu yazıyı biraz da onun performansına kaydırmakta yarar var.


Barcelona gibi bir takımda ve NBA'de oynamak, hele genç bir oyuncuysanız gelişiminiz açısından çok önemlidir. Genç takımda oynarken, iki ağır diz ameliyatı geçirmiş bir oyuncu için 22 yaşında milli takımda sorumluluk alacak seviyeye gelmek de, kenara atılacak bir başarı değildir. Bugün aynı yaşta ve pozisyonda olduğunuz Velickovic, 4'te 4 üçlük attığı bir gecede, son periyotta top eline geldiğinde tir-tir titriyor; siz ise 4 faullü olmanıza karşın uzatma devresinde sazı -hem savunmada hem hücumda- elinize almaktan çekinmiyorsanız, büyük oyuncusunuz demektir. Ersan, müthiş bir potansiyele sahip olmanın getirdiklerini, her zaman çalışmaya açık yapısıyla kat-kat katladı şu güne kadar. Çok yakın gelecekte bir ALL-STAR'ımız daha olabilir. Hido'yu da katarsak 2! Fakat bir Avrupa Şampiyonası MVP'sine sahip olmak, çok daha yakın bir ihtimal gibi duruyor!

Yeniden maç analizine dönelim. Sırplar savunmada sert, hücumdaysa paylaşımcı bir takım; fakat Teodosic sahada olduğunda! Yedek gardları Markoviç iyiki hafif sakattı. Yoksa bu kötü oyununa bir bahane üretemeyebilirdi. Özellikle son çeyrekte kaçırdığı 3 bomboş 3'lükle bize rahat nefes aldırdı.

Maç boyunca işler "gizli" kontrolümüz altındaydı aslında. İlk yarının sonlarını Sinan ve Ender'in savunma sihirbazlıklarıyla iyi oynadık. Hidayet %30'la değil, %70 kapasiteyle oynayabilse, maçı 3. periyodda çözebilirdik. Nitekim bir ara 7 sayıya kadar çıkarmıştık farkı. Hidayet'in şut istatistiğine bakmaya çekindim maç sona erdiğinde.

Açık ara şampiyonanın bugüne kadarki en "yorucu" maçını oynadık. Uzatma oynamak bir yana, tamamen fizik gücün konuştuğu ve sert eşleşmelerin yaşandığı bir karşılaşma oldu. Bu turnuvanın bize kazandırdığı bir özellik de, sürekli artan zorluk derecelerine ve sertliklere rağmen maçlarda sakin kalabilmeyi başarmak oldu.

Uzatmada Sırbistan gibi bir takıma karşı kazanmak, mesaj göndermek açısından önemliydi. Mesajın özeti işe şuydu: "Biz en sert oynayan takıma karşı bile pes etmedik. Uzatmada sayı bile yemeden galip geldik!"

Şimdiki rakibimiz Slovenya. Bugün, artık dar rotasyon sebebiyle "pili biten" Polonya'yı rahat geçtiler. Çarşamba günü liderlik maçına çıkacağız. Daha hem sevinme, hem dinlenme, hem de daha detaylı değerlendirmeler yapabilme şansımız varken, yazıyı 12 Dev ve 5 akil adama kocamaaaan bir "TEŞEKKÜR" ile bitirsem yerinde olacak...

Read more...

Sırada Sırbistan Var

14 Eylül 2009 Pazartesi


Polonya'da kazandığı peş peşe maçlarla hepimizi sevince boğan 12 Dev Adam, bu akşam 22.00'de Sırbistan karşısına çıkacak. Her maç giderek yükselen bir form grafiği çizen millilerimiz için, bu maçı önemli kılan faktör ise grup liderliği yolunda ilerleyebilmek olacak.

Bugün İspanya kadar güçlü bir rakiple oynamayacağız. Fakat İspanya'yı yenmiş, üstüne üstlük sadece 57 sayıda tutmuş bir takıma karşı galibiyet arayacağız! Sırbistan genelde bizim tüm yaş gruplarındaki belalımız olarak bilinir. 2001'de ülkemizde düzenlenen Avrupa Şampiyonası'nda ve yine ülkemizdeki 2006 Avrupa Ümitler Şampiyonası'nda finalde Sırbistan'a kaybetmiştik. O Ümit Milli Takım'dan Oğuz Savaş, Ersan ve Semih bugün; yine o günlerden tanıdıkları Milenko Tepic'in karşısında olacaklar. Bir başka önemli not ise, Sırp koçumuz Tanjeviç'in bir bakıma "memleketine" karşı oynayacağı...

Bir dönem Stojakovic'li, Divac'lı, Bodiroga'lı kadrosuyla Avrupa ve Dünya Şampiyonlukları kazanan Sırbistan o günlerden çok uzak. Buraya da genç bir ekiple geldiler. Efes Pilsen'in yeni transferi Eurolig sayı kralı Rakocevic ve geçtiğimiz sezonun Galatasaraylıları Gurovic ile Milojevic kadroda yok örneğin.



Sırbistan işte bu genç ekibiyle hücumda topu paylaşmaya, savunmada ise fiziksel çarpışmadan kaçmamaya dayanan bir oyun oynamaya çalışıyor. Takımın en skorer ismi 13.5 sayı ortalamasıyla eski bir New Jersey Nets'li olan ve kısa Avrupa macerası sonrasında Oklahoma City formasıyla Nba'e geri dönen Nenad Krstic. Ömer Aşık ve Krstic eşleşmesi, maçın belirleyici faktörlerinden olabilir. Semih'in İspanya maçındaki oyununu sürdürmesi de çok önemli.

Olympiakoslu gard Milos Teodosic ve Partizanlı genç skorer Milenko Tepic sayı ortalaması 10'un üzerinde olan diğer isimler. Ayrıca Teodosiç servislerde de gayet başarılı. (4.3 asist ort.) Tripkoviç ise 3 sayı çizgisi gerisinden çok etkili bir isim. Kısa savunmasında konsantrasyonumuzu korumaya dikkat etmeliyiz.

21 yaşındaki genç Kızılyıldızlı uzun Nemanja Bjelica, pota altında dikkat edilmesi gereken bir oyuncu. Zira turnuvanın "sürprizlerinden" biri olan yeni üretim forvetin, en etkili olduğu konu ribaundlar. Genelde kenardan gelmesine karşın 5.9 ribaund ortalamasıyla bu kategoride takım lideri.

Bugün çok çok kaliteli olmasa da, oyunun her yönünde silahlara sahip genç bir takımla oynayacağız. Sonuçta ne olursa olsun Sırplar bir ekol. Avantajımız Hidayet, Kerem Tunçeri, Ömer Onan gibi Sırbistan kadrosunda bulunmayan ölçüde tecrübeli isimlere sahip olmamız. Ayrıca biz de kadro geneli itibariyle, onlar kadar genç bir ekibiz. Bu her alanda onlar kadar mücadele edebileceğimizin bir göstergesi. Zaten bu kadar başarılı olmamızın ana nedeni sıkı müdafaa; daha da önemlisi müdafaayı bir yük olarak görmeyip, tutkuyla yapmak oldu. Oyuncularımız da savunma gayreti olmadan maç kazanamayacağımızın farkındalar zaten.

Sakatlıklar: Sırbistan'da yedek gardlardan Markoviç ve genç skorer Tepic'in sakatlıkları var. Bizim ise en büyük problemimiz, bilindiği gibi Hedo'nun dizindeki ağrılar. Bu oyuncuların oynayıp oynayamayacağı ya da ne kadar süre alabilecekleri soru işareti...

Not: Şu anki olasılık hesabında, Sırbistan'ı yenmemiz halinde grup lideri olarak yan grubun olası 4.'sü Hırvatistan'la; 2.'liğimiz halinde ise Rusya'ya karşı oynamamız muhtemel...

Read more...

İSPANYA'yı da DEVİRDİK: 63-60

12 Eylül 2009 Cumartesi


Peyamisafa coşkumuzu çok güzel yansıtmış. Bize de analizi yapmak düşüyor.

Öncelikle bir detayı aktarmakta fayda var: Hidayet son iki gün boyunca hiç antrenman yapamamış ve maç boyunca da dizindeki ağrılarla oynamış. Son çeyrekteki kritik anlarda neden top istemediğini bir an anlayamamış ve bir hayli sinirlenmiştik. Bu yüzden kaptana bir özür borcumuz var...

Maça gelirsek, söyleyecek fazla bir şey yok. Maç öncesi yazımızda nasıl bir takımla oynadığımızı zaten etraflıca anlatmıştık. Son Dünya Şampiyonu vs... Fakat bizi galibiyete götüren önemli noktaları paylaşmakta yarar var.

Maça Ömer Aşık'ı, Gasol'un NBA'den gelen pick&roll zaaflarına karşı çok iyi kullanarak başladık. O kadar ki, ilk çeyrekte maça göz ucuyla bakan biri: "Acaba hangisi Nba oyuncusu?" diye tereddüte düşerdi. Ömer en "hafifleştirilmiş" şekliyle söylersek: Gasol'u dümdüz etti!

İlk periyoddaki tek sıkıntımız, İspanyolların kısa oyuncularına karşı savunmayı oturtamamamızdı. Öyle ki Rudy Fernandez'i Ömer Onan'la, Rubio'yu da Hido'ya tuttururken bir hayli anlaşmazlık yaşadık. Hido'ya Rubio'yu tutturma sebebi, şutunu riske etmenin yanında, biraz da Hido'nun sakatlığıydı.

İkinci çeyrekte ise Rudy Fernandez'i durdurup, Navarro'yu da oyuna ısındırmayacak miktarda efektif savunma yapınca, İspanyollar ancak 12 sayı üretebildi. Ender'in maç geneli itibariyle, ilk 3 maçı telafi edercesine sergilediği dağınıklığı bu kez Kerem doldurdu. Özellikle son çeyrekteki konsantrasyonuyla da Engin Atsür...

Bugünkü galibiyetimizin kilit noktalarından biri de şüphesiz Semih'in geri dönüşüydü. Gasol kardeşler, yeri geldiğinde de Reyes'in arkasındaki savunma gayretiyle, pota altındaki mücadeleyi İspanyol hegamonyasından kurtarıp eşitleyen isim oldu. (11 sayı da cabası) Nitekim ilk yarıyı önde kapamamıza karşın, İspanya bizden 10 ribaund fazla çekmişti.

Maçta çok büyük kopmalar olmaması, uzun vadede işimize yaradı. İspanyollardan çok daha fazla mücadele eden bir takım olduğumuz için, son çeyrekte bu farkımızı yeterince kullandık. Her topa atladık, her ribaundda boğuştuk.

Gelelim maçın adamlarına... Her maçta farklı bir oyuncuyu ön plana çıkarma özelliğimiz yine devam etti. Semih kendini bularak, pota altında kağıt üstünde gözüken "dezavantajımızı" silen isim oldu. Kerem Tunçeri ve Ömer Aşık özellikle maça iyi başlamamızda skora yaptıkları katkıyla etkili oldular. Ersan da: "Her zamanki" gibiydi.

Maçın sonu da; ancak bu kadar keyifli olabilirdi. Maç boyunca fazla süre almamış Llull'un, anlamsızca içeri penetre etmesinin bedeli çok ağır oldu. Kafasında bir anda şimşekler çaktı. Onun şaşkınlığıyla, Semih'e de kasti faulü yapıp, galibiyeti perçinlememizi sağladı.

Şimdi 3 galibiyetle namağlup grup lideriyiz. Çeyrek final -bir mucize olmazsa- garanti, madalyaya ise oyuncularımızın da inandığı gibi: Göz kırpıyoruz!

Read more...

Türkiye-İspanya Maçına Doğru



2. tur grubunun ilk maçında, artık hepimizin bildiği gibi İspanya karşısına çıkacağız. "Hepimizin" diyorum; çünkü 12 Dev Adam ilk tur grubunda öyle bir performans ortaya koydu ki; basketbolla ilgilenmeyenlerden, tonton amcalara kadar herkesin gözlerini üstünde topladı. Örneğin geçen gün Polonya maçını bir cafede izlerken, arka tarafta oturan "ihtiyar delikanlı" amcalar bile bayağı Ersan'cı, Ender'ci falan olmuşlardı.

Rakibimizi tanımlamak için fazla detaya gerek yok. Son Dünya Şampiyonu ve Pekin Olimpiyatları'nın gümüş madalyalı takımı İspanya. Genelde gözden kaçan bir istatistikleri daha var: Son 5 Avrupa Şampiyonası'nın 4'ünden madalyayla dönmüşler. Madalya alamadıkları 2005'teki şampiyona da ise 4. olmuşlar! Bildiğimiz gibi son Avrupa Şampiyonası'nda, David Blatt ve Kirilenko'lu Rusya'ya, kendi evlerinde kupayı kaybetmişlerdi. Uzun lafın kısası, tarih boyunca erkek basketbolunu domine eden ekiplerden bir tanesiler. Belki biraz teselli olur, ya da diğer açıdan bakınca biraz daha çekinebiliriz onlardan: Hiç Avrupa Şampiyonlukları yok!

İspanyollar bu turnuvaya, Hido'nun yeni takım arkadaşı -gard- Jose Calderon'suz geldiler. Calderon'un ne kadar önemli bir eksik olduğunu, bu sezon "all-star" olmanın eşiğinden dönmesinden anlayabiliriz. Bir başka eksikleri de, önemli başarılar kazandıkları koçları Hernandez'in görevi bırakmış olması. Gerçi şu anki koçları İtalyan Sergio Scariola da çok kariyerli bir isim. Özellikle İspanya'da Tau Ceramica, Unicaja Malaga ve Real Madrid gibi takımlarla yakaladığı başarılarla tanınıyor. Birkaç "tanecik" lig şampiyonluğu ve kupa zaferi de cabası! Şu an ise -Tanjeviç gibi- Rus Khimki ve İspanya Milli Takımı'nı birlikte çalıştırıyor.




Polonya'da, Calderon dışında (eğer ben gözden kaçırmadıysam) son yıllarda artık "kemikleşmiş" kadrolarıyla yer alıyorlar: Gasol kardeşleri, Rudy Fernandez'i, Garbajosa'sı, Navarro'su... Yazın basketbol pazarının, en çok konuşulan isimlerinden biri olan genç yıldızları Rubio'su...

Grup maçlarına şok Sırbistan yenilgisiyle başlamışlardı. Sırbistan eski gücünden çok uzak; fakat her zaman dişli bir turnuva takımıdır. Bunu en iyi bilmesi gerekenlerden biri de biziz! Sırbistan'ı da zamanı gelince değerlendireceğiz.

Sırbistan mağlubiyeti "beklenmedik" olarak nitelenmişti ilk başta. Fakat ardından, ancak son çeyrekte gelebilen Britanya galibiyeti ve uzatma sonunda kazanılan Slovenya maçları kafalardaki soru işaretlerini arttırdı.

İspanyolların turnuvanın en geniş; geniş olmasının yanında daha da önemlisi, çok farklı özellikte isimlerden oluşan bir kadroya sahip olması, en büyük avantajları. Ancak şu ana kadar "rollerin" tam olarak oturmaması en büyük sorunları gibi gözüküyor. O kadar farklı yetenekte oyuncu barındırmalarına karşın, hala Pau Gasol'e çok bağımlılar. (Turnuva istatistiği: 16.3 sayı-9 ribaund) Gasol ise uzun Nba sezonu yüzünden bir hayli yorgun. Ve olası bir sakatlık, üst üste 2. Nba şampiyonluğunun hesaplarını yapan Lakers tarafından hiç hoş karşılanmayacaktır. (Bkz: Nowitzki'nin turnuvada yer alamama nedeni)


Genelde konuşulan bir başka senaryo ise, İspanya'nın şimdiye kadar "dişine göre" bir takımla oynamadığı ve orta seviye takımlara karşı konsantrasyon sorunu yaşadığı. Eğer bir: "Ben bir kaç maç dinleneyim, nasılsa turnuva uzun, daha sonra gaza basarım" durumu söz konusuysa, gaza basma evresine geçmek için bizden iyi rakip bulamazlar. Fakat açık söylemek gerekirse, bugün Almanya'nın Yunanistan'a karşı gösterdiği performansı görünce bu ihtimali yırtıp attım!

İspanya'ya karşı bizim üstünlüklerimiz yok mu? Var tabiki. Turnuva boyunca hem bireysel, hem takım olarak sürekli üstüne koymamız, Tanjevic başta olmak üzere kenar yönetimin gösterdiği performans ve rollerin benimsenmiş olması (örneğin Hido'nun kendini geri planda tutması) başarımızdaki kilit noktalar. Ayrıca İspanyollar kusura bakmasın ama, biz onlardan çok daha iyi mücadele edip, (özellikle savunmada) çok daha iyi yardımlaşıyoruz! (hem müdafada hem hücumda) Ayrıca savunmamız ön planda belki ama, turnuvanın en çok sayı atan 2. takımıyız!

Objektif bir gözle bakarsak -örneğin bir Polonyalı gözüyle- muhtemelen turnuvanın en keyifli maçlarından birini izleyeceğiz. Fakat ne yazık ki bizim böyle bir şansımız, heyecan katsayımız yüzünden söz konusu olamayacak.

İspanya karşısında alacağımız bir galibiyet, hem -ne olursa olsun- İspanya gibi bir takımı devreden çıkarmak, hem de grup liderliğimizi garantileyebilmek açısından büyük önem taşıyor. Fakat şu açıdan bakmakta da yarar var: Bu maç İspanyollar için, şampiyonadaki durumları göz önüne alındığında bizden çok daha önemli...

Read more...

F Grubundaki Rakiplerimiz

10 Eylül 2009 Perşembe


Lodz'daki 2. tur grubuna lider başlıyoruz. Rakiplerimiz beklendiği gibi İspanya, Sırbistan ve Slovenya oldu. Büyük Britanya tutunamadı; fakat galibiyete en çok yaklaştığı maç İspanya'yla oynadığıydı!

İlk maç cumartesi İspanya'yla. Ardından ikişer gün arayla Sırbistan ve Slovenya ile oynayacağız.

F grubuna, taşıdığımız 2 galibiyetle lider olarak başlayacağız. E grubunda ise Yunanistan, Almanya, Fransa, Hırvatistan, Makedonya ve Rusya bulunuyor. 6'şar ekipten oluşan 2.tur grupları E ve F'den, 4'er takım adını çeyrek finale yazdıracak. Çeyrek final maçları çapraz eşleşmeyle belirlenecek. Lider çıkmak avantaj yani...

Bu turda alacağımız bir galibiyet, bizi çeyrek finale götürür gibi gözüküyor. Fakat bu kadar formdayken, neden liderlik olmasın? En azından; -bir şanssızlık yaşamazsak- şu anki durumda 3 maçı da kazanma ihtimalimiz, 3'ünü de yitirme ihtimalimizden daha yüksek duruyor.

Detaylı değerlendirme daha sonra...

Read more...

Polonya'da 3'te 3'ün Keyfi, Bosna'da Sıkıntı

9 Eylül 2009 Çarşamba


Polonya'da şovumuz tam gaz sürüyor, Wroclaw kısmı bitti: 87-69... Daha da önemlisi günden güne daha iyiye gidiyoruz ve her maç yeni bir yıldızımız sahne alıyor. Litvanya maçında Oğuz Savaş, Polonya karşısında ise Ömer Aşık fark yaratan isimler oldular. Polonya'nın en üretken yönü olan pota altını, Ömer tek başına domine etti: 10/11 isabet, 8 ribaunt ve istatistiklere 1 olarak yansısa da, sayısı çok daha fazla gibi gelen bloklarıyla...

Orlando'lu Gortat'ı, çok yakın gelecekte onun gibi NBA olacağının sinyalini veren Ömer Aşık'la -hem hücumda, hem savunmada- durdurunca, sıra Polonya'nın diğer silahları Lampe ve Logan'a geldi. Lampe'yi, Ersan ve Hido'nun yardımlaşmalı savunmasıyla maç boyu iyi kontrol ettik, faul problemine de erken soktuk. Uzun süren Ersan'ın 4 numaraya çekilmesi tartışmalarına noktayı koyan, gösterdiği performansla Ersan'ın kendisi oldu. Bu şekilde gerek hücumda tepede topla buluşması kolaylaşıyor, gerekse kendini tutan adamdan çok daha hızlı şekilde potaya gidebiliyor. Bu hıza transition hücumu da dahil. Ersan böyle devam ettikçe, karşımızdaki takımların 4 numara savunmasından çok ekmek yeriz.

Logan'ı da Ömer Onan (özlediğimiz adam!) tam manasıyla kilitleyince, zaten 70'i bulamayacakları belli olmuştu. İlk yarıda kitlenen Polonya hücumunu kurtarmaya, İgnerski'nin gücü de yetmedi. (yalnızca 2/8 saha içi isabeti)

3. çeyrekte oyuna dönen Lampe'nin çabaları bizi zorlayıp farkın 6 sayıya kadar düşmesine neden olsa da, krizi Tanjevic'in turnuva başından beri süregelen ve -tekrar tekrar belirtmekte yarar var- dört gözle beklediğimiz yerinde rotasyon, yerinde oyuna müdahaleleriyle, Ender başta olmak üzere Ömer Aşık'ı yeniden hatırlayan kısalarımızla çözdük. Son çeyreğe yine çift hane farkla önde girdik.

Son çeyrek içinse söylenebilecek şeyler, oyun planlarıyla ilgili değil. Uzun zamandır bu kadar keyif aldığımız bir son çeyrek hatırlamıyorum. Hido'nun -biri Nba- iki müthiş üçlüğü, Ersan'ın Gortat ile dalga geçen smacı, topu Orlando Magic tarzı dolaştırmamız ve Oğuz Savaş'ın gard yetenekleriyle Shaq'a nazire yapması bu çeyrekteki "şovun" ana hatlarıydı.

Şimdi ikinci tur grubuna ve yeni bir şehre gidiyoruz. Lodtz kentindeki yeni rakiplerimizi ise maçlar sonuçlanıp belli olduklarında değerlendireceğiz.

Bir postta iki yazıyı aradan çıkartmak istedim. Az önce sonuçlanan ilk yarıda, ilk 5 dk.'da iki pozisyon bulup golü attıktan sonra yine Fatih Terim'in oyunu tutma hastalığına kurban gittik. Biz savunma futbolu oy-na-ya-mı-yo-ruz. Oyunu tu-ta-mı-yo-ruz. Heceledim ki, belki bu sefer anlaşılır serzenişimiz. Bosnalılar gerilecekken boşuna biz gerildik. İlk 10 dk'da Bosna'yı sahasından çıkartmayan Türk Milli Takımı, ne olduysa birden hem hocasını hem skor üstünlüğünü kaybetti.

Biz Bosna'yı hücum ettiğimiz sürece yeneriz, yeneceğiz de... Fakat ne yazık ki maçları yok yere zora sokma "fantezimiz" devam ediyor.

Son Bir Not: İstanbul'daki sel felaketinde yaşamını kaybedenlere bizde milli takımlarımız gibi Allah'tan rahmet diliyoruz. İnsanlığın acısından faydalanıp, yaşadığına şükredeceğine hırsızlık ve yağmacılık yapan mahlukları ise lanetliyoruz.

Read more...

Bulgaristan Galibiyeti ve Polonya Maçı


Son yıllarda izlediğimiz en "rahat" maçlardan biriyle Bulgaristan'ı denize döktük. Ya da Eurobasket 2009'un resmi sitesinin deyimiyle yumrukladık: 94-66. Galibiyeti koparmak için sadece 2 periyod yetti. Bulgarlar, bel bağladıkları tek opsiyon olan hızlı gelip, çabuk şut kullanma taktiğinden sonuç alamayınca, savunmamızın da konuşması sonucu, yalnızca pota altı karambolleri ve posttan içeri indirilen paslarla sayı bulabildiler. Savunmaları ise tam anlamıyla felaketti. Ya da farklı bir bakış açısıyla, hücumumuz ve şut isabetimiz yine "nazar değmesin" modundaydı.

Polonya, bugün Litvanya'yı yenince bir an aklıma ülkemizdeki 2001 Avrupa Basketbol Şampiyonası geldi. Basketbolda ilk ciddi atılımımızı yaptığımız, yeni Nba yolcularımız Hido ve Memo'lu, altın çağındaki İbo'lu, ve altın jenerasyonumuzun ilk kez oluştuğu turnuva. Büyük bir sinerjiyle finale kadar gitmiş, tüm yaş gruplarındaki belalımız Stojakovic'li Yugoslavya'ya boyun eğmiştik. Şimdiyse o günkü Yugoslav kadrosu (Bodiroga, Divac vs. ) tamamen eridi. Gerek siyasal faktörler, gerekse akıp giden zamandan ötürü.

Neyse, konuyu saptırmayalım. Polonya, Nba görmüş uzunları Marcin Gortat (halen Orlando'da ve bu yaz Avrupa'ya dönüş yapmayıp istediği kontratı alan ender isimlerden biri oldu) ve Maciej Lampe'nin (henüz 18 yaşında Nba olmuş, bu yılsa Khimki formasıyla Rus Ligi'ni birbirine katmış kişilik) liderlik ettiği yeni ve güçlü jenerasyonuyla, turnuvanın sürpriz adaylarından birisi. İspanya ACB Ligi'nde oynayan 2.07'lik forvet Michal İgnerski ise şutör kimliği ile, ilk iki maçta çok can yaktı. Dikkate değer bir başka isim de çok yönlü gard David Logan... Başka ülkelerde, oranın toprağına adım atmayıp milli formayı sırta geçiren Amerikalıların aksine, kendisi uzun süredir Polonya Ligi'nde oynamakta. Hesaba katılması gereken seyirci desteği de cabası...

Bu paragraftan bir Yunanistan ya da İspanya ile oynayacağımız sonucu çıkmasın. Hidayet ve Ersan profilindeki iki oyuncu, turnuvadaki çoğu takım gibi onlarda da yok. Ayrıca bir başka sorunları da savunmada. Bizim yıldız yaptığımız Litvanya'lı uzun Petravicius'tan 13 sayı yediler. Lampe ve Gortat da double-double yapıp, toplamda aldıkları 27 ribauntla boyalı alanı trafiğe kapamış olabilirler. Fakat dış savunmaları açısından aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Örneğin Litvanya'da ayakta kalan tek isim çiçeği burnunda Galatasaraylı Jasaitis oldu. Bize atamadıklarını 21 sayılık postayla Polonya potasına gönderdi. Ayrıca bizim 66'da tuttuğumuz Bulgaristan'dan, onlar 78 yediler. Bulgaristan maçının ikinci yarısını rotasyonla geçirdiğimizi hesaba katmıyorum!

İşin özü şu: Şampiyona öncesi İngiltere'deki turnuvada farklı mağlup ettiğimiz Polonya'yla yarın yapacağımız maçın sonucu kimin zaaflarını daha iyi kapatacağına bağlı. Bizim bayağı zorlandığımız pota altı, onların en güçlü olduğu yer. Maalesef Semih'ten iki maçtır yeterli verimi alamıyoruz. Bulgaristan maçını onun için bir fırsat olarak düşünmüştüm: fakat 5 faulle, henüz 3.çeyreğin başında oyundan çıkmak zorunda kaldı kendileri! Mehmet Okur, Kerem Gönlüm, Kaya Peker, Ermal Kurtoğlu ve Fatih Solak'ı; hatta Mirsad'ı kullanma şansımız da yok. Pota altındaki yük tamamen Oğuz ve Ömer Aşık'a kalıyor. Ellerinden geldiğince de Ersan ve Barış Hersek'e... Özellikle Barış, Bulgaristan maçında fazla süre alarak genç oyuncu tereddütlerini üstünden atmış gözüktü. Barış'a ilerleyen maçlarda çok daha fazla ihtiyacımız olabilir.

Dış oyuncularımıza ise allah zeval vermesin. Bekir'i, Sinan'ı, Ender'i... Hepsi müthiş oynuyor. Üstelik sakatlık problemleri yüzünden Engin ve Ömer Onan'ı hiç kullanamadık. Kerem ise, skor anlamında tutuk olmasına karşın asistleri ve savunmadaki oyunu okuma başarısıyla çok olgun oynuyor. Polonyalıların bize yetişemeyeceği nokta işte burası...

Tanjevic'in, genelde abarttığı rotasyon dengesi de çok iyi işliyor. Hemen hemen tüm oyuncularımızdan, gerekli yerlerde gerekli katkıyı alıyoruz. Koç faktörü de (dört gözle beklediğimiz şey!) sonunda konuşmaya başladı.

Son bir not: Bulgaristan maçında 2. yarıda hiç oynamayan iki silahımızın da bakımı yapıldı. Yarın patlamaya hazırlar yani!

Read more...

Bulgaristan Maçı Öncesi

8 Eylül 2009 Salı


Gruptaki en önemli rakibimiz Litvanya'yı yendikten sonra, sıra geldi nispeten daha güçsüz;(ya da oldukça güçsüz) fakat Litvanya'dan farklı bir basketbol oynayan Bulgaristan'a. Dün gece sahada savunma adına ortaya koyduğumuz mücadele, özellikle ikinci yarıda takdire değerdi. Şut performansımız da "nazar değmesin" modunda olunca, hak ettiğimiz bir galibiyete ulaştık.

Eurobasket 2009 nedeniyle bu aralar milli takım ağırlıklı yazılar girmeden olmazdı. Bu yüzden basketbol ağırlıklı yazıların arttığı bir dönem olacak bloğumuz için...

Bulgaristan'ın ilk göze çarpan ismi sahada değil, benchte bulunuyor. Koç Pini Gershon... İsrailli usta koçun ününün en önemli sebebi, Maccabi'yle kulüpler bazında kazandığı 3 Avrupa Şampiyonluğu (2001, 04 ve 05) ve 6 Lig şampiyonluğunun bulunması. Oyun mantalitesiyse, hızlı ve şuta dayalı bir basketbol oynatması. Polonya karşısında dün 90-78 yenilen Bulgaristan takımı da, maç boyunca hızlı oynamaya gayret etti zaten. Amerikalı Earl Rowland (#7) ve 90 doğumlu Avramov(#14) , takımı etkili transition hücumuna çıkaran ve yüksek posttaki drilleri ve içeri panetreleriyle ortalığı karıştırabilen gardlar. Fakat tabi ki yetenekleri bir yere kadar.

Bulgaristan'ın diğer önemli hücum silahları yine dış oyuncuları olan forvetleri: İtalya ve İspanya liglerinde oynamış en kariyerli oyuncuları olan Stoykov (#15) ile bir dönem ülkemizde Tekel ve az da olsa Real Madrid formaları giymiş Filip Videnov (#8) en önemli skorerleri. Ayrıca bir diğer forvet Angelov(#11) da skora katkı yapabilen bir isim.

Kısacası bu akşam Litvanya ile mukayese edildiğinde oldukça rahat bir maça çıkacağız. Özellikle skor potansiyeli tamamen dış oyuncularında bulunan Bulgaristan'a karşı Sinan, -oynarsa- Ömer Onan ve Bekir gibi baskılı savunma yapabilen kısalarımızın olması, çok büyük bir avantaj. Ayrıca dün sahanın yıldızlarından olan Ender'i de bu kategoriye katabiliriz. Pota altında ise dünkü kadar sert bir mücadele olmayacak. Bu Semih'in kendine gelmesi için bir fırsat olabilir.

Milli Takımımızın -kazasız belasız- bir galibiyet daha alması dileğiyle...

Bir Not: Ayrıca bugün Polonya'nın Litvanya karşısında bir sürpriz yapabileceği ihtimali kafamı ciddi şekilde kurcalamakta. Gortat ve Lampe gibi iki Nba patentli uzunu ve seyirci desteğiyle turnuvanın sürpriz takımı olabilir Polonya. Bu fikir bir köşede dursun, belki ileride ben demiştim derim :)

Read more...

Litvanya'yı Yenerken


Basketbol Milli Takımı'mız, Litvanya'yı yendi ve bizi bir hayli rahatlattı. Her turnuva öncesi yaşadığımız "acaba" ların genelde olumsuz yönde sonuçlanmasından; yani artık tarzımız haline gelen "bilinmezliğimiz" den bu turnuva için kurtulduğumuzdan dolayı...

Efes Cup, fazla uzatmadan söylersek: "berbat" geçmişti bizim için. Ne giren çıkan belliydi, ne ana rotasyonumuz, ne de savunmamızın sertliği. Efes Cup'tan sonra herkesin aklındaki plan şuydu: Litvanya'yı yenersek, bizim için işler iyi gidecek. Yenilirsek de, bir önceki Avrupa Şampiyonası tekerrür edebilir.(Hani şu İspanya'da sadece Çek Cumhuriyeti'ni yenebildiğimiz, hatırlanmak istenmeyen turnuva) Daha doğrusu yenilebilirdik, fakat Jasikevicius'suz, Macaijuskas'sız, Siskauskas'sız- ki üç oyuncu da, ilk beşin ana kısa silahları- Litvanya'ya yenilmek koyardı açıkçası...

Şu an halen maçın etkisinde olduğumdan, çok coşkuluyum. Zihnimde pozisyonlar ve ana aktörler hala canlıyken, bir şeyler yazmadan olmazdı.

Maça 4-0'la ve daha da önemlisi doğru oyunlarla başlamamız (örneğin uzun tartışmaların ardından sonunda maça 4 numarada başlayan Ersan'a, tepede şut yaratmadaki başarımız ve Litvanya'lıların pick and roll'lerine karşı savunmadaki gayretimiz) hem maçı izleyen bizlere, hem de sahadaki 12 dev adama büyük moral verdi. İlk periyodun yıldızları, skoru sürükleyen Ersan ve oyunu okumadaki başarısıyla kaptan Hidayet'ti. Çeyreğin sonunda biraz bocalayıp, Litvanya'nın bizi yakalamasına izin versekte, bu maçın çok farklı geçeceği belli olmuştu bir kere. Belki yenilecektik, fakat bu hediye bir mağlubiyet olmayacaktı...

İlk yarıdaki en önemli sorunumuz, pota altındaki mücadeledeydi. Özellikle kötü gününde olan Semih'in ve maça biraz tutuk başlayan Ömer Aşık'ın, fizik açıdan güçlü Litvanya pota altıyla "yetersiz" mücadelesi, "yeterli" performansı gösterememesine neden oldu takımımızın. Fakat Oğuz Savaş bu aralıkta, dört gözle beklediğimiz itfaiye gibi duruma müdahale etti ve Litvanya'lıların pota altındaki ateşini "tamamen" söndürdü.

Oğuz'un maç boyunca gösterdiği müthiş performans (özellikle savunmada ve kritik anlarda hücumda) kağıt üstünde üstün gözüken Litvanya pota altıyla aramızdaki farkı sıfırlayınca, kısalarımız konuşmaya başladı bu kez. Üçüncü periyodun başında Sinan ve Ender'den gelen peş peşe üçlüklerle, son günlerin moda değimiyle: fark yaratmaya başladık. Ersan ve Hidayet'in skor anlamında bizi süreklediği ilk yarıdan gelen yorgunlukları, bu sayede fazla vurucu etki yaratmadı takımımız için.

Maçın son çeyreğinde ise nihayet kendine gelen Ömer Aşık; ve son yıllarda izlediğimiz en iyi Ender'le, galibiyet bize doğru geldiğini belli eder oldu. Özellikle Ender, maça ilk beş başlayan; fakat hemen hemen hiç verim alamadığımız Kerem ve Engin'in yerine de oynayarak, maçın adamlarından biri, belki de birincisi oldu. Son anlardaki kritik faul isabetleri de cabası!

Polonya televizyonu ve hakemlere de değinmeden geçemeyeceğim. Üzgünüm ama, neşeli olmama rağmen biraz çemkireceğim kendilerine. Litvanya'nın yaptığı sert faullere, maç süresince bir çok kez göz yummaları, bir hakem faciasına sürükleseydi bizi; ne olurdu diye düşünmek bile istemiyorum. Özellikle son çeyrekte, Hidayet ve Ersan başta olmak üzere resmen dayak yedik.

Polonya televizyonuysa, özellikle sahayı görmekte zorlandığımız kamera açıları (on oyuncuyu da görmekte bir hayli zorlandık) ve faul atışları sırasında ekrandaki saçma-sapan daralmalarla, bize bir hayli lanet okuttu.

Henüz maçın başındaki 24 saniye saatindeki elektronik sorun da,"Acaba bizim düzenlediğimiz bir turnuvada bu aksaklıklar olsa, neler denirdi?" dedirtti açıkcası...(ki şimdiye kadar düzenlediğimiz her uluslararası spor organizasyonundan, alnımızın akıyla çıkmamamıza rağmen!)

Maçın üç adamını soracak olursanız, 1.'liği böyle bir performansı hiç beklemediğim; fakat içten hoşgeldinlerle karşıladığım Oğuz Savaş'a, 2.'liği Ender'e veririm. 3.'lüğü de, beklediğimiz skor katkısını ve liderlik potansiyellerini sahaya döktükleri için Hidayet ve Ersan arasında paylaştırırım.

Burada bir parantez de Memo'ya açmak istiyorum. Kendisini tüm kariyeri boyunca desteklemiş, All-Star olabilmesi adına lise hayatım boyunca sınıfı örgütleyip her gün oy attırmış biri olarak, bu maçı izlerken neler hissetti, çok merak ediyorum. Bir oyuncu yorgun ya da sakat olabilir. Bu da yoğun Nba sezonu sonunda çok doğaldır. Fakat "sistem bana uymuyor", "milli takımın oyun düzeninde kendimi rahat hissetmiyorum" gibi bahaneler ortaya sürmek; ne onun kalibresindeki bir "all-star'a", ne de onun kişiliğindeki bir insana yakışıyor. Hem bize, hem de kendi kariyerine haksızlık ettiğini düşünüyorum. Fakat Milli takımda görmek istediğimiz Memo, sadece canı isteyince ribaund çeken, arada bir üçlük atan Memo değil; en az bugünkü Oğuz Savaş kadar mücadele edecek Memo'dur. Bu da evrene mesajımız olsun...

Yarınki yeni heyecan durağımız, Bulgaristan. Umarım bu kez Ömer Onan da aramızda olur ve 2. tur grubuna doğru yelkenleri açarız.

Read more...

İLETİŞİM

mussano90@hotmail.com


KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP