Nets Sonunda Başardı!

30 Kasım 2009 Pazartesi


Başlıktan yanlış bir anlam çıkartılmasın. New Jersey Nets, ligin başlangıcından bu yana sürdürdüğü mağlubiyet serisini sonlandırmadı. Başardıkları şey 16 maç sonra galibiyetle tanışmaları değil, NBA tarihindeki en kötü başlangıç rekorunu egale etmeleri!

Nitekim 16. mağlubiyetin ardından da koç Lawrance Frank'le yollar ayrılmıştı.

New Jersey dün gece deplasmanda Lakers'a da mağlup olarak, sezonun başladığı günden bu yana peş peşe 17. mağlubiyetini aldı. Aslında 3 gün önce oynadıkları Sacramento maçı, Miami Heat'in 89 ve Los Angeles Clippers'ın 99 yıllarında elde ettikleri 17 maçlık rekora ortak olmamaları için son uygun fırsattı. Bunu da başaramayınca Lakers onları bu kötü rekorun 3. ortağı yaptı.

Nets'in bir sonraki maçı Nowitzki'li Dallas'a karşı. Jason Kidd eski günlerin hatırına Nets'e bir kıyak geçer mi bilinmez; ancak sezona sakat girip yeni yeni toparlanan Nets'in kadrodaki tek All-Star'ı gard Devin Harris için, hem eski takımı Dallas'a mesaj yollamak hem de boşuna All-Star seçilmediğini kanıtlamak için daha uygun bir fırsat olamaz. Yoksa bu korkunç rekorun tek başına sahibi olacaklar.

Sezon başı detaylı bir New Jersey Nets yazısı yazarken ligin onlar için toz pembe geçmeyeceğini biliyordum; ancak bu kadarını tahmin edememiştim.

Read more...

Yukarıda Fetret, Aşağıda Yükselme Devri

29 Kasım 2009 Pazar


Ligin hali 14. hafta itibariyle duman oldu. Sezon başındaki form grafikleri dikkate alındığında, ligi forse ederler gözüyle bakılan iki ezeli rakip Fenerbahçe ve Galatasaray ironik bir biçimde son iki haftada birlikte puan kaybedince, puan tablosunda onları takip eden takımlarla aralarındaki farklar kapandı. Hatta Galatasaray, bu hafta mağlup olduğu Bursaspor'a averajla geçildi. Eğer Beşiktaş Sivasspor'u yenerse, ligin 5. haftasında 3-0 mağlup ederek ligde yediği 6 golün yarısının sorumlusu oldukları bir diğer ezeli rakip Beşiktaş'a da geçilecekler. Beşiktaş'ın ilk 6 hafta itibariyle "ligi 3. bitirirlerse iyi" halinden de şaşırtıcı biçimde eser kalmadı.

Zirvedeki Fenerbahçe-Galatasaray çekişmesi, bu takımların taraftarlarının arkadaş ortamlarındaki muzip tartışmaları halini almışken, yani "sen puan kaybedersin de, ben puan kaybedemez miyim?" modunda sürerken, alttan gelen takımların performansına da parantez açmakta fayda var.

Beşiktaş ilk paragrafta da değindiğimiz üzere, sezon başında sürekli puan kaybeden, daha da önemlisi hangi oyuncunun nerede, hangi pozisyonda oynadığının belli olmadığı, oldukça kötü bir görüntü çiziyordu. Zaten yönetimle taraftarın arası açıkken, bir de sahadaki karman çorman durum sorunların boyutunu iyice arttırmıştı. Beşiktaş'ın, daha doğrusu Mustafa Denizli'nin bu dönemde başardığı en elle tutulur iş, oyunun savunma yönünün başarılı işlemesiydi. Beşiktaş gol atamasa da en azından yemeyerek kendini zirveden fazla uzaklaştırmadı. Akabinde Mustafa Denizli'nin hucümda yavaş yavaş doğru tercihleri bulup, en azından bu takımın 1. santrforunun Bobo olduğunu kavramasıyla da peş peşe 6 maç kazanıldı. Beşiktaş hala keyif veren bir futbol oynamıyor. Fakat en azından sonunda maç kazanmaya başladılar. Bunun yanısıra zirvedeki ikilinin duraklaması da doğal olarak işlerine yaradı. Ertuğrul Sağlam, ligin tartışmasız en başarılı 2-3 teknik adamından biri. Ligde istikrarlı bir başarı grafiği var. Kayseri, Beşiktaş ve şimdi de Bursa'da bu başarısının karşılığını alıyor. Bursaspor da, daha önceki klasik Sağlam takımları gibi çok dengeli ve pozitif oynamaya çalışan bir takım. Ergiç, Batalla, Turgay ve Zapotocny gibi transferlerin takıma uyum sağlamaya çalıştığı ilk haftalarda doğal olarak puanlar kaybetmişlerdi. Fakat zaman geçtikçe başarılı sonuçlar almaya başladılar. "Başarı için bize biraz zaman lazım" geyiğinin tutarlı işlediği ender takımlardan birisi oldular kısacası. Zaman çok fazla uzamadı...

Kayserispor, Tolunay Kafkas takımı devraldığından bu yana savunma yönünde başarılı; fakat hücumda üretkenlik sıkıntısı çeken bir takımdı. Zaten gol yollarında sıkıntılı bir takım olarak, Gökhan Ünal'ı da kaybettikten sonra geçtiğimiz sezonu "Football Manager" tarzı oyunlar dışında başarılı olamamış Aghahowa'ya bel bağlayarak geçirdiler. Bu sezon ise yine "Football Manager" oynayanların yakından tanıdığı bir ismi, Makukula'yı transfer ettiler. Makukula şu ana kadar gol anlamında Aghahowa'dan çok daha istikrarlı bir görüntü çizdi. Aghahowa'nın aksine Fenerbahçe maçında hat-trick yapıp diğer maçlarda susacağına, diğer maçlarda gol atıp Fenerbahçe maçını boş geçerek Kayserispor'un ligdeki başarısına çok daha büyük katkılar yaptı.

Bu arada Yılmaz Vural'a da değinmeden olmaz. Kasımpaşa'nın Fenerbahçe karşısındaki mükemmel futbolunu gördükten sonra, bir an yıllardır kendisinin veryansın edip durduğu gibi: "Bir de Fenerbahçe'yi verseler Yılmaz Vural'a" diye düşünmeden duramadım. Kasımpaşa da böylece sezon başındaki "küme düşmenin 1 numaralı adayı" görüntüsünden sıyrılıp, rahat bir nefes almış oldu.

Bir kez daha sezon başındaki önyargıların kırılması, ligin heyecanı açısından çok iyi oldu. Fakat "Tepedeki iki takımın puan tablosundaki düşüşlerinde alttaki takımların futbollarını geliştirmesi mi etken oldu, yoksa kendi futbollarının gerilemesi mi?" diye sorulacak olursa, bunun cevabı şüphesiz bu sebeplerden sadece tek birine bağlanamaz...

Read more...

Büyük Adam Sissoko

27 Kasım 2009 Cuma

Mohamed Sissoko, Valencia günlerinden bu yana takip ettiğim, benim için yeri özel olan oyunculardan biridir. Rafa Benitez, onu Valencia'da 19 yaşındayken oynatmaya başladıktan sonra beraberinde Liverpool'a götürmüştü. Fakat tam patlama yapacağını beklerken, Benitez ondan vazgeçti. Burada önemli olan Sissoko'nun kariyeri için çok önemli bir basamakta Juventus tarafından transfer edilmesiydi. Eğer hedef ve imkan bakımından daha küçük bir kulübe gitseydi, bir daha önemli takımlara dönemeyip eriyen yetenekler kervanına katılabilirdi.


İşte maçlarda sahada basmadık yer bırakmayan bu özel orta saha oyuncusu, büyüklüğünü saha dışında da gösterdi. Juventus taraftarlarının -geçtiğimiz sezon Inter'le oynanan maçtan bu yana- sürekli ırkçı tezahüratlarına maruz kalan meslektaşı Inter'li Mario Balotelli'ye sahip çıktı. Kendi taraftarlarını karşısına almak pahasına: "Bu olayın önüne geçilmesi için gerekirse kulübüm Juventus'a da ceza verilmeli" dedi.

Irkçılığın dünya futbolunda ne kadar önemli bir sorun olduğu ortada ve bunun önüne geçilmek isteniyorsa Sissoko gibi adamlara çok ihtiyaç var.

Read more...

Old Trafford'daki Benzerlikler

26 Kasım 2009 Perşembe


Beşiktaş, yedek takımla da çıkmış olsa, gruptan çıkmayı garantilemiş de olsa, sahadaki kadrosu ilkokulda okumayı henüz sökemeyenlerle, öğretmen tarafından onlara hecelemeyi öğretmekle görevlendirilen kendini kanıtlamış öğrencilerin aynı sıralarda oturtulmuş haline benzese de, Manchester United'ı Old Trafford'da yenmeyi başardı dün gece. Bu nereden bakılırsa bakılsın sadece 2 sezon önce, yine İngiltere'de (üstelik Manchester yakınlarında!) 8-0 mağlup olmuş bir takım için çok büyük bir başarı.

Bu galibiyete saygılarımızı sunmakla birlikte, hepimizin bu maç sonrası yeniden andığı Fenerbahçe'nin Old Trafford zaferiyle arada büyük benzerlikler olduğu da bir gerçek. İlk anda aklıma düşenleri sıralamak istedim:

*** Fenerbahçe, Manchester United'ı Old Trafford'da 40 yıl sonra yenebilen ilk takımdı. Beşiktaş ise o kadar uzun bir seriyi sona erdirmese de, 5 yıl sonra Sir'ü üzen ilk takım oldu.

*** 1996'daki Fenerbahçe galibiyeti de yine 1-0'lık sonuçlaydı ve golü yine Tello gibi yabancı bir oyuncu (Elvir Boliç) atmıştı.

*** İki gol de ceza sahası dışından yapılan vuruşlarla geldi. Ayrıca iki top da enteresan bir biçimde rakip oyuncuya çarparak ağlarla buluştu. Üstelik bu çarpmalar topun hızını kesmeyen, aksine kalecinin çıkarmasının daha zor olduğu yerlere gitmesini sağlayacak şiddette oldular.

*** İki takımımız da iyi savunma yaparak, gerekirse 10 kişiyi kendi ceza yayına dizerek, neredeyse rakip ceza sahasına girmeden galibiyetler aldılar.

*** İki galibiyette de kırmızı şeytanların yedek kulübesinde Sir duruyordu ve yine her zamanki gibi sakız çiğniyordu... (Bu da Ferguson'a selamımız olsun!)

Read more...

Liverpool'u Benitez'e Sorun!

25 Kasım 2009 Çarşamba


Liverpool, İstanbul'daki unutulmaz Şampiyonlar Ligi finalinde Milan'ın elinden kupayı aldığı tarihten ışık yılı uzakta şu anda. Dünkü sonuçların ardından Şampiyonlar Ligi'nde gruptan çıkamamaları garantilendi. Bunun bir numaralı sorumlusuysa kulübü satın alan "futboldan anlamaz" Amerikalılardan ziyade teknik direktör Rafa Benitez...

Amerikalılar kulübü satın aldığından bu yana, ekonomik anlamda bir sorun yaşamadı Liverpool; fakat yapılanma anlamında yaşadı. Gerçi Amerikalıların futboldan anlamadığı sonucuna, Benitez Aquillani'ye 25 milyon euro sayarken: "Dur kardeşim n'apıyosun!" dememeleri üzerinden varabiliriz. Aquilani'ye, Roma'da oynarken bile düzenli 11 oyuncusu değilken -üstelik yaşadığı sakatlıklar da cabası- Xabi Alonso'dan boşalan yerin ağır sorumluluğu verildi. İlk maçına daha 1 ay önce çıkabilmiş olsa da!

Robbie Keane yarım sezon için (geldiği sezonun devre arasında gönderildi) 10 milyon sterlinin üzerinde bir paraya alındı! Peter Crouch bir sene boyunca gol atamamasına karşın inatla oynatıldı, gol atmaya başlayınca gönderildi! Craig Bellamy, hiçbir açıdan Liverpool'da oynayabilecek bir oyuncu değildi. Keza Liverpool limanında ikamet eden İspanyol kolonisinin zaman içinde gelip giden üyeleri de öyle: Josemi, Arbeloa, Luis Garcia, Riera ilk anda aklıma gelenler...

Gerard'ın veliahtı olarak lanse edilen genç Brezilyalı Lucas da tam bir balon bana sorarsanız...

Liverpool'a Benitez döneminde gelip-giden oyunculara bakarsak bu rakam 50'nin üzerindedir. Bu dönemde Gerrard ve Carragher dışında ise düzenli olarak ilk 11'de oynamış oyuncu yok!

Benitez'in, Türkiye'deki gibi: "Yönetim benden habersiz transfer yaptı" deme şansı da yok. Çünkü İngiltere'de menajerlik sistemi var.

Kısacası Benitez, Liverpool'u Şampiyonlar Ligi'nde 3 sezonda 2 kez finale taşırken ne kadar başarılı stratejiler izlediyse, akabindeki çöküş sürecinde de o kadar yanlış politikalar yürüttü.

Read more...

Galatasaray'ın Zor Günleri

20 Kasım 2009 Cuma


Galatasaray son günlerde birçok meseleyle uğraşıyor. İlk olarak ciddi itibar kaybına yol açan ve dillere sakız olan Cemal Nalga olayı ve bununla bağlantılı olarak asbaşkan Yiğit Şardan'ın istifası; Arda Turan'ın domuz gribine yakalanması ve domuz gribinin etkilerinin yalnızca Arda'yla sınırlı kalmayıp altyapıları da vurması, kulüp içindeki alarm seviyesinin kırmızıya yükselmesine neden oldu.

Cemal Nalga'yı sona bırakarak, (işin karmaşıklığını da düşünürsek) önce diğer olaylar hakkında iki kelime etmekte yarar var.

Arda'nın domuz gribine yakalanması ve bu sebeple haftasonu oynanacak Manisaspor maçında forma giyemeyecek olması kısa vadede fazla problem teşkil etmeyecek. Sonuçta kaptanın sağlığı bir maçta oynayamayacak olmasından çok daha önemli. Ayrıca Keita ve Elano'nun cezalarının bittiğini de göz önüne alırsak, Arda'nın yokluğunun dezavantajının kapatılabileceğini söyleyebiliriz.


Burada kafamı kurcalayan şey, Arda'nın domuz gribi virüsünü 2 günlük iznini geçirdiği yurtdışında kapması. Domuz gribi son günlerin dünya çapında en büyük sorunuyken, Arda neden kendine dikkat etmeyip 2 gün için yurtdışına tatile gider anlayabilmiş değilim.


Arda'nın üstüne çok fazla gidilmesinden rahatsız biri olarak kaptana fazla sataşmam abes kaçar. Nitekim durumunun da oldukça iyi olduğunu söyledi. Biz de acil şifalar dileyelim...

Domuz gribinin Galatasaray'a etkileri Arda'yla sınırlı kalmadı ne yazık ki. Altyapılarda çalışan teknik adamlar ve genç futbolculardan da toplam 7 kişide domuz gribi virüsüne rastlandı. Bunun üzerine kulüp federasyona başvurarak maçlarının ertelenmesini istedi. Fedarasyon da sağduyulu ve tedbirli davranarak isteği kabul etti.

Gelelim büyük fırtınalar koparan Cemal Nalga vakasına... Her kafadan bir sesin çıktığı spor kamuoyunda olayın özünü anlayabilmek oldukça zor olsa da, kendi çapımda öğrenebildiklerimi kısaca özetlemeye çalışacağım.

Galatasaray Cafe Crown'un pivotu Cemal Nalga'nın geçtiğimiz sezondan gelen 3 maçlık cezası bulunuyordu. Ancak Galatasaray Basketbol Takımı teknik kadrosu, sezon öncesi oynanan hazırlık maçlarında Cemal'i bir başka oyuncu Tufan Ersöz'ün formasını giydirerek oynattı. Hazırlık maçları da yurtdışında oynandığı için "Nasılsa kimsenin haberi olmaz" diye düşünüldü. Bu neresinden bakılırsa bakılsın çok çirkin bir olay, burası tartışılmaz. Ancak işin çok daha karmaşık boyutları var.

Bir kere herşeyden önce cezaların çekilmesi konusunda Türkiye Basketbol Federasyonu kurallarına göre hazırlık maçı-resmi maç ayrımı yok. Yani cezaların resmi maçlarda çekildiği çoğu Avrupa Ligi'nin aksine, bizde sırf cezanın dolması için keyfi hazırlık maçları oynayabilirsiniz. Nitekim bu sayede Cemal Nalga ligin ilk maçına yetişebildi. Fakat işi bayağılaştıran olay Cemal Nalga'nın hazırlık maçlarında da oynatılarak cezasını hiçbir şekilde çekmemiş olması!

Bir başka traji-komik durum ise federasyonun ve medyanın bu olaydan üzerinden 2 ay geçtikten sonra haberinin olması! Burada Basketbol Fedarasyonun da ciddi hataları var. Ligin ilk maçında Galatasarayla karşılaşan Oyak Renault, bu konuda fedarasyona itirazda bulunmuş; ancak fedarasyon hazırlık maçlarına dair yalnızca Galatasaray cephesinden belge istemişti. Dolayısıyla maçlarda Cemal Nalga'nın değil, Tufan Ersöz'ün oynadığı görülüyordu. Fakat sonuç olarak eğrisi doğrusunu buldu ve yalancının mumu 2 ay yanabildi...

Bunun üzerine Galatasaray yönetimi gerekeni yaptı ve antrenör Okan Çevik başta olmak üzere tüm teknik kadronun görevine son verdi. Ayrıca basketbol şube sorumlusu Ahmet Dedehayır'ın da -ki zaten uzun süredir tartışılan bir isimdi- görevinden ayrılması bekleniyor.

Fakat burada olan Yiğit Şardan'a oldu. Galatasaray, Yiğit Şardan gibi dürüst ve başarılı bir yöneticiyi kaybetti. Yiğit Şardan olaydan hiçbir şekilde haberdar olmamasına karşın, basketboldan sorumlu en üst düzey yönetici olarak kendini istifa etmek zorunda hissetti. Bu bile onun ne kadar duyarlı ve dürüst bir adam olduğunu gösteriyor. Fakat bana kalırsa yönetimdeki en önemli adamlardan birini yoktan yere kaybetmiş olmak, ileriki zamanlarda kulübü ciddi biçimde etkileyebilir. (Örneğin Mart ayındaki kongre)


Basın da doğal olarak bu büyük malzemeyi kaçırmadı. Fakat futbol dışı branşlara ne kadar az önem verildiğini, yalnızca Cemal Nalga olayını zamanında farkedememelerinden değil; (zaten sezon öncesi hazırlık maçlarını geçtim, kulüplerimizin Avrupa maçlarına bile doğru dürüst muhabir göndermiyorlar!) konuyla ilgili olarak yorum yapabilecek bir basketbol otoritesi bulamayıp işi Erman Toroğlu'na devretmelerinden anlayabiliriz. O da doğal olarak bu büyük ucuz provakasyon fırsatını kaçırmamış. İşi basketbol boyutundan çıkarıp futbol ağırlıklı seyirde Adnan Polat'ın istifasına kadar getirmesi ise ayrı bir komedi! Ucuzluğa ucuzlukla karşılık verip: "Aynı şeyi Fenerbahçe yapsa, Aziz Yıldırım'a aynı şeyleri söyleyebilir miydiniz?" diye sorası geliyor insanın:

"Böyle bir şey Japonya'da olsaydı kulüp başkanı kesinlikle intihar ederdi..."

"Bir maç hata yapabilirsin, ama 3 maç üst üste 2.08'lik adamı göstere göstere rakiplere geçirirsen, bunun adı hatadan çıkar, kasıta girer, puan gaspına girer..." (Nalga'nın lig maçlarında oynatıldığını sanıyor!)

"Galatasaray, önce Beko Basketbol Ligi sponsoru Beko'nun, sonra kendi sponsoru Cafe Crown'ın adını kirletti... "(Beko ve Ülker böyle düşünse zaten anında sponsorluktan çekilirlerdi. Hatta aynı gazetede Ülker'in sponsorluğa devam edeceği hakkında bir haber var!)

Bu ucuz yazının tamamı işte burada..

Read more...

Darbe!

13 Kasım 2009 Cuma




La Sporas'a pazartesi günü başlayacak vizeler tarafından darbe yapılmıştır. Bloga giriş yasağının gevşetilebildiği durumlarda yazı girmeye çalışılacaktır. Yasağın tamamen kaldırılması ise iki haftayı bulabilir. Aynı durum Macar Salatası için de geçerli...


O zamana kadar size müthiş bir Harry Kewell çalışması: Ah Be Heri!

Yanında da Daddy Cool verelim:

Read more...

Toronto'nun GüneyBatı Turu

10 Kasım 2009 Salı


Hidayet Türkoğlu'nun takımı Toronto Raptors, son 3 maçında GüneyBatı Grubu takımlarıyla karşılaştı. Deplasmandaki bu 3 maçlık turnenin getirisi yalnızca 1 galibiyet oldu.

Önce New Orleans Hornets karşısına çıkan Toronto, karşısında Chris Paul dışında direnen birini bulamamasına rağmen maçı ancak 3. çeyrekte çözebildi. 3. çeyreğe 2 sayı geride başlayan Raptors, bu çeyrekte Bargnani, Hedo ve Calderon'un üstün şut performansıyla maçı koparmayı başardı:107-90...

2. maç ertesi gün Dallas Mavericks'e karşıydı. Bu kez 3. çeyrek faktörü Toronto'nun lehine işlemedi ve önceki günün tam tersi bir tablo yaşandı. Maç boyunca Dallas'ı geriden takip eden Toronto, son çeyreğe girilirken 15 sayı geriye düştü. Özellikle Nowitzki'ye bir çare bulamamaları (12-20 isabet) ve son çeyrekte tam 44 sayı yemeleri sonucu 129-101 ile sezonun en ağır mağlubiyetini tattılar.

Turnenin son maçı dün gece San Antonio Spurs deplasmanındaydı. Duncan ve Parker'dan mahrum Spurs karşısında da 131-124 kaybetti Raptors. Spurs'un elinde avucunda kalan tek sağlam skorer Ginobili'ye önlem alamamaları ve her çeyrekte potalarında 30'dan fazla sayı görmeleri savunma problemlerinin giderek tavan yaptığının göstergesiydi.

Toronto skor açısından NBA'in en üretken takımlarından biri. İlk beş başlayan tüm oyuncuları ortalamanın üzerinde şutör. (Bargnani, Hedo, Calderon hatta Bosh) Fakat savunma konusunda sıkıntılılar. Gerek Bosh ve Bargnani'den oluşan pota altı savunmasının çok yumuşak kalması (özellikle ribaund konusunda), gerekse bire bir savunmanın uzmanı olan herhangi bir oyuncuya sahip olmamaları yüzünden. Yani Toronto kadrosuna baktığınızda: "Şu adam çok iyi savunmacı" diyebileceğiniz bir oyuncu göremiyorsunuz.

*Hiç maç kaçırmayıp şimdiye kadarki 7 maça da ilk beş başlayan Hido'nun ortalamaları: Maç başına 34 dakikada 15 sayı, 4.3 ribaund, 3.3 asist, 1 blok, 0.6 top çalma...

Read more...

Iverson: "Game Over!"

9 Kasım 2009 Pazartesi


NBA'in şimdiden efsane olmuş isimlerinden Allen Iverson gemileri yaktı, Memphis'i terketti. Sezon başında yeniden ilk beş başlayabileceği bir takım arayan ve "mid level" (yaklaşık 3 milyon dolar) kontrata Memphis Grizzlies'e imza atan Iverson, benchten gelmekten sıkıldığı için takımdan ayrıldı.

"The Answer" için işler 3 senedir iyi gitmiyordu. Önce NBA Finali'ne taşıdığı yuvası Philadelphia'dan ayrılan Iverson, Denver'da topu Carmelo'yla paylaşmak zorunda kalmış, ardından takas edildiği Detroit'te ise formayı genç Stuckey'e kaptırmıştı. "Ben benchten gelecek adam değilim" diyen Iverson, gençlerden oluşan ortalama bir takım olan Memphis'te de ilk beş şansı bulamayınca koç Hollins ya da genel menajere dahi haber vermeden Atlanta'daki evine döndü.

Geçenlerde yaptığı: "Kasığımdaki sakatlık geçti; ancak kenarda çok fazla oturmaktan popom ağrıyor!" açıklaması bu ayrılığın sinyalini vermişti aslında...

"Basketboldan ve insanlardan uzaklaşabilirim" diyen 34 yaşındaki Iverson'ı, bir kez daha parke üzerinde izleyebilmemiz zor görünüyor.

Read more...

Yolun Sonu Acı Oldu

8 Kasım 2009 Pazar


Nijerya'da devam eden U-17 Dünya Kupası'nda Milli Takımımız çeyrek finalde Kolombiya'ya mağlup oldu. 20. dakikada golcümüz Muhammet Demir'le 1-0 öne geçmemize karşın, özellikle ikinci yarıda oyunu tamamen yarı sahamızda kabul etmemiz sonucu 88. dakikada beraberlik golünü kalemizde gördük. Uzatmaya giden maçın sonunda da penaltılarla yarı final şansını kaybettik.


Niyetim takımımızı bir maçla ipe götürmek değil. Ayrıca Kolombiya bir önceki turda Arjantin'i de geriden gelerek elemişti. Ancak maçın bitimine iki dakika kala yediğimiz gol büyük bir hatanın sonucuydu. Orta sahadan gelişigüzel ileri gönderilen bir top sonucu, kalecimiz Deniz ve stoperlerimizin bir anlık dalgınlığı sebebiyle oyuna yeni giren Reyes'ten golü yedik. Üstelik savunmamızı geriye yaslamışken!

Sonuçta bu, henüz 17 yaşındaki oyuncuların oynadığı bir şampiyona. Bu tip hataları her takım yapıyor. Benzer bir golü, bir süre önce düzenlenen U-20 Dünya Kupası'nda, disipliniyle tanınan Alman takımı da Brezilya'dan yemişti.

Burada eleştirilebilecek olay, teknik direktör Abdullah Ercan'ın taktik seçimiydi. Oyunu 2. yarıda çok fazla kendi sahamızda kabul edip, topu yeteri kadar ileride tutmayınca (üstelik buna daha yatkın oyuncularınız varken) "geliyorum" diyen golü sonunda yedik. İkinci yarının yıldızları iki stoperimiz Ferhat ve Sezer'di. Onları yıldızlaştıransa gelen her topu ileri vurmalarıydı!

Uzatma dakikaları ve penaltılar hakkında söylenebilecek fazla bir şey yok. Sonuçta Nijerya'nın 35 derecelik sıcağında fazladan bir 30 dakika daha oynuyorsunuz. Penaltılarda ise daha sakin hareket eden taraf -genetik yapılarının da etkisiyle- Kolombiyalılar oldu. Anlayamadığım nokta ise maç boyunca bir tane isabetli pas atamayıp her topu ileri vuran stoperimiz Ferhat'ın 2. penaltıyı kullanmasıydı. Penaltıyı atamayacağını ben ekran başında anladım; fakat Abdullah Ercan penaltıcıları seçerken bunu düşünemedi.

Yazının sonunu uzun süredir tartışılan bir konuya bağlayacağım. Futbolumuzun en önemli sorunlarından birisi, teknik açıdan yetenekli gençlerimizi mental olarak geliştirememek. Yani hem profesyonel kademeye geçişlerinde sorunlar yaşamaları (genellikle bir süre sonra silinip gitmeleri) hem de A Milli Takımımızın ihtiyaçlarına göre yetiştirilmemeleri. Ayağı iyi olan (!) bir stoper çıkaramadığımızı artık sokaktaki herkes söylüyor; ancak bu konuda altyapılarımızda ne kadar çaba harcanıyor bu konuda şüphelerim var.

İşte bu "öğretici" problemlerini aşamadığımız sürece, futbolumuzda hep bazı boşluklar olacak. Ve Türkiye hep yetenekli; fakat istikrarsız bir takım olarak anılacak...

Read more...

"Bana Hiç Yardımcı Olmuyorsun!"

7 Kasım 2009 Cumartesi


Manchester United'ın Polonyalı yedek kalecisi Tomasz Kuszczak'ın, tecrübeli takım arkadaşı Edwin Van Der Sar'a sürekli söylediği cümle bu...

Kuszcsak, Van Der Sar'ın tecrübelerini kendisine aktarma konusunda cimri davrandığını ve kendisinin gelişimine katkıda bulunacak yardımlarda bulunmadığını söyledi. Manchester United formasıyla 4. sezonunu geçiren 27 yaşındaki Polonyalı file bekçisi, Van Der Sar'ın neden böyle davrandığı konusunda tam bir fikri olmadığını belirterek: "Ya beni sevmiyor, ya da formasını kaptırma konusunda endişeleri var" dedi.

Artık 39 yaşına gelen Hollandalı kaleci Van Der Sar'ın, ilerleyen yaşına karşın hala teknik direktör Alex Ferguson'un gözdesi olduğu bir gerçek. Yani Sir'ün adaletli forma dağıtan bir teknik direktör olduğunu göz önüne alırsak, Kuszscak çuvaldızı önce kendine batırmalı...

Read more...

Rijkaard'ın Planı

6 Kasım 2009 Cuma


Rijkaard'ın oyun planı uzun süredir tartışılan bir konuydu. A planında çok fazla ısrar ettiği, bir B planının olmadığı ve bunun da Galatasaray'a yenilen bir ton gole mal olduğu söyleniyordu. Özellikle 3-1'lik Fenerbahçe mağlubiyetinin ardından ciddi ciddi Frank Rijkaard gitmeli diyenler bile oldu.

Bir kere konuya, Rijkaard ve teknik ekibinin Türk futbolu için çok önemli bir kazanç olduğunu "bir kez daha" vurgulayarak başlayalım. Aslında bunu vurgulamaya bile gerek yok; ancak ortalık bir ara öyle bir hale getirildi ki, Rijkaard karşıtı tutumlarda art niyet aramamak mümkün değildi. Rijkaard'ın Galatasaray teknik direktörü olması; A planı, B planı, çok fazla gol yenmesi, hatta Galatasaray'ın şampiyon olamaması durumlarının çok üzerinde bir olay.

Galatasaray'ın, son iki maçına kadar peş peşe 8 maçta gol yediği istatistiki bir gerçek. Galatasaray, son Sivasspor ve Dinamo Bükreş maçlarına kadar yediğinden fazlasını atarak galibiyetler kazanmıştı. Son iki maçta ise 5 gol atıp hiç gol yemedi. Dolayısıyla Galatasaray'ın gol yeme problemi çözülünce, ortalıkta Rijkaard'a sallayacak bir malzeme kalmadı. Ne yazık ki, en azından şimdilik! Çünkü bir yolu bulunup Rijkaard gene ipe götürülmeye çalışılacaktır.

Galatasaray'ın gol yeme sorununu çözüp, kontrol futbolunu daha iyi oynamaya başlaması Rijkaard'ın bir B planı yaratmasıyla falan olmadı. Galatasaray hala 4-3-3 oynuyor. Sadece ileride oynayan 4'lüden birini kulübeye alıp, yerine ortasahaya bir oyuncu monte etti Rijkaard. Bu durum takım savunmasının direncini arttırdı ve Galatasaray hücumda bir düşüş göstermeden (en önemli nokta bu) rakiplerine daha az pozisyon vermeye başladı.


Burada Barış Özbek'in başarılı performansına da bir parantez açmakta yarar var. Özellikle Ayhan'ın artık yaşının da etkisiyle yeterli performansı sergileyemediğini göz önüne alırsak, tempo konusunda Barış'ın Ayhan'dan çok önde bir oyuncu olduğu ortada. Dolayısıyla bu durum Mehmet Topal ve Mustafa Sarp'ın üzerine binen yükü de hafifletti. Ayrıca bu sayede Mehmet Topal, -Dinamo Bükreş'e attığı mükemmel golde olduğu gibi- ofansif yeteneklerini de göstermeye başladı.


Bu formatla Galatasaray henüz 2 maç oynadı ve bunun sürekli bu şekilde başarıyla devam edeceğini söylemek için erken. Ayrıca Rijkaard'ın kafasında hala 4 hücumculu sistemi mükemmelleştirebilmek var. Yani Rijkaard'ın asıl isteği, kolaya kaçıp 3 klasik ortasaha oyuncusu kullanarak defans problemlerini örtmek yerine, bunu 4 hücumcuyla oynarken yapabilmek.

Rijkaard isteseydi, iki maçtır uyguladığı düzeni sezon başından beri kullanabilirdi. Ancak o zaman "Frank Rijkaard" olamazdı!..

Read more...

Günün Haber-Yorumları

5 Kasım 2009 Perşembe


***Rijkaard, bu akşam Galatasaray'ın deplasmanda karşılaşacağı Dinamo Bükreş hakkında: "İleri uçta ve arkasında oynayan ilginç ve tehlikeli oyuncuları var" dedi. Ali Sami Yen'deki maçtan önce ise Dinamo Bükreş hakkında: "Defans organizasyonları iyi; ancak hücumda sorunları var" dememiş miydi? 4-1'lik galibiyetin ardından rakip hakkındaki fikri değişti sanırım.

***Diyarbakırspor fikir değiştirerek haftasonu oynanacak Galatasaray maçına çıkma kararı aldı. Büyük sürpriz! (bkz: Olayla ilgili daha önce yazdığım yazının son paragrafı)


Steven Gerrard, Real Madrid'e transfer olan eski takım arkadaşı Xabi Alonso hakkında: "Yokluğunu çok fazla hissediyoruz. Sistemimizin kilit parçasıydı" dedi. Alonso'nun yerine 25 milyon euro'ya Roma'dan transfer edilen Alberto Aquillani'ye de bir an önce form tutması için mesaj yolladı. Arsene Wenger de daha önce Aquillani hakkında: "İlgilendiğimiz bir oyuncuydu; ancak sık sakatlandığı için bize faydalı olamayacağını düşündük" demişti. Tabata'ya 8 milyon Euro verildiği için ortalığı yıkıyoruz. Ancak kimse Benitez'e, Aquillani'ye 25 milyon euro ödediği için yüklenmiyor. Ya biz yanlış yapıyoruz ya da İngiliz medyası...

***Önceki gün Orlando'ya ilk mağlubiyetini tattıran Detroit, bu kez Orlando'nun fazla zorlanmadan mağlup ettiği Toronto'ya yenildi! Hido'nun 16 sayı, 7 ribaunt, 6 asisti var. Calderon, oyun kurma konusunda topu Hido'yla paylaşmaya başladı anlaşılan...

***NBA'de namağlup iki takım kaldı. Doğunun lideri Boston (6 galibiyet) ve Batı'nın lideri Denver (5 galibiyet). Memo'nun takımı Utah ise şu ana kadarki en büyük hayalkırıklığı: Sezona 1 galibiyet ve 3 mağlubiyetle başladılar.


***Hikmet Karaman-İlhan Cavcav-Thomas Doll arasındaki enteresan olaylar zinciri tatlıya bağlandı. Karaman, Doll'u arayarak kendisinin Gençlerbirliği 'ne antrenör olmak gibi bir isteğinin olmadığını söyledi. Doll da kendisini aydınlattığı için Karaman'a teşekkür etti. Karaman'ın iyi düzeyde Almanca bilmesi işe yaradı yani!



***U-17 Dünya Kupası'nda, 2.turda milli takımımız Birleşik Arap Emirlikleri'ni 2-0 yendi. Çeyrek finalde Arjantin'i 2-0 geriden gelip 3-2 yenen Kolombiya ile karşılaşacağız. Arjantin ile oynamayacak olmamıza sevinsek mi, yoksa Arjantin'i geriden gelmesine karşın yenebilen bir takımla oynayacağımıza üzülsek mi bilemedim...

Read more...

Gençler Çeyrek Final Yolunda...

4 Kasım 2009 Çarşamba


Nijerya'da düzenlenen 17 yaş altı Dünya Kupası'nda, Milli Takımımız 2.turda bugün saat 20.00'de Birleşik Arap Emirlikleri ile karşılaşacak. Rakibimizi elememiz halinde ise çeyrek finalde Arjantin-Kolombiya galibiyle oynayacağız.

İlk turda D grubunu aldığı 2 galibiyet ve 1 beraberlikle lider olarak tamamlayan Millilerimiz, E grubunu İspanya ve A.B.D'nin ardından 3. sırada bitiren Birleşik Arap Emirlikleri karşısında favori. Ancak Birleşik Arap Emirlikleri yabana atılacak bir takım değil. Nitekim bundan bir süre önce Mısır'da yapılan -ve bizim katılamadığımız!- 20 yaş altı Dünya Kupası'nda çeyrek final oynamışlardı. Yani yükselişte olan bir futbol ülkesi...

Millilerimizin en önemli gol silahı 2 maçta forma giyip 2 gol kaydeden santrfor Muhammet Demir olacak. Muhammet, FIFA'nın yıldız adayı olarak lanse ettiği bir futbolcu. Nitekim FIFA.com'un maçla ilgili yazısında: "Muhammet, gol krallığını ve şampiyonluğu istiyor" yazıyor.

Teknik Direktör Abdullah Ercan da maçla ilgili olarak: "Maça fiziksel ve mental olarak hazırız ve sakatımız yok. Birleşik Arap Emirlikleri teknik açıdan güçlü bir takım; ancak kazanacağız" demiş.

Bakalım 2005'deki yarı finalden sonra, en azından buna eşdeğer bir başarı elde edebilecek miyiz?

Read more...

Antonio Cassano, Sampdoria ve "Pislik"

3 Kasım 2009 Salı


İtalyan futbolunun hırçın çocuğu Antonio Cassano, takımı Sampdoria'nın iki haftadır galibiyet alamaması üzerine taraftarlarının gösterdiği tepkiye sert çıkmış: "Onları sürekli Nutella yemeye alıştırdık, bunun değerini bilmeleri için arada bir de "pislik" yedirmemiz gerekiyor!"

İlk bakışta kulağa çok sert bir ifade gibi gelebilir; ancak Cassano standartlarına göre normal. Hatta taraftarın kısmen anlamsız olan tepkisini göz önüne aldığımızda az bile!

Nedenini açıklayalım: Sampdoria 11 haftası geride kalan Serie A'da, lider İnter'in ardından 21 puanla ikinci Juventus'un averaj farkıyla gerisinde 3. sırada. Tarihinde tek lig şampiyonluğunu 1991'de kazanabilmiş ve ardından sürekli geriye gitmiş bir kulüp için bir hayli başarılı bir tablo olarak gözüküyor. Ancak İtalya'da durum biraz farklı, en azından taraftar açısından. Bazen, bizim taraftarlarımızın eleştirdiğimiz tavırlarını bile aşabiliyorlar. Bu durum da onun bir örneği.

Sampdoria, yakın sayabileceğimiz tarihine bir Avrupa Kupası sığdırmış bir takım.(1990-Kupa Galipleri Kupası) 89 ve 92'de de finalde Barcelona'ya kaybetmişler. Ayrıca en başarılı oldukları tarihler olan 80-2000 arası döneme 4 de İtalya Kupası zaferi eklemişler. Geçtiğimiz sezon da finalde Lazio'ya kaybettiler. Tarihte Sampdoria forması giymiş Klinsmann, Veron, Pagliuca, Mancini ve Vialli gibi önemli isimler var. Bu başarıları göz önüne aldığımızda, Sampdoria taraftarının hep o başarılı günlerin özlemiyle yaşadığı sonucuna ulaşabiliriz.

Ayrıca Cenova kentinin Genoa ile birlikte iki büyük kulübünden biri olan Sampdoria, İtalya'da futbolu en çok seven ve bilen taraftar gruplarından birine sahip. Dolayısıyla bu iki veriyi birleştirdiğimizde, taraftarlarının tepkisini az da olsa normalleştirebiliyoruz.

Cassano takımı adına bu çıkışı yapmakta haklı. Fakat kendi açısından biraz sorun yaratabilir. Çünkü bu çıkışının ardından taraftarın ona vereceği cevap, 10 maçta yalnızca 1 gol atabildiği ekseninde olabilir!

Read more...

Ligden Çekileceğiz, Maçlara Çıkmayacağız, PAF Takımla Oynayacağız...

2 Kasım 2009 Pazartesi



Türkiye'de bu işler böyledir. İşler kötü gittiğinde, direnip yapıcı bir çözüm sunmak yerine hemen kolay yol seçilir. Sakin kalıp, aklıselim bir değerlendirme yapılmaz. "İnceldiği yerden kopsun" mantalitesiyle hareket edilir.

Diyarbakırspor, Gaziantepspor maçından sonra dayanamadı. Kendilerine göre haklı nedenleri var tabii ki. Özellikle Bursaspor deplasmanında karşılaştıkları yıkıcı tablonun etkilerini hala üzerlerinden atamadılar. Ve her alanda duygularının esiri olmuş bir toplum olarak, futbol yöneticiliğinde de profesyonel kalamadık yine. Diyarbakırspor Başkanı Çetin Sümer son saniyelerde 2-1 kaybettikleri maçtan sonra gemileri yaktı: "Ligden çekiliyoruz" dedi.

Elinde kendince haklı nedenleri vardı. "Futbola siyaset karıştı" dedi. "Diyarbakırspor ligden düşürülmek isteniyor, bunun için sistemli bir çalışma var" dedi.

Ya da demedi, önemli değil... Önemli olan -futbol sınırları içerisinden bakıldığında- bu durumun yaşanmadığı bir tek kulübümüzün bile olmaması! Yani bunları ilk kez iddia eden kulüp Diyarbakırspor değil...

Burası bir spor blogu. Dolayısıyla işin siyasi tarafına hiç girmeyeceğim. Kulüp yöneticilerimizin başaramadığını yapmaya çalışacağım sadece. Yani olayları sadece işim olan yerle, saha içiyle değerlendireceğim.

Diyarbakırspor'un iddialarından biri, kendilerinin bir takım güçlerce küme düşürülmeye çalışılması. Tıpkı Ankaraspor'un düşürülüşünde olduğu gibi! Ankaraspor da küme düşürüldüğünde "bu karar siyasi" demişti. Üstelik onursal başkanları iktidar partisinin bir üyesi olmasına karşın!

Kendilerinin küme düşürülmeye çalışılmasına sundukları dayanak ise hakem hataları. Özellikle Gaziantepspor maçının dikkatle izlenmesini istiyorlar. Ben maçı izleyemedim. 3 dakikalık özetten de birşey çıkarmam mümkün değil. Kaldı ki hakem bariz hatalar dahi yapmış olsa, bunu siyasetin etkisine bağlamak yanlış. Üstelik ligimizde hakem hatalarından serzenişte bulunmamış bir tane bile takımımız yokken! Eğer aleyhinde yanlış hakem kararları verilen her takımımız küme düşürülmeye çalışılsaydı, küme düşme hattında her yıl en az 10-11 takımın mücadele etmesi gerekirdi.

Gerçekleşmesi imkansız olan tüm bu komplo teorilerini bir kenara atalım, ve diyelim ki: "Diyarbakırspor haklı, zorla küme düşürülmeye çalışılıyor!".

O zaman dahi bunu ispatlamamız çok zor. Çünkü Diyarbakırspor 1.Lig'e çıktıktan sonra, bütün yazı -genellikle ekonomi kaynaklı- yönetim krizleriyle geçirdi. O kadar ki, ligin başlamasına 1 hafta kala kadrolarında yalnızca 6-7 oyuncu vardı. Ne bir kamp dönemi geçirebildiler, ne de bir hazırlık maçı oynayabildiler. Maça çıkabilecek kadroyu (18 kişiyi!) ligin başlamasına sadece 3 gün kala tamamlayabildiler. Hatta 2.haftada Trabzonspor'u 2-1 yendikleri maçta, golleri atan Tazemeta'nın transfer işlemleri bu maçtan yalnızca 2 gün önce bitirilebilmişti! Teknik Direktör Nurullah Sağlam bile, yazın başında göreve gelmesine karşın daha lig başlamadan görevinden ayrılmış, yerine apar topar yeni bir hoca -Ziya Doğan- getirilmişti. Dolayısıyla ne bir kimyadan, ne de taktiksel olarak oturmuş bir sistemden bahsedemeyeceğimiz böyle bir takım zaten küme düşmenin en büyük adaylarından birisidir.

Kaldı ki bu paragrafı yazmamıza bile gerek olmayabilirdi. Eğer bir art niyet varsa Diyarbakırspor Süper Lig'e hiç çıkartılmazdı, olur biterdi!

Diyarbakırspor'un haklı olduğu tek ve acı nokta tribün tepkileri. Maalesef başka bir takımın adı altında toplansa bu kadar tepki görmeyecek olan futbolcular, sırf takımın adı Diyarbakırspor diye çirkin tezahüratlara maruz kalıyorlar. UEFA ve FIFA'nın en ufak bir ırkçı yaklaşıma karşı ne kadar sert tavır aldığını biliyoruz. Diyarbakırspor bu konuda Federasyon'a ne kadar sitemde bulunsa az.

Diyarbakırspor bu tepkiler üzerinden hareket etse: Yani "Federasyon bizi korumuyor, her stadda çirkin olaylara maruz kalıyoruz. Eğer bunu yapanlara ağır yaptırımlar uygulanmazsa ligden çekiliriz" demiş olsaydı, o zaman doğruyu yapmış olurdu. Ancak onlar bunda ısrar edip Türk futbolunda bir devrim yaratabileceklerini akıl edemediler ve duygularının esiri oldular. Haklılıklarını kanıtlamak için hemen komplo teorilerine başvurdular.

Maalesef kulüplerimiz akılcı yaklaşımlarda bulunmayıp bu tür komplo teorilerinin ardına sığındıkları sürece, daha çok "ligden çekilirler". Daha sonra ise işi sırasıyla, önce "önümüzdeki maça kesinlikle çıkmıyoruz"a, daha sonra da "gerekirse PAF Takım ile çıkarız"a bağlarlar. En sonunda ise o maça çıkarlar!

Read more...

İLETİŞİM

mussano90@hotmail.com


KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP