Ercan Saatçi Denen Adam!

31 Ekim 2009 Cumartesi


Read more...

Topu Paylaşmak

30 Ekim 2009 Cuma


Dün gece Chicago Bulls, evinde şampiyonluk adaylarından San Antonio Spurs'ü 92-85 yenerken, özellikle genç bir takım için topu paylaşmanın ne kadar önemli olduğunu gösterdi.

United Center'daki maçta, 9 oyunculu Bulls rotasyonundan tam 6 oyuncu çift haneli skor üretti: İlk beş başlayan Derrick Rose, Tyrus Thomas, Luol Deng, John Salmons, Joackim Noah ve benchten gelen gard Kirk Hinrich... Kadronun ender sayıdaki tecrübeli isimlerinden pivot Brad Miller ise 9 sayıda kalıp, bu gruba kılpayı dahil olamadı.

Artık tecrübenin doruğunda olan Spurs kadrosunda ise bu rakam ikide kaldı. Duncan 28 ve benchten gelen Ginobili 12 sayı üretti. (Tony Parker 8 sayıda kaldı)

Chicago 3-4 yıldır sürdürdüğü gençleştirme operasyonunun meyvelerini toplamaya başladı. Bunda geçtiğimiz sezon başında takımın başına getirilen, eski Phoenix yardımcı antrenörü Vinny Del Negro'nun payı büyük. Öyleki Del Negro'dan önceki koçlar bu potansiyeli ortaya çıkarmaktan acizdi ve takım 2 yılda tam 3 koç değiştirmişti. Geçtiğimiz sezon play-off'larının unutulmaz ilk tur serisinde ise (toplam 7 uzatmalı, 4-3 biten seri) Boston'ı neredeyse eliyorlardı.

Del Negro, Phoenix ve Mike D'antoni ekolünden geldiğinden topu paylaşmanın değerini bilen bir koç. Chicago, Nash kadar usta bir garda sahip olmasa da, Derrick Rose'un liderliğinde takım olarak atletik ve hareketli oyunculardan kurulu olduğundan tempoyu seviyor. Dün, yaşlı ve durağan Spurs kadrosuna karşı yaptıkları şey de buydu.

NBA'de basketbol artık hızlı ve yardımlaşmalı oynanmak zorunda. Geçtiğimiz sezon Orlando'nun finale gelirken yaptığı da buydu bir anlamda. "Topu ver yıldızına maçı alsın" devri artık kapanmak üzere...

Read more...

Kupa Güzeldir


Bu hafta içinde hemen hemen tüm Avrupa'da ulusal kupa maçları oynandı. Birçok sürprize sahne olan maçların en çarpıcı skoru İspanya'daydı: Real Madrid, bir 3.Lig takımı olan Alcorcon'a 4-0 mağlup oldu. Teknik direktör Pellegrini'nin Madrid günleri zaten zor geçiyordu, kabusa döndü.

Türkiye'de ise gruplara kalma yolunda play-off heyecanı vardı. Yeni adıyla "Ziraat Türkiye Kupası"nda Galatasaray, 70 dakika 10 kişi oynadığı maçta Bucaspor'u 2-1 ile geçip sürprize izin vermedi. Sürpriz sayılabilecek tek sonuç Diyarbakır'dan geldi: Tarsus İdman Yurdu deplasmanda Diyarbakırspor'u 89. dakikada gelen golle 1-0 yenerek gruplara kaldı. Ankaraspor'un Tokatspor'a 3-2 mağlup olması ise ne kadar sürpriz, bilemiyorum... Böylece Ankaraspor'un kupada yer alabilmesine itiraz edenler açısından eğrisi doğrusuna gelmiş oldu.

Almanya Kupası'nda oynanan çeyrek finale kalma mücadelelerinde, -milli futbolcumuz Nuri Şahin'in de bir gol attığı maçta- deplasmanda Osnabruck'e 3-2 yenilen Borussia Dortmund kupadan elendi. Bir 3. Lig takımı olan Osnabruck, önceki turda da Hamburg'u elemişti! Bir diğer sürpriz ise Stuttgart'ın 2.Lig takımlarından Greuther Furth'e 1-0 mağlup olmasıydı.

İngiltere'deki Carling Cup maçlarında ise sürpriz, hiçbir sürpriz yaşanmamasıydı! Nitekim rakiplerini eleyerek çeyrek finale kalmayı başaran 8 takım da Premier League ekipleri oldu...

Read more...

Telafi Haftası

29 Ekim 2009 Perşembe


EuroLeague'de ilk hafta maçlarını kaybeden iki takımımız FB Ülker ve Efes Pilsen, bu hafta aldıkları galibiyetlerle hesaplarını sıfırlamış oldular. FB Ülker, Fransa'da Asvel'i uzatma sonunda 78-76 yenerken, Efes de Abdi İpekçi'de Partizan'ı 77-67 ile geçti.

Fenerbahçe Ülker son periyoduna 10 sayı önde girdiği karşılaşmayı zora sokmasına karşın, uzatmada galibiyeti koparmayı başardı. Bu maçta alınabilecek olası bir mağlubiyet hem Tanjevic tartışmalarını doruğa tırmandırabileceğinden; hem de gruptaki gelecek açısından büyük risk taşıyordu. Nitekim geçtiğimiz hafta Barcelona'ya karşı içeride çok ağır bir yenilgi alınmıştı.

FB Ülker'de dört farklı oyuncu 10 ve üzeri sayı uretirken, (gard Greer de 8 sayı buldu) evsahibi Asvel'de bu sayı yalnızca ikiydi. Hücum silahları bu denli kısıtlı olan bir takımı 2 sayı farkla yenebilmek düşündürücü, maç deplasmanda dahi olsa... Nitekim Asvel'in iki milli oyuncusundan biri olan pivot Ali Traore, tek başına FB pota altı üçlüsü Ömer Aşık-Oğuz Savaş-Semih Erden'den 5 sayı fazla üretti: 29 sayı-13 ribaund...

Bir başka sorun ise Willie Solomon... EuroLeague'in en değerli oyuncularından biri olmasına karşın, en ufak sinekte midesi bulanan türden bir basketbolcu. Nitekim geçen sezon oyun kurucu pozisyonunu Green ile paylaşmaktan dolayı bir hayli rahatsızdı. Bu sezon ise Green gitti; fakat Tanjevic bu kez oraya Lynn Greer'i aldı. Greer'de en az Solomon kadar topu elinde isteyen bir oyuncu. Yani hem bu ikili sahada olduklarında, hem de ikisinden biri kenarda oturduğunda ciddi problemler çıkabiliyor. Örneğin Asvel maçında toplamda yalnızca 10 sayı-6 asist üretebildiler.

Bir diğer sorun da Gordan Giricek. Hırvat skorer NBA'den büyük ümitlerle gelmiş; fakat geçtiğimiz sezonun neredeyse tamamını tedaviler ve rehabilitasyonlarla geçirmişti. Bu sezonsa şu ana kadar damgasını vurduğu bir maç yok.

Efes Pilsen ise FB Ülker'in tersine ilk 3 periyodunda zorlandığı, daha doğrusu kaçmaya çalışıp basit hatalarla Partizan'a yeniden yakalandığı maçı son periyotta çözdü. Efes geçen hafta kağıt üstünde kazanabileceği bir deplasmanı Rytas'a kaybetmişti. Bu hafta bir anlamda bunu telafi ettiler.

Fakat Efes'in de ciddi problemleri var. Bir kere sezon başında EuroLeague sayı kralı Rakocevic, NBA patentli Nachbar ve tecrübeli uzun Santiago gibi transferler beklentileri bir hayli yükseltti. Türk oyuncuları da göz önüne aldığımızda, Efes Pilsen'in 12 oyuncusu da her an forma giyebilecek kalitede şu an. İşte sorun tam bu noktada başlıyor: Kimin ne kadar süre alacağı, tam olarak hangi görevi yapacağı tamamen belirsiz. Kadronun geniş ve kaliteli olması iyi bir şey; fakat roller tam olarak oturduğunda!...

Koç Ergin Ataman da maç sonrası bu noktaya değindi zaten. Rollerin oturması için zamana ihtiyaçları olduğunu söyledi. Maç boyunca neredeyse her çeyrekte farklı bir 5 kullanması da bunun göstergesiydi nitekim.


Sonuç olarak iki takımımız da gruplardan bir şekilde çıkacaklardır. Fakat final-four'a kalmayı geçtim, ikinci tur gruplarını geçeriz demek bile şu durumda yersiz...

Read more...

U-17'de Beklenen Tablo


Şu sıralar Nijerya'da devam eden 17 yaş altı Dünya Kupası'nda, millilerimiz gruptaki ikinci maçında Kosta Rika'yı 4-1 mağlup ederek gruptan lider olarak çıkmayı garantiledi. 2. maçların sonunda 6 puanla D grubunda lider olan Türkiye, gruptaki son maçında 2 puanlı grup ikincisi Yeni Zelanda ile karşılaşacak. Yine eski bir futbolcu olan (!) Abdullah Ercan yönetimindeki milliler, grubundaki ilk maçında ise Burkina Faso'yu 1-0 mağlup etmişti.

U-17'deki son büyük başarımız 2005'te Abdullah Avcı yönetiminde Peru'da elde ettiğimiz 4.'lüktü. Yarı finalde Brezilya'ya unutulmaz bir maçın ardından 4-3 yenilerek final şansını kaybetmiştik...

Read more...

Hido'nun Kelebek Etkisi


Hidayet Türkoğlu'nun yeni takımı Toronto Raptors, oynadığı ilk sezon maçında Cleveland Cavaliers'ı 101-91 yendi. Toronto'da, Air Canada Centre'daki sezon açılışında başrol oyuncuları 26 sayı,15 ribaund ile Chris Bosh ve 28 sayıyla İtalyan Andrea Bargnani oldular. Hidayet ise artık alıştığımız şekilde, takım iyi giderken geri planda kalarak; işler sarpa sardığında ise sazı eline alarak 12 sayı 7 ribaundluk bir oyun ortaya koydu.

Hidayet'in NBA'deki kariyeri boyunca yaptığı şey buydu aslında. Fakat bunu anlamamıza yardımcı olan ana faktör, geçtiğimiz sezon Orlando'nun NBA finaline kadar giden başarısıydı. Hidayet'in, kritik anlarda topu eline verebileceğiniz tüm NBA'deki 4-5 oyuncudan biri olduğunu kanıtlayan süreç yani.

Tabii ki Hidayet geldi, Toronto kademe atladı demek için çok erken. Fakat Toronto'nun yeni oyun planının Hidayet'e çok uygun olduğunu söyleyebiliriz. Ya da başka bir deyişle Hidayet'in bu yeni sisteme çok uygun olduğunu... Toronto Genel Menajeri Bryan Colangelo bir planlama başarısına daha imza atma yolunda ilerliyor.

Peki ne bu oyun planı? Toronto geçtiğimiz sezonlarda sürekli Chris Bosh'un yanına hantal bir uzun monte etmeye çalışmış, Bargnani ve Bosh'u pota altında bir arada oynatabilecek formülü bir türlü bulamamış bir takımdı. Hatta Bargnani bir dönem 3 numarada bile oynadı. Bunun savunmada ribaundlara katkısı büyüktü belki. Fakat aynı oranda hücumda hareketsizliğe yol açıyordu. En kötüsü de Bargnani bu pozisyonda kendini sürekli 3'lük kullanmak zorunda hissediyordu. Halbuki bu pozisyonda kendine avantaj yaratacak ve bir uzun olarak kullanması gereken özelliği sırtı dönük oyunuydu.

Bu sene ise koç Jay Triano daha akılcı bir sistem üzerinde çalışıyor. Avrupa'daki yıllarında orta mesafe şutu bile olmayan Jose Calderon dahil, ilk 5'in tümünün zaman içinde vasatın üstünde birer şutöre evrimleştiği bir takımla oynuyor. Ayrıca Calderon'un, geçtiğimiz sezonki takımın perişan durumunda bile 10 civarı asist ortalaması tutturduğunu göz önüne alırsak, maç içinde temponun arttığı dönemlerin Toronto'nun lehine olacağını kestirmek zor değil. Bir de Hidayet var tabii ki. Geçtiğimiz sezon Orlando'da ikili oyun oynayabileceği sadece Dwight Howard vardı. Onu da sürekli pota dibinde topla buluşturmak zorundaydı. Bu sezon ise çok daha etkili ve sonu 3 sayıyla bitebilecek kadar geniş alanda, bir çok pick&roll oynayabileceği iki hareketli uzuna sahip: Chris Bosh ve Andrea Bargnani...


Kısacası Toronto oynadığı ilk normal sezon maçında, bu tempolu ve pasa dayalı sistemi benimsemesi halinde hücümda NBA'in en akıcı ve göze hoş gelen basketbolunu oynayan takımlarından biri olabileceğinin sinyallerini verdi. Bu hücumun onları ne kadar ileriye taşıyacağını belirleyecek faktör ise oyunun diğer tarafı, yani müdafaa olacak. Orada da Hido'nun önemli etkisi olabilir. Gerek Bargnani ve Bosh'un fiziksel zaaflarından doğabilecek ribaund sorunlarını kapatmada; gerekse rakibin skorerini yavaşlatmada, Toronto'nun tüm NBA'de bulabileceği en iyi oyunculardan birisi. Üstelik geçtiğimiz sezon da buna benzer bir sorunla başetmek zorunda kaldığından tecrübeli: Hatırlarsak Orlando Magic içeride tek bir uzuna (Dwight Howard) ve bunun yanında Rashard Lewis gibi kariyeri boyunca pota altı zaaflarıyla tanınan bir skorere sahipti. Hidayet'in kariyerindeki ilk triple-double'ı Orlando'nun bu sistemi içinde yapması boş bir gösterge değil.

Hido tıpkı Orlando'daki gibi, Toronto'nun sistemi içinde de 404 görevi üstlenecek. İstatistiksel anlamda "hiçbir şeyden tam değil; fakat herşeyden biraz" yapacak yani. Hidayet takımla birlikte değerlendirilmesi gereken bir oyuncu ve başarısının göstergesi de skor katkısından öte Toronto'nun galibiyetleri olacak.

Bir parantezde Kral James ve ekibine açmak lazım. İlk iki maçta özellikle savunma yönünden felakettiler. Boston maçını izleme şansı bulamadım; fakat Toronto maçında görebildiğim kadarıyla özellikle Shaq'ın üstünden oynanan ikili oyunlarda büyük sıkıntı yaşıyorlar. Shaq'ın ayakları artık iyice yavaşladı ne yazık ki. Özellikle Bargnani'nin Shaq'ın 3 adım ötesinden gelip vurduğu iki smaç var ki, tüm NBA'e: "İşte Cavs'ın zayıf noktası bu!" der nitelikte. Varejao'nun maç boyunca 4 ribaund alabilmesi ise kabullenilemez. Sanki oynamasının nedeni 20 sayı atabilecek kapasitede olmasıymış gibi!




Cleveland'ın son yıllardaki başarısında katkısı olan, LeBron'dan sonraki en önemli isim İlgauskas'ın ise Shaq'ın gelmesiyle bir anda unutulması akıl alır gibi değil. Tamam Shaq ne olursa olsun çok önemli bir pota altı silahı; ancak İlgauskas da orta mesafe şutu konusunda NBA'in en iyilerinden...




Cleveland'ın başarısı için LeBron'un çok yönlü oyunundan ziyade, takımın kalanının çok yönlülüğü önemli. Bunu sahaya koymakta koç Mike Brown'ın işi. Fakat o yaratıcı bir çözüm bulamayıp LeBron'un sırtına binmeye devam ettikçe, Cleveland daha LeBron'un triple-double yaptığı çok maç kaybeder. Toronto önünde olduğu gibi...

Read more...

EuroLeague'de Bu Kez İyi Başlangıç

28 Ekim 2009 Çarşamba



Geçtiğimiz hafta içi erkeklerde EuroLeague sezonu başlamış; fakat temsilcilerimiz Efes Pilsen ve Fenerbahçe Ülker mağlubiyetler almışlardı. Onların hesabını kapatanlar bayanlarımız oldu.

Geçtiğimiz sezonun EuroCup şampiyonu Galatasaray, kupayı kazanırken finalde mağlup ettiği Cras Basket Taranto'yla bu kez Euroleague'de karşı karşıya geldi. Evindeki maçtan galibiyetle ayrılan taraf 76-64'lük skorla temsilcimiz oldu. Bir bakıma rövanşı vermemiş olduk.

Geçtiğimiz sezonki finalde bizi en çok zorlayan iki oyuncu, tecrübeli gard Mahoney ve pivot Godin'i toplam 19 sayıda tutup önemli bir savunma başarısı gösterdik. Hücumda da hem pota altı oyuncularımız Young, Leuchanka ve Yasemin; hem de dış skorerlerimiz Perkins ve Nilay çift haneli skorlar üretince (yani tam 5 oyuncu!) maçı kazanmak fazla zor olmadı.


Bir diğer temsilcimiz Fenerbahçe ise, Polonya temsilcisi Lotos Gdynia'yı rahat bir oyunun sonunda 75-67 ile geçti. 8 sayılık fark rahat gibi görünmeyebilir belki; fakat son periyoda girilirken fark 18 sayıydı.

Fenerbahçe de yine Galatasaray gibi hücum yönünden kollektif bir oyun ortaya koydu ve 4 oyuncu (Birsel, Powell, Taylor ve Sutton-Brown) çift haneli skor üretti.

Ayrıca erkeklerde de Fenerbahçe Ülker'in, Asvel'i Fransa'da uzatma sonunda 78-76 yendiği haberi geldi. Bu maçın değerlendirmesini ise, yarın Efes'in Partizan'la Abdi İpekçi'de oynayacağı maçla birlikte yapmayı düşünüyorum...

Read more...

Kewell'a Yeni Görev

26 Ekim 2009 Pazartesi



placebo-daddy cool

Harry Kewell, Galatasaray tarihinin gördüğü en profesyonel oyunculardan biri. Dolayısıyla taraftarın da sevgilisi. Attığı golün ardından, stad hoparlörlerinde onun için bestelenen şarkının çalındığı kaç tane futbolcu var ki yeryüzünde?

Rijkaard, Baros'un 2 ay sahalardan uzak kalacak olması nedeniyle Kewell'ı santrafor oynatmayı düşünüyormuş. En azından hafta içi Bucaspor'la oynanacak kupa maçında üçlü forvetin ortasında deneyecekmiş "Oz Büyücüsü"nü...

Kewell, geçtiğimiz sezon bir ara stoper oynamıştı. Hamburg deplasmanında Emre Aşık'ın maçtan atılmasından sonra Bülent Korkmaz'a işareti verip; hiç yadırgamadan, kendi isteğiyle yapmıştı bu görevi üstelik. Gerçi gençliğinde stoper oynamışlığı vardı. Fakat kariyerinde daha önce -bildiğim kadarıyla- hiç en uçta görev almamıştı.

Yani Galatasaray için bir fedakarlıkta daha bulunacak Kewell, biraz da romantik bakarsak işe.

Muhtemelen Rijkaard bu deneyini, Nonda'nın sahada olamayacağı dakikaları düşünerek yapacak. Kadroda yalnızca iki forvet bulundurmanın ceremesini çekecek biraz da... Nitekim son 2-3 sezondur Bank Asya 1. Lig'de hatırı sayılı miktarda gol atmış Özgürcan'ı hiç düşünmedi. Bir Avrupa Ligi maçı olan Tobol deplasmanında bile gençlere şans verirken, onu sıradan bir hazırlık maçında dahi denememişti.

Read more...

Arda'yı Cristian'a Satmak!


Yine futbol dışı olayların damga vurduğu bir derbi izledik. Futbolumuzun bir pazarlama sorunu olduğunu söyleyip duruyoruz. Derbinin marka değerini yaratamadığımızı söylüyoruz. Bizim sloganımız şu olabilir, çok da etkili olur: "Galatasaray-Fenerbahçe: Futbol adına izleyemeyeceğiniz herşey!" Ya da Alex'e ayıp olmasın diye, "herşey" yerine "çoğu şey" diyelim.

Bütün olayları burada tek tek yazacak değilim. Yoksa işin ucu Sabri'den, Emre'ye; Carlos'tan, yardımcı hakemin yarılan kafasına kadar gider. Sahalarda görmek istemediğimiz(!); fakat medyamızın ana besin kaynağı olan durumlar yani...

"Galatasaray kaptanlığı bu kadar ucuz değil!" "O pazuband Metin Oktay'ın, Fatih Terim'in, bilmem kimin pazubandı" gibi cümlelere kayıtsız kalamadım sadece.

Bunları söyleyenler Arda kaptan olduğunda: "Bravo Galatasaray yönetimine, gencecik bir rol modeline pazubandı vererek gelecek adına çok önemli bir iş yaptılar. Altyapıdan yetişen her gence: "Siz de bu kadar çalışırsanız böyle onurlandırılırsınız" mesajını verdiler" diyenler değillerdi sanki!

Evet, Arda ne olursa olsun gidip Cristian'a haddini bildirmeye çalışmamalıydı. Evet, Arda takım kaptanı olarak daha sakin olmalıydı.

Fakat yeryüzünde hiçbir oyuncu, -özellikle kaptanlar- taraftarına giderken kendisine yapılan kasıtlı bir engellemeye kayıtsız kalamaz. Bu kişinin adı ister Ergün, ister Metin, ister Raul olsun. Yalnız burda belirtilmesi gereken bir nokta var: O hareket Metin'e, Ergün'e ya da Raul'a yapılamaz. Çünkü onlar kaptanlığın yükünü sırtlarına 22 yaşında almamışlardır!

Ve Metin'in zamanında bu kadar bayağı, bu kadar eyyamcı ve bu kadar aç bir medya yoktu. Taçsız Kralın yediği içtiği, kimle çıktığı bu kadar takip edilmezdi. Üstünde bu kadar baskı yaratılmazdı. O zamanlar futbol, sahada oynanan bir oyundu çünkü.

Biz Arda'nın kaç yaşında olduğunu bildiğimiz halde, asıl hatırlamamız gereken yerlerde unutuyoruz. Sokakta 22 yaşında birine bu hareketi yapsanız, soluğu karakolda alırsınız.

Fakat önemli değil... Nasılsa Milli Takım oyuncumuz Arda değil, Cristian... Nasılsa yıllarca bu topraklarda oynayacak futbolcu Arda değil, Cristian. Nasılsa hergün hayatını didik didik edip gazetemize malzeme bulduğumuz adam Arda değil, Cristian...

Bu söylediklerimin maçın Kadıköy'de olmasıyla da bir ilgisi yok. Atıyorum: Maç Sami Yen'de ve Fenerbahçe'nin kaptanı Gökhan Gönül... Ve Keita gidip aynı hareketi Gökhan'a yapıyor. Ne farkeder ki?...

edit: Cristian Baroni hakkında birşeyler öğrenmek için tıklayabilirsiniz...

Read more...

"Engelsiz Aslanlar" Yine Şampiyon

25 Ekim 2009 Pazar


Galatasaray Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı, kıtalararası turnuva Kitakyushu Cup'ta üst üste 2.kez şampiyon oldu.

Final maçında, Asya şampiyonu -Güney Kore ekibi- Mungwungwa Electronics'i 25 sayı farkla (!) 68-43 yenerek müzeye bir kupa daha ekleyen Galatasaraylı basketbolcular, bu sporda dünya üzerinde "rakipsiz" olduklarını bir kez daha gösterdiler.

Türkiye'de, amatör branşlarda istisnasız en başarılı takım olduklarını da rahatlıkla söyleyebiliriz.

Read more...

Değişmeyen Tek Şey: Raul

24 Ekim 2009 Cumartesi


Real Madrid, hep en iyi hücum oyuncularını transfer eden takım olarak anılmıştır. Özellikle başkan Perez'in 1. ve 2. dönemlerinde bu durum doruk noktaya ulaştı. Los Galacticos 1'de Ronaldo, Owen, Zidane, Figo, Beckham gibi oyuncular vardı; şimdi ise Kaka, Benzema, Cristiano Ronaldo ve Van Nistelrooy var. Fakat ne olursa olsun değişmeyen tek bir isim var: Kaptan Raul...

Raul'un geçmişi malum... Ezeli rakip Athletico Madrid'in altyapısında futbola başlamasına karşın, daha sonra Real Madrid'in simgesi haline gelmiş bir futbolcu. Geçtiğimiz hafta içinde de, Gerd Muller ile birlikte Avrupa Kupaları tarihinin en golcü iki oyuncusundan biri oldu.

Raul'ü efsaneleştiren olaylara daha fazla değinmeyeceğim. Nitekim gerek İspanyollar, gerekse futbolu takip eden her dünya vatandaşı bunları yeterince biliyor.

Artık 32 yaşına gelmiş Raul'ün başardığı en önemli iş, sürekli değişen bir takımda sürekli oynaması bence. Real Madrid oyuncu yetiştirmekten çok, mevcut yıldızları kadrosuna katan bir takım çünkü. Böyle bir ortamda altyapıdan yetişip, 11'in değişmezi olmuş Casillas'la birlikte iki oyuncudan biri Raul...

İşte o Raul bu haftasonu Sporting Gijon'a karşı oynanacak lig maçı öncesi Real Madrid'de sağlam kalmayı başaran tek forvet oldu. Nistelrooy, Benzema ve Higuain'in sakatlıkları var. Yılın transferi Cristiano Ronaldo'da sakat.

Kısacası Real Madrid'e birçok önemli yıldız gelip gidiyor; fakat bir şekilde oynamayı başaran hep Raul oluyor...

Read more...

EuroLeague'de Kötü Başlangıç

23 Ekim 2009 Cuma


EuroLeague'de ülkemizi temsil eden eden iki takımımız Fenerbahçe Ülker ve Efes Pilsen, sezona mağlubiyetle başladılar. FB Ülker sahasında Barcelona'ya 82-59, Efes ise Litvanya'da Lietuvas Rytas'a 77-70 yenildi.

Fenerbahçe'nin, kağıt üstünde grubunda ilk 2 için çekiştiği -Siena'yla birlikte iki takımdan biri olan- Barca'ya evinde "farklı" yenilmesi gruptaki geleceği açısından iyi olmadı. Nitekim kadroları karşılaştırdığımızda iki takımın arasında 23 sayılık bir fark yok. Fakat pota altını maç boyunca domine eden taraf Barcelona olunca, Solomon'un 16 sayısı maça etki açısından cılız kaldı.

Efes ise belki de EuroLeague'in en komple kadrolarından birine sahip olmasına karşın Rytas karşısında çok etkisiz bir oyun ortaya koydu. Eğer artık Efes söylendiği gibi final-four'u hedefliyorsa, potansiyelini sahaya yansıtmak zorunda. En azından Rytas gibi vasat takımları deplasmanda yenmeli. Rotasyonda yer alan 12 oyuncuda herhangi bir Euroleague takımında ilk 5 çıkabilecek yetenekte çünkü...

Yine de, iki takımımızda da rollerin yeni yeni oturmaya başladığını düşünürsek; yolun henüz başındayken bu sonuçlardan karamsarlığa kapılmamak gerek...

Read more...

Yeni FIA Başkanı Jean Todt


Schumi'nin Ferrari'yle şampiyonluklar yaşadığı yıllarda, her zafer sonrasında ilk sarıldığı adam olan Jean Todt, FIA'nın (Uluslararası Otomobil Federasyonu) yeni başkanı oldu. Özellikle bütçe düzenlemesi tartışmaları sebebiyle sıkça eleştirilen eski başkan Max Mosley'in, yeniden aday olmayacağını açıklaması üzerine eski Dünya Ralli Şampiyonları'ndan Ari Vitanen ile başkanlık için çekişen Todt, 135'e karşı 49 oy ile başkan oldu.

Formula 1'in ticari haklarını elinde bulunduran Bernie Ecclestone ve -tabii ki- Michael Schumacher'in başkanlık yarışında desteğini alan Todt, Ferrari'nin eski takım şefiydi. Ferrari Todt döneminde 7 kez pilotlar ve 6 kez de markalar şampiyonluğu yaşamıştı.

4 yıllık süre için başkan seçilen Todt, Ferrari'yle tüm ilişkilerini resmi olarak kesmiş olsa da, bundan sonraki kural düzenlemelerinde Ferrari'nin oluru alınmadan bir işe kalkışılması olasılık dışı görünüyor.

Read more...

Wolfsburg Maçının Gösterdikleri...

22 Ekim 2009 Perşembe



Beşiktaş, Şampiyonlar Ligi'ndeki ilk puanını fazla ihtimal verilmeyen bir yerden, Wolfsburg deplasmanından aldı. Bu ayrıca Mustafa Denizli'nin 6'da 0 yaptığı Fenerbahçe macerasından beri, Şampiyonlar Ligi'nde kazandığı ilk puan...

Mustafa Hoca'nın çıkardığı 11'i -her zamanki gibi- çözmemiz için bir 10 dakika falan geçmesi gerekmiş olsa da, bu 11'i bu seneki en derli toplu 11 olarak tanımlayabiliriz. Nihat ve Bobo ikilisinin arkasındaki Tello seçimi hariç...

Çoğu kişiye göre özellikle Grafite'nin atılmasının ardından, Beşiktaş galibiyeti kaçıran taraf olarak gösterilse de; bence Mustafa Denizli "önce beraberlik" diyerek gerekli riskleri gereken zamanda alamadı. Tabata oyuna girdiğinde maçın bitmesine 6-7 dakika kalmıştı örneğin...

Maçtan Beşiktaş hakkında bazı notlar çıkardım:

*** Sezon başında Eintracht Frankfurt'tan transfer edilen Alman futbolcu Michael Fink'in bu takımda her zaman yeri var. Hem Ernst'e binen yükü hafifletiyor, hem de oyun bilgisi yüksek bir oyuncu.

*** Beşiktaş çift santrafor oynamalı. Bobo ilk tercih. Partneri de Nihat ve Holosko'dan biri olmalı.

*** Mustafa Denizli'nin yetenekli oyunculara olan bağlılığını biliyoruz. Dolayısıyla Tabata ve Yusuf'dan birini her halukarda oynatacağından, ortasahanın kalan üçlüsü -en azından Şampiyonlar Ligi maçlarında- mücadeleci oyunculardan oluşmalı. Wolfsburg karşısında Ekrem-Fink-Ernst üçlüsünde olduğu gibi... Ernst ve Fink'in yeri kesin de, üçüncü oyuncu maça göre Tello, Ekrem ya da Serdar olabilir.

*** Sağ bekte İbrahim Kaş'ın hücum aksiyonları, İbrahim Üzülmez'den bile yetersiz. Topu çoğu zaman gelişigüzel ileriye vuruyor. Beşiktaş'ta kağıt üstünde 5 tane sağ bek var; ancak hiç biri komple bir bek değil.

*** Sivok ve Ferrari maçlara dünkü gibi konsantre oldukları sürece, Ernst ve Fink'i de hesaba kattığımızda Beşiktaş göbekten kolay kolay gol yemez. Fakat kanatları zayıf. 3-4 yıldır olduğu gibi...

Read more...

Gökdeniz mi, O da Kim?

21 Ekim 2009 Çarşamba


Dün gece Nou Camp tribünleri, Gökdeniz Rubin Kazan'ın galibiyet golünü attığında muhtemelen böyle düşündü. Bizim için de bu durum bir bakıma geçerliydi ne yazık ki. Bu gol, özellikle Gökdeniz'in: "Ben Şampiyonlar Ligi'nde oynayan bir Türk(!) futbolcuyum" mesajını vermesi ve kendini Türkiye'ye yeniden hatırlatması için çok önemliydi.

Kendisi de maçın ardından bu konuya değinmiş zaten: "Hatırlanmak için Barcelona'ya gol atmam mı gerekiyor?"...

Bu sözün üstüne bir cümle kurma gereği duymuyor ve Gökdeniz'e tebriklerimi gönderiyorum.

Read more...

Kupa Ağır Geldi: 92-59

20 Ekim 2009 Salı


Galatasaray, EuroCup'ın peşine Super Kupa'yı ekleyemedi. Spartak Moskova'ya farklı mağlup oldu.

Moskova'da oynanan maçın en düşündürücü tarafıysa Galatasaray'ın hiçbir çeyrekte Rus ekibinden fazla sayı üretememesiydi.

Galatasaraylı bayanlara fazla yüklenmemek lazım. Çünkü Spartak Moskova, özellikle son yıllarda Avrupa basketbolunu domine eden bir takım. Maçın Rusya'da oynanmasını da pek anlayamadım. Eğer bu tek maçlık bir kupa finaliyse, tarafsız sahada oynanmalıydı açıkçası...

Böylece ilk kez organize edilen kupayı kazananın adı da, tarihe Spartak Moskova olarak yazılmış oldu.

Read more...

Güney Afrika Yolunda Son Durum



2010 Dünya Kupası Play-Off eşleşmeleri belli oldu. Fifa başkanı Sepp Blatter'in tartışılan yeni uygulamasıyla, seri başı usülüne göre belirlenen kuralar şöyle sonuçlandı:

Slovenya-Rusya, Ukrayna-Yunanistan, Bosna-Portekiz ve Fransa-İrlanda...**

Danimarka, Almanya, Hollanda, İspanya, İsviçre, Sırbistan, İtalya, İngiltere ve Slovakya eleme gruplarını lider tamamlayarak, Güney Afrika biletini alan takımlar olmuşlardı. Avrupa'dan Dünya Kupası'na katılacak son 4 takımı ise işte bu eşleşmeler belirleyecek.

Güney Amerika elemelerinden Brezilya, Paraguay, Şili ve Uruguay'ı son maçta 1-0 yenmeyi başararak ezeli rakibini Kuzey Amerika grubunun dördüncüsü Kosta Rika'yla play-off oynamaya mecbur bırakan Arjantin, Güney Afrika bileti almayı başardılar.

Kosta Rika'nın dördüncü tamamladığı Kuzey Amerika elemelerinde ise A.B.D, Meksika ve Honduras, Atlantik'i geçmek üzere bavullarını hazırlayacak takımlar oldular.

Avustralya'nın Asya elemelerine geçmesiyle birlikte Okyanusya elemelerinin tek baba takımı olarak kalan Yeni Zelanda'ysa, Asya Grubunun 5.si Bahreyn ile play-off oynuyor. İlk maç Bahreyn'in sahasında 0-0 bitti.

Asya'dan Japonya, Güney Kore, Kuzey Kore ve Avustralya uzun yol yapacak takımlar...

Afrika'dan ise ev sahibi Güney Afrika'yla birlikte Dünya Kupası'na katılacak 5 takımdan ikisi belli: Gana ve Fildişi Sahilleri...

Biz gidemesekte Keita, Elano, Dos Santos, Kewell ve Holosko gibi tanıdık isimler -tabii takımlarının kadrolarında yer alırlarsa- Güney Afrika'da olacaklar...

**İlk maçların oynanacağı yere göre yazılmıştır.

Read more...

Galatasaraylı Bayanların Zor Sınavı

19 Ekim 2009 Pazartesi


Galatasaray Bayan Basketbol Takımı, yarın Moskova'da Spartak Moskova'yla tarihi bir maça çıkacak. Maçı tarihi yapan faktör ise bunun tarihte ilk kez düzenlenecek bir karşılaşma olması. Geçtiğimiz sezonun EuroCup şampiyonu Galatasaray ile EuroLeague şampiyonu Spartak Moskova, Süper Kupa finalinde karşı karşıya gelecekler. Yani Süper Kupa, Avrupa'nın en önemli iki kupasını kaldıran takımların karşılaşması olacak.

Spartak Moskova, Avrupa'da bayan basketbol deyince akla gelen ilk takımlardan biri. Rus ekibinin Avrupa'da kaldırdığı bir çok kupa var. En son da Fenerbahçe'nin düzenlediği hazırlık turnuvası Fenerium Cup'ta şampiyon oldular.

Türkiye'ye bayan basketbolda ilk Avrupa Kupası'nı getiren Galatasaray ise, bu sezon özellikle pota altına önemli takviyeler yaptı. WNBA patentli Belarus milli takımının uzunu Yelena Leuchenka ve Çek milli İvana Vecerova bu takviyelerden bazıları. Bir diğer yabancı transferi ise WNBA'den Amerikalı skorer Jia Perkins oldu. Geçtiğimiz sezondan Sophia Young'ı kadroda tutarken Galatasaray, taraftarın sevgililerinden Augustus'u kaybetti.

Maç öncesi Galatasaray'ın ana rotasyonunun iki milli oyun kurucusu Işıl Alben ve Tuğba Palazoğlu'nun sakatlıkları var. Bu durum Galatasaray'ın başını ağrıtabilir.

Maçın doğal favorisi ise, karşılaşmanın Moskova'da oynanacağını da göz önüne alırsak Spartak Moskova...

Maçı nereden izleyebileceğinizi de söyleyelim: Yarın 16.45'de GS Tv'de...

Read more...

New Jersey Nets

18 Ekim 2009 Pazar



Önceki gün, New Jersey Nets ile New York Knicks arasındaki hazırlık maçını izliyordum. Malum iki takım arasındaki maçlar "derbi" niteliğindedir. Özellikle iki kentin birbirine komşu olması nedeniyle... Muhtemelen bundandır ki, bir sezon öncesi maçı olmasına karşın tribünler doluydu.

New Jersey Nets, maça Brook Lopez, Yi Jianlian, Douglas-Roberts, Courtney Lee ve Rafer Alston beşiyle çıktı. İlk bakışta Alston dışında Nba'de 3 yıl üzerinde oynamış bir oyuncu olmadığını tespit etmek çok zor değil. New Jersey Nets son yıllarda takımı kademe kademe gençleştirme yoluna gitti. Ya da başka açıdan bakarsak, 2010'un büyük serbest oyuncu pazarına Salary Cap'ini (ücret tavanını) mümkün olduğunca minimize ederek girme yolunu seçti.

Maçı izlerken bir an gözümün önüne Nets'in eski günleri geldi.

Çok değil bundan 7 yıl önce Jason Kidd'in önderliğinde Kenyon Martin ve Richard Jefferson gibi oyuncularıyla üst üste iki yıl Nba finallerinde oynama başarısını göstermişlerdi. O dönem Nets'in oynadığı basketbol için, Phoenix'in Nash önderliğindeki ve Orlando'nun geçtiğimiz sezonki sistemlerinin "öncüsü" desek abartmış olmayız herhalde. Kidd'in müthiş organizatörlüğünde Kenyon Martin gibi hareketli bir uzun, Jefferson gibi atletik bir forvet ve Lucius Harris, Kerry Kittles gibi şutörlerle NBA'in en hızlı basketbol oynayan takımıydı, salonunun tavanında Drazen Petroviç ve Doctor J gibi isimlerin formalarının asılı olduğu New Jersey Nets.

2001-2002'de NBA finalinde Shaq ve Kobe'li Lakers'a 4-0'la, bir sezon sonra ise yine geldikleri finallerde bu kez Duncan'ın Spurs'üne 4-2'yle teslim olunca bir dönem kapanmış oldu Nets için. Nitekim o günden sonra da takım dağılma sürecine girdi.


Jefferson ve Martin'in yüklü kontratlarından biri feda edilecekti. Seçilen isim Kenyon Martin oldu. Bu hamlenin ise iki ters orantılı sonucu oldu Nets için: Kenyon'dan sonra bir türlü sisteme uygun bir uzun bulamadılar ve yıllar boyunca en eksik yönleri pota altı olarak anıldı. Başka hiçbir NBA takımında ilk beş çıkamayacak Jason Collins, Nets'in demir başlarındandı örneğin. Ancak Kenyon Martin'in Nets'ten ayrıldıktan sonra, gerek sakatlık gerek saha dışı problemleriyle anılan bir oyuncu haline gelmesi, Nets organizasyonun dizini dövmesini engelledi bir bakıma.


Martin'in ardından beklenen hamle pota altına değil, Jefferson'ın yanına geldi. Vince Carter problemler yaşamaya başladığı Toronto'dan, karşılığında neredeyse hiçbir şey verilmeden alındı. Bu hamlenin de iki tezat sonucu vardı yani: Hem bir transfer başarısıydı hem de yanlış pozisyona yapılan bir transferdi.

Bunun bizim adımıza güzel sonuçları oldu tabi ki. Hem Carter, Kidd'in yanında yeniden kendini buldu; hem de Jefferson'la birlikte bu üçlü, Nba Action Top 10'un müdavimi oldu. Sürekli güzel bir hareket vadediyorlardı yani...

Bu gün geldiğimiz noktada ise Jefferson Milwaukee'ye, Kidd Dallas'a, Carter ise bilindiği üzere bu yaz Orlando'ya takas edilerek eski güzel günler tamamen tarih sayfalarına gömüldü.


Geçtiğimiz günlerde takımı Rus milyarder Mikhail Prokhorov'un satın aldığı açıklandı.

Prokhorov'un bu sezon yapabileceği fazla bir hamle yok. Nitekim şu an ellerindeki tek önemli takas parçası Devin Harris... Onu şu aşamada göndermekse olasılık dışı.

Önümüzdeki yaz büyük fırtınaların kopacağı 2010 Serbest Oyuncu pazarında ise Nets'in elinde hem para, hem de ücret tavanında boşluk olacak. Bu kadroyla play-off hayal olsa da, genç oyuncularının göstereceği gelişim de bonusları olabilir.

Read more...

Türk Futbolundaki "Planlama" Tartışmaları Üzerine

15 Ekim 2009 Perşembe


Ermenistan'ı 2-0 yendik ve bir dönem böylece sona erdi. Türk futboluna büyük başarılar kazandırmış Fatih Terim, teknik direktörlük görevini bıraktı. Tüm teknik ekibe ben de kendi adıma teşekkür ediyorum. Ancak bu ayrılığın doğru zamanda gerçekleştiğini ve isabetli bir gelişme olduğunu düşünüyorum. Dünya Kupası'na katılamamak bizim için üzücü oldu belki; fakat bir o kadar da faydalı bir olay olabilir, eğer doğru adımlar atılırsa...

Maç sonrasında Ntv'de yayınlanan "%100 Futbol" programında Rıdvan Dilmen'i dinliyordum. Türkiye'nin bana göre 3-5 mantıklı konuşan yorumcusundan biri olan Rıdvan, kendine göre haklı nedenlerle teknik heyeti savunan açıklamalar yaptı: "İnsanlar sürekli federasyon çalışanlarının ve Milli Takım antrenörlerinin aldığı paralarla ilgileniyorlar, hangi şartlar altında nasıl çabalar gösterdiklerini bilmiyorlar. Gecelerini gündüzlerine katarak çalışıyorlar" dedi.

Öncelikle söylemeliyim ki, bu sığ tartışmaları bende oldukça "bayağı" buluyorum. Ancak mademki bu insanlar gecelerini gündüzüne katarak çalışmalarına karşın futbolumuz ileri gideceğine geriye gitti, bunu açıklamak için de bir sebep bulamıyorum. "Demek ki bu insanlar yeteneksizmiş" demek geliyor içimden.


Çok değil, bundan 3-4 sene önce Dünya Şampiyonası'nda yarı final, Avrupa Şampiyonası'nda ise final oynamış bir 17 yaş altı Milli Takımımız vardı. Hocası da, Türk futbolunda hala değerinin yeterli derecede anlaşılamamış olduğunu düşündüğüm Abdullah Avcı'ydı. Fakat ne hikmetse Abdullah Avcı bu başarılarının peşine en azından Ümit Milli Takımı haketmişken, federasyon adına çalışmayı bıraktı -ya da bıraktırıldı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde göreve başladıktan sonra neler yaptığı da ortada. Türkiye'nin uzun vadeli bir sistemi ve planlaması olan, kendi ölçülerinde en istikrarlı takımını yarattı.

Fatih Terim görev süresi boyunca "Milli Takımlar Baş Sorumlusu" adı altında çalışıyordu. Yani sadece A takım antrenörü değil, tüm Milli Takımların patronu konumundaydı zaten. Şimdi ise birdenbire Fatih Terim'in büyük projelerinin olduğu ortaya çıktı; ve Türk futbolu için mutlaka yeni görevler alması gerektiği söyleniyor. Bence Terim'in eğer böyle bir ideali varsa, görev aldığı son 4-5 yıl bunun için uygundu. Kimse bana "Adam zaten A Milli Takımın maçlarıyla, rakipleriyle ve medyayla boğuşuyordu; bir de bu işlere mi el atacaktı?" demesin. Çünkü Milli Takımla birlikte bir kulüp takımı da çalıştırabileceğini söyleyen kendisiydi. Demek ki bu işler için de vakti vardı.

Size isterseniz son Terim döneminde Ümit Milli Takımı çalıştıran antrenörleri sayayım: Reha Kapsal, Ümit Davala ve Hami Mandıralı... Bunlar ilk anda aklıma gelenler, belki unuttuğum biri bile olabilir.

Peki Ümit Milli Takımımız başta olmak üzere U (altyapı) takımlarımız ne yaptı son 4 yılda? Kocaman bir hiç... Daha geçen sene Avrupa Şampiyonası'na katılma yolunda Belarus gibi bizden 2-3 gömlek aşağıdaki bir takıma elendi Ümit Milli Takımımız. Şu sıralar düzenlenen 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nda ise Macaristan gibi, Avrupa Kupaları'nda kulüp takımları bizim takımlarımızla eşleştiğinde 4-5 farklı galibiyetler aldığımız bir ülke yarı final oynarken, biz turnuvaya katılamadık bile! Katılma hakkı yakalayan ülkeleri saysam, dudağınız uçuklar...


Rıdvan'ın savunduğu bir diğer konu, Türk futbolunun yönetiminde de Avrupa ülkelerindeki gibi futbolun içinden gelen isimlerin aktif rol alması gerektiğiydi. Bu konu hakkında Platini'den tutup İspanya ve Fransa Futbol Federasyonları'nın başkanlarına kadar uzanan örnekler verdi. Federasyon Başkanlığı hariç, sanki şu anda neredeyse bütün milli takımlarımızın teknik kadrolarındaki isimler eski futbolcu değilmiş gibi! Ya da şöyle söylemek daha doğru olur: Türk futbolunda artık önemli olan kimin hangi görevi yapması gerektiğinden çok, o göreve altından en iyi kalkabilecek adamın seçilmesidir. Bu kişinin futbolun içinden ya da dışından gelmesinin bence hiç bir önemi yok.

Şu an bizim yapmamız gereken en önemli işlerden biri, Abdullah Avcı gibi teknik adamların sayısını çoğaltmak ve bunların doğru yerlerde görevlendirilmesini sağlamaktır. Yoksa öyle her futbolu bırakan kariyerli oyuncuya hemen antrenörlük vermekle bir yere varamayız.

Milli takımlar düzeyinde futbolcu sayısı olarak hala 75 milyonluk nüfus için çok komik rakamlarda olsak da, bunun önündeki asıl sorunun işte bu "öğretici" problemleri olduğunu düşünüyorum. Çok basit bir örnek gibi gelebilir belki ama: Beden Eğitimi Öğretmeni olmak, birçoğumuz için bir idealite olmaktan öte, üniversite okumanın ıskarta şanslarından biri olarak görülmüyor mu sanki?

Read more...

Dünya Kupası Elemelerinde Son Maçlar

14 Ekim 2009 Çarşamba


2010 Dünya Kupası grup elemelerinde son maçlar bugün oynanacak. Grup liderlerinin direkt katılma hakkını kazanacağı Güney Afrika'ya, grup liderleri ise play-off maçları kanalıyla gitmeye çalışacak.

1. Grupta Danimarka grubu lider bitirmeyi garantilemişti. Portekiz'in durumu ise kritikti. Ancak son maçlarda aldıkları peşpeşe galibiyetlerle kendilerini 2. sıraya atmayı başardılar. Ronaldo'suz da olsa Malta'yı deplasmanda yenmeleri çok zor olmadığından, play-off oynama şansını yakalayacaklar gibi gözüküyor. Olası bir puan kaybındaysa, İbrahimoviçli İsveç Arnavutluk'u yendiği takdirde vizeyi alan taraf olacak.

2. Grupta İsviçre 20 puanla lider, Yunanistan bir puan gerisinde ikinci sırada... İsviçre-İsrail ile, Yunanistan Lüksemburg'la karşılaşacak. İsrail'in Hitzfeld'e çelmesi halinde bir diğer Alman Rehhagel play-off oynamadan Dünya Kupası'na katılabilir.

3. Grupta grubun favorisi çekler muhtemelen Dünya Kupası vizesi alamayacak. Lider Slovakya'nın 4 puan gerisindeler. 2. Slovenya ise son maçını güçsüz San Marino'yla oynayacak.

4. Grup ise, Almanya'nın liderliği Rusya'nınsa play-off'u garantilediği grup...

5. Grupta neler olup bittiğini zaten biliyoruz. Bizim grubumuz çünkü...

6. Grubun lideri İngiltere, Güney Afrika biletini çoktan garantilemişti. Ukrayna ve Hırvatistan'ın durumuna dünkü yazımda değinmiştim.

7. Grupta Sırbistan, Antiç yönetiminde önemli bir başarı kazanarak Dünya Kupası bileti aldı. Fransa ise Domenech'le (!) play-off oynayacak.

8. Grup işin bittiği bir diğer yer. İtalya Güney Afrika'ya, İrlanda Trapattoni yönetiminde play-off'a gidecek.

9. Grupta maçlar bitti. Elemelerin bu tek 5 takımlı grubunda Hollanda tüm maçlarını kazanarak Güney Afrika vizesi aldı. Norveç ise muhtemelen en kötü ikinci olarak play-off dahi oynayamayacak.

Dananın kuyruğunun kopacağı en kritik grup ise Güney Amerika'da. Maradona ezeli rakip Uruguay deplasmanında kaybetmemek zorunda. Yenilgi halinde ise Dünya Kupası'na gitmeyi garantileyen Şili'nin, evinde Ekvador'a kaybetmemesini dileyecekler. Güney Amerika'nın 10 takımlı tek eleme grubu var ve 4 takım direkt olarak, 5. ise play-off oynayarak Dünya Kupası'na katılmaya çalışıyor. Şu an Brezilya, Paraguay ve Şili'nin katılması garanti; Uruguay, Arjantin ve Ekvador ise son iki bilet için çekişiyor. Messi'yi izleyememe olasılığımız var yani Güney Afrika'da...

Read more...

İngilizlerin Hırvatlardan Büyük İntikamı

13 Ekim 2009 Salı


Bilindiği üzere tüm İngiltere'yi sarsan; İngiliz futbol tarihinin en hazin olaylarından birisi Euro 2008 grup elemeleri son maçında İngiltere'nin, Hırvatistan'a sahasında 3-2 kaybederek Avrupa Şampiyonası'na katılamamasıydı. Hırvatistan, şampiyonaya katılması garanti olmasına karşın, İngilizleri deplasmanda yenmiş ve Euro 2008 vizesini grubun bir diğer takımı Rusya'nın almasını sağlamıştı.

Dünya Kupası elemelerinde ise tarih tekerrür etmedi. İngiltere Hırvatistan'la yaptığı maçları bu kez 4-1 ve 5-1'lik ezici skorlarla kazanarak Hırvatları denize döktü. Zaten Capello'yla 8'de 8 yaparak Güney Afrika biletini işi uzatmadan aldılar.

Ancak Hırvatlardan hala yeterli hıncı alamadıklarını düşünüyor olsalar gerek; gruptaki son maçlarını Ukrayna'ya 1-0 kaybederek, Sheva'nın takımının Hırvatların bir puan önüne geçmesine sebebiyet verdiler. Yani şu an grubun son maçları öncesi Ukrayna, Hırvatistan'ın 1 puan önünde 2. sırada.

Grubun son maçları ise şöyle:

Andorra-Ukrayna ve Kazakistan-Hırvatistan...

Ukrayna güçsüz Andorra'yı bir sürpriz olup da(!) 1 farkla dahi yense, play-off oynama hakkı kazanacak, Hırvatistan da Dünya Kupası'nı bizim gibi televizyondan izleyecek.

Artık Hırvatlar İngilizlere bir daha bulaşma cesaretini gösterir mi; orası bilinmez...

Read more...

Milli Takımın Geleceğine Dair Senaryolar

12 Ekim 2009 Pazartesi


Fatih Terim beklendiği gibi istifa ettiğini açıkladı. Yalnız benim beklemediğim bu açıklamayı hemen Belçika mağlubiyetinin ardından yapmasıydı. Ermenistan maçının sonunda söyleseydi bunları, daha makul olurdu diye düşünüyorum. Çünkü Dünya Kupası'na gidemeyeceğimiz, daha Belçika maçı başlamadan zaten belliydi. Yani eğer Güney Afrika'ya gidemedik diye istifa ediyorsa Terim, bunu söylemesi için Belçika maçı öncesi ya da sonrası arasında bir fark yok.

Fatih Terim'i kararından döndürmek için Mahmut Özgener'in devreye gireceğini düşünüyordum. En azından "kararından döndürmeye çalışacağını" hesaplamıştım. Ancak aralarında kopukluklar oluşmaya başladığını federasyon başkanının şu cümlesinden anlayabiliriz: "Terim'in istifasını televizyondan öğrendim"...

Bundan sonrası için, Fatih Terim'in federasyon içinde başka bir görev alabileceği konuşuluyor. Fakat bunun gerçekleşme olasılığı, hem Terim'in her fırsatta açıkladığı "bir kulüp takımı çalıştırma isteği" açısından; hem de yerine gelecek teknik adamın, onun futbola karışmasına ne denli göz yumacağı düşünüldüğünde çok zor. Peki Fatih Terim saha içine etki edemeyeceği bir görevi kabul eder mi? Bu konu, işi çok daha zor bir hale sokuyor.

Milli takımın başına Terim'den sonra kimin geçeceğini konuşmak için henüz erken bence. Çünkü Ermenistan maçının ardından, bizi yakın tarihte başka bir maç beklemiyor. Bu yüzden federasyonun önünde, iyi düşünülüp taşınılmasını gerektiren en azından 1 aylık bir süre var.

Bülent Uygun ve Ertuğrul Sağlam şu an için yerli bazında en büyük adaylar. Mustafa Denizli'nin de adı geçiyor. Ayrıca eminim gazeteler şu an bile, "boştaki ünlü yabancı teknik direktörler" başlıklı bir çok araştırma yapıyordur.


Bülent Uygun'un seveni de çok sevmeyeni de... Fakat bundan önce tıpkı onun şartlarında, yani hemen hemen aynı başarıları elde ettikten sonra göreve gelen Ersun Yanal'a, basının nasıl bir sabırsızlık gösterdiğini de unutmamak lazım. Ancak Ersun hocayı Uygun'dan ayıran bir nokta vardı: Avrupa Kupaları'nda, yani uluslararası arenada daha başarılı işler çıkarmıştı. Ayrıca Ersun Yanal'ın bir sistem antrenörü olduğu, Bülent Uygun'un da daha çok motivasyon ağırlıklı bir koçluk sergilediği ortada. Bu motivasyon-sistem çatışmasına da bir ara değineceğim.


Ertuğrul Sağlam için de basın bazında benzer sıkıntıların yaşanabileceğini öngörebiliriz. Zaten Beşiktaş'tan ayrılmasında da benzer yaygaralar etken değil miydi? Şimdi aynı medya onu bir numaralı Milli Takım antrenör adayı olarak gösteriyor.

Başka bir açıdan da bakarsak işe Sağlam'ın Bursa'yı, Bursa'nın da onu sezon bitmeden bırakmak isteyeceğini sanmıyorum. Üstelik lige de iyi bir başlangıç yapmışken... Bunun Sağlam'ın kariyeri açısından bir risk olacağını düşünüyorum.

Hislerim Milli Takım'ın yeni hocasının "yabancı" olacağını söylüyor. Ancak yeni hocayla gelecek olan yeni yapılanma sürecinin, sadece A takımla sınırlandırılmaması lazım. Nitekim şu sıralar Mısır'da düzenlenen Fifa 20 yaş altı Dünya Kupası'nda Birleşik Arap Emirlikleri ile Kosta Rika çeyrek final oynarken biz yokuz(!)...

Read more...

Alonso Ferrarili Olunca...

11 Ekim 2009 Pazar


Dünya Şampiyonu İspanyol pilot Fernando Alonso'nun, önümüzdeki sezondan itibaren Ferrari için yarışacağı açıklanınca, kendi çapımda bir tifosi olarak aklıma Alonso'nun Renault'dayken (ilk Renault dönemi) Michael Schumacher hakkında söyledikleri geldi. Bu arada Alonso'dan fazla hazzetmem. Kimi Raikkonen'in ayrılacak olması da beni üzdü ayrıca. Üstelik bunun Alonso yüzünden kaynaklanması, darbenin şiddetini arttırdı benim için.

Alonso, yanlış hatırlamıyorsam Schumi için: "O Formula 1 tarihinin bana göre en anti-centilmen sürücüsü" tarzı bir cümle kullanmıştı. Hani şu özellikle benim kuşağımın Formula 1'i sevmesinin en önemli sebebi olan Schumi için! Nitekim o bıraktıktan sonra da yarışları sadece rastladıkça izler oldum.

Fernando Alonso, o gün bu cümleyi kurarken, muhtemelen bir gün Schumi'nin takım yönetiminde yer aldığı bir Ferrari'de yarışacağını hiç düşünmemişti. Hatta geçtiğimiz dönemde Massa'nın şanssız sakatlığı sonrası, Schumi'nin tekrar pistlere dönmesi gündeme gelmiş; fakat biraz boynundaki ağrılar, biraz da FIA'nın beni her geçen gün Formula 1'den biraz daha soğutan saçma sapan kuralları yüzünden bu olay gerçekleşmemişti.

Acaba seneye ikisinin birlikte yarışma durumu meydana gelecek mi?

Read more...

Bize Yazık Mı Oldu?

10 Ekim 2009 Cumartesi


2010'da Güney Afrika'da olamayacağız. Çünkü Bosna-Hersek, Estonya'yı deplasmanda 2-0 yendi. Hani şu bizim 0-0 berabere kaldığımız Estonya'yı...

Ya da bunun böyle olacağı uzun süredir belliydi. Çünkü son 2 yılda, fazla göze çarpmasa da bazı önemli kırılma anları yaşadık Milli takımımız adına...

Euro 2008'de yarı finalde Almanya'ya 3 pozisyon verip 3-2 yenildiğimiz maç bizim için bir milat olabilirdi. Dikkat ederseniz kazandığımız 3.'lük demedim!

Özellikle o maçın; ve turnuvada geriden gelip kazandığımız kalbe zarar galibiyetlerin bize gösterdiği, hücum ettiğimiz takdirde sonuca gittiğimizdi. Çünkü futbol tarihimiz boyunca dünya çapında stoperler değil, dünya çapında hücum oyuncuları yetiştirmiştik. Top bizim sahamızda kaldığı her dakika, savunma oyuncularımızın ayaklarının birbirine dolaşma riski vardı, ve hala da var.

Buradan deli gibi, şuursuzca hücum etmemiz gerektiği sonucu çıkmasın. Yapmamız gereken yalnızca savunmamızı mümkün olduğunca ileride kurmak ve bu sayede hem önemli yaratıcı ayaklarımızı en etkili oldukları yerde, yani karşı kale önünde, mümkün olan en uzun süre bulundurmak; hem de topu kalemizden elimizden geldiğince uzakta tutmaktı.

Bu konu üzerine verebileceğimiz en anlamlı örnek (ve ikinci kırılma noktası olarak adlandırdığım) 1-1 berabere biten ve Dünya Kupası'na katılma şansımızı %10'lara indiren deplasmandaki Bosna-Hersek maçıydı. Maçın ilk 10 dakikasında sürekli rakip kaleyi zorlamış ve 1-0 öne geçmekle kalmayıp iki de net pozisyon bulmuştuk. Sonrası ise malum: 2-0 öne geçebilecekken Fatih Terim'in kenardan gelen işareti üzerine oyunu tutmaya kalkmış ve işi elimize yüzümüze bulaştırmıştık. 1-1 biten maçın ardından söylenen: "2. yarıda çok pozisyon kaçırdık" ve "Hakem, Terim'i attı ondan böyle oldu" lafları bence çok romantikti. Çünkü bunların ikisi de ilk kez başımıza gelmiyordu. Tam olarak bu şekilde gerçekleşmemiş olsa da...

Bana göre bir diğer kırılma noktası, giriş paragrafında hafifçe dokundurduğum 0-0'lık Estonya maçıydı. Çok değil, bundan 2 yıl önce Euro 2008 vizesi alırken, Malta ve Moldova gibi takımlara da puanlar kaybetmiştik hatırlarsanız. Yani kolay puan kaybetme hastalığımıza bir çözüm bulamamış, ya da bunları sadece "tesadüf" olarak görmüştük. Belki de ders almamıza gerek yoktu. Çünkü biz ders verendik!

Bir Dünya Kupası'na daha katılamıyoruz, tabii ki çok üzgünüz. Ancak sağda solda duyduğum "Yazık oldu" serzenişlerine hiç ama hiç katılmıyorum. Bize yazık olsaydı, şu an lider İspanya'nın 15 puan gerisinde olmazdık...

Read more...

NBA'in Dünya'ya Açılması




20 yıldan fazla süredir NBA'in başkanı olan David Stern'ün, her ne kadar eleştirilen yönleri olsa da başardığı çok önemli bir gerçek var: NBA'in dünyaya açılması... Yani NBA'in yalnızca A.B.D topraklarında sevilen, takip edilen bir organizasyon olarak sınırlandırılmaması ve biraz da pragmatist bakarsak ekonomik çarkının A.B.D sınırları dışında da dişlilere sahip olması...

Bundan 20 yıl önce NBA'de oynayan Avrupalı bir oyuncuyu mumla ararken, bugün geldiğimiz noktada Polonya'dan, İsviçre'ye; Slovenya'dan İngiltere'ye birçok Avrupa pasaportlu basketbolcu forma giyer oldu NBA'de. Öyleki bizim de şu an biri All-Star olmuş, biri NBA Finallerini görmüş, biri de muhtemelen o noktalara gelebilecek üç oyuncumuz var.

Özellikle, en çok satılan basketbol oyunu NBA Live serisinin yapımcısı olan ve doğal olarak NBA'in, video-oyunları sektöründeki en önemli tanıtıcısı konumundaki EA Sports sponsorluğunda son 4 senedir düzenlenen NBA Europe Live Tour, bu açılımın en önemli ayağı konumunda. NBA takımlarının, Avrupa takımlarıyla ya da kendi aralarında Avrupa topraklarında maç yapması bu organizasyonun ana amacı. Ülkemizde de bundan 2 sene önce Efes Pilsen ile Minnesota bir maç yapmıştı.

Tabii açılım bununla da sınırlı değil. Örneğin sezon öncesi, Çin'de ve Tayvan'da da bu kapsamda maçlar oynanıyor. "Basketball Without Borders" (Basketbol Sınır Tanımaz) isimli bir de yardım organizasyonu var NBA'in. Çeşitli Afrika ülkelerinde, Güney Amerika'da bizzat NBA oyuncuları tarafından yardıma muhtaç çocuklara basketbol eğitimi veriliyor, NBA oyuncuları sosyal yardım projelerinde görevlendiriliyor vs...

İşte tüm bu çalışmaların lideri konumundaki David Stern son projesini, NBA'in normal sezondaki bazı maçlarının Avrupa'da oynanması olarak açıkladı. Bunun içinde 2012 Olimpiyatları'nın ev sahibi Londra'yı belirledi. Nitekim geçtiğimiz günlerde Londra'da Utah ve Chicago bir hazırlık maçı oynamıştı.

Tüm bu gelişmelerin basamaklarını oluşturduğu ana hedefse, NBA'e Avrupa'dan da takımların katılması. Yani NBA'in bir Kuzey Amerika (Bilindiği üzere halen Toronto ve yakın zamana kadar da Vancouver, Kanada takımı olarak ligin içindeydi) ligi olmaktan çıkıp zamanla global bir lig halini alması.

Yalnız kafamı kurcalayan bir done var: Utah Jazz ve Chicago Bulls arasında oynanan maçta, son 4 dk. kala tribünler Meksika dalgalanmasıyla meşguldü. Üstelik parkede çekişme hakimken. Sanırım Londra ve İngilizlere basketbol konusunda bir brifing verilse iyi olacak.

Not: Tepedeki fotoğraf, Madrid'de Utah Jazz ve Real Madrid arasında oynanacak maç öncesi düzenlenen, Utah'lı Deron Williams ve Real Madrid'in A.B.D'li oyuncusu Louis Bullock'un katıldığı basın toplantısından. Olayı özetlercesine...

Read more...

Ersan İlyasova'nın NBA Günleri

9 Ekim 2009 Cuma


Ersan, son Avrupa Şampiyonası'nda Milli takımımızın en önemli parçasıydı. Hido'dan çeşitli nedenlerle tam performans alamadığımız turnuvada, bireysel olarak şampiyonaya damga vuran isimlerden biriydi. (Detaylı istatistikler için buraya tıklayabilirsiniz)

Barcelona'da geçirdiği iki başarılı sezonun ardından, ilk maçına 19 yaşında çıktığı NBA'e yine Milwaukee Bucks formasıyla geri döndü. Ülker altyapısının ürünü olan ve gelecek 10 yılımızın muhtemelen en önemli basketbol figürü olacak Ersan'ın; ilk olarak NBA'de kalıcı olabilmesi gerekiyor tabii ki.

NBA'de kalıcı bir basketbolcu olabilmenizi, yalnızca yetenekleriniz belirlemiyor ne yazık ki. Fiziksel ve mental yönlerinizin de güçlü olması gerekli. Yoksa bir sezonda -play-off'lar hariç- 82 maç oynayamazsınız.

Draftta ilk sıralardan seçilmeniz de, eğer bir LeBron ya da Kobe potansiyeli taşımıyorsanız fazla anlam ifade etmiyor. Örneğin 2002 yılında Yao Ming'in ardından 2. sırada seçilen gard Jay Williams'ın adını muhtemelen hiç duymadınız. Aynı yıl 35. sıradan seçilen Carlos Boozer ise -profesyonelliği tartışılsada- All-Star olmayı başaran önemli bir basketbolcu oldu. Üstelik iki oyuncu da NCAA'de Duke'ten takım arkadaşıydı.

Gelelim esas adamımıza... Ersan, Milwaukee'nin sezon öncesi yaptığı son iki hazırlık maçında da ilk beşte sahaya çıktı. 2005 yılında 35. sırada seçilen Ersan'ın bu kez formayı kapabilmesi için önü daha açık. Çünkü hem 3 hemde 4 numarada oynayabilme özellikleri sayesinde diğer oyunculardan (Hakim Warrick, Joe Alexandre vs.) ayrılıyor. Ayrıca gerek uluslararası tecrübesi, gerekse skor potansiyeli bu oyunculardan çok daha fazla.

Milwaukee'nin Detroit'e 113-104 yenildiği karşılaşmada 23 dakikada 14 sayı üretti Ersan. Fakat bu kez bizim zaten bildiğimiz potansiyelini NBA'e de göstermek istiyorsa, savunma yönünü de öne çıkarmak zorunda. Nitekim yeni koçu Scott Skiles tam bir müdafaa delisi. Chicago'dan kovulma nedeni biraz da, skorer yönü yüksek o genç takımı frenlemesiydi zira.

Read more...

Mustafa Denizli ve "Şans" Faktörü


Beşiktaş'ın bu sezona yaptığı kötü başlangıç, doğal olarak eleştirileri beraberinde getirdi. Türk futbolunda hiç eleştirilmemenin, eleştiri almaktan çok daha "olasılıksız" olduğu bir gerçek sonuçta. Bunu Barcelona'yı kupaya boğmuş bir teknik adam olmanız ve Galatasaray'a tarihinin en iyi lig başlangıcını yaşatmanız bile engelleyemiyor. (bkz: Frank Rijkaard)

Geçtiğimiz sezonun kupa ve lig şampiyonu Beşiktaş'ın da, eleştiri almasına neden olan bir çok problemi var kuşkusuz. Transfer politikalarından (tabi böyle bir politika varsa) yöneticilere kadar... Benim değinmek istediğim bölüm ise, tüm bu kaos ortamı içinde en az suçlanan isim olan Mustafa Denizli hakkında...

Mustafa Denizli son açıklamasında: "Geçtiğimiz sezon şanstan bahsedenler, bu sezonki şanssızlıktan hiç söz etmiyor" tarzı bir cümle kullandı. Bilindiği üzere şans, Mustafa Denizli'nin üzerine yapışmış bir damga. O da doğal olarak başarılarının bu şekilde gölgelenmeye çalışılmasından rahatsız ve her fırsatta bunu dile getiriyor.

Önce ilk önermemizi kuralım; ve diyelim ki: "Mustafa Denizli şanslı bir teknik direktördür."

Bunu kanıtlamak için çok eskiye gitmeden, geçen sezonu ele alalım: Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray'ın antrenör sorunları başta olmak üzere, bir çok olumsuzluk nedeniyle erken koptuğu yarış sonunda Sivasspor'un önünde ipi göğüslemişti. Sivasspor son birkaç haftaya kadar liderdi. Beşiktaş'ın şampiyon olması için Sivasspor'un puan kaybetmesi şarttı. Nitekim Sivasspor evinde çok başarılı bir takım olmasına karşın, kağıt üstünde iki kolay maçı kaybediyor ve şampiyonluğu Beşiktaş'a kaptırıyordu. Bunda Sivasspor'un gerek mental, gerek tecrübe, gerekse kadro kalitesi olarak Beşiktaş'ın gerisinde olmasının da etkisi büyüktü tabi ki...

Burada "şans" diyebileceğimiz iki nokta var yani: 10 sezonun 8'inde şampiyonluğu kazanan iki takım Fenerbahçe ve Galatasaray, ilk ikiye bile giremiyordu. Bu olasılığın gerçekleşme ihtimali %20 olduğundan, Beşiktaş'a şanslı demek mümkün. 2. nokta ise evinde çok zor puan kaybeden bir takım olan Sivasspor'un, üstüste 2 maç -üstelik 4 büyükler dışındaki takımlara- kaybetmesi... Bu ihtimali de olasılık hesabına vurursak, % 20'dan yukarı çıkmaz herhalde.

Gelelim ikinci önermeye: "Mustafa Denizli bu sezon şanssız."

Mustafa Denizli aslında bu sezon, eğer ortada bir şanssızlık varsa, bunu birazda kendisi yarattı. Sezon öncesi kararsızdı, hatta şampiyon takımın teknik direktörü olmasına rağmen görevi bırakma durumu bile vardı. Yönetime, en kötü yabancı oyuncusunun Şampiyonlar Ligi de göz önüne alınarak Ernst olması gerektiğini söyledi. Yani şampiyonluğun en önemli mimarlarından biri olan Ernst!

Bu istekleri ise gerçekleşmedi, Beşiktaş geçtiğimiz sezonun kadro olarak üstüne koyamadı. 8 milyon euro'ya gerekirse iki tane daha Ernst kalitesinde futbolcu alabilecekken, Yusuf ve Delgado'nun olduğu takıma Tabata'yı transfer etti. Üstüne üstlük Fenerbahçe ve Galatasaray, zaten geçen sezon da Beşiktaş'la hemen hemen eşdeğer olan kadrolarını 2 kat güçlendirmişken. Ve tabi ki teknik ekiplerini de...


"Futbol iyi futbolcularla oynanır"

"Futbol basit bir oyundur. Atak yaparken geniş alana yayılacaksın, savunmaya geçince alanı daraltacaksın."

"Futbolda şansın rolü ancak %20'lerdedir"

Belki de Beşiktaş'ın bu sezonki durumunu ve geçen sezonki başarılarını en iyi karşılaştıran sözler, son günlerde yeniden trend yakalayan ve hiç eskimeyecek olan bu futbol cümleleridir.

Read more...

NBA Europe Live Tour Başlıyor...

6 Ekim 2009 Salı


2006'dan bu yana EA Sports'un sponsorluğunda gerçekleştirilen NBA Europe Live Tour'un 4.sü bugün Londra'da başlıyor.

NBA takımlarının Euroleague takımlarıyla maç yapması ana amaç olsada, Avrupa topraklarında iki NBA takımının karşılaşması da NBA'in dışa açılması ve reklamı açısından büyük önem taşıyor. İşte bu akşam Londra'da karşılaşacak iki takımda NBA'den: Chicago Bulls ve Mehmet Okur'un takımı Utah Jazz...

Olayın NBA yönetimi açısından önemi "tanıtım" olabilir belki; fakat takımların, zorlu NBA sezonuna hazır girebilmeleri için kendilerini test edebilecekleri en önemli durak burası. NBA'in düzenlediği bir başka hazırlık turnuvası NBA Yaz Ligi, gerek zamanlaması yüzünden (örneğin bir çok önemli uluslararası oyuncu Avrupa Şampiyonası veya benzeri milli turnuvalarda oluyor) gerekse daha çok çaylak oyuncuların ve takımlardan kontrat kapmaya çalışan D-League (NBA'in bir alt ligi) oyuncularının denendiği bir organizasyon olduğundan yeterli etkiyi gösteremiyor.

Utah, bu sene Paul Millsap ve Boozer'ı kadroda tuttu. Memo'nun sezon sonu bitecek kontratını da 2 yıl daha uzattılar. Son 5 yıldaki kemikleşmiş kadrolarını korudular yani...

Chicago ise şutör Ben Gordon'ı Detroit'e kaptırsa da, NCAA'de Wake Forest'le başarılı bir sezon geçiren James Johnson'ı draft sonrası kadrosuna kattı. James Johnson'un yeni bir T-Mac ya da en azından Kevin Durant olabileceği konuşuluyor.

NBA sezonu öncesi son durak Europe Live Tour 2009'da, bakalım nasıl sinyaller alacağız?

Read more...

İLETİŞİM

mussano90@hotmail.com


KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP