Rijkaard ve Moğollar

30 Aralık 2009 Çarşamba

Rockçı Rijkaard'a Moğollar Albümü

Rock müziğe olan tutkusu bilinen Rijkaard'a, Moğollar'ın 1975 yapımı efsane albümü "Düm Tek"in 33'lük plağı hediye edildi.

Ocak 2010 sayısının kapağını Frank Rijkaard'a ayıran Galatasaray Dergisi, Hollandalı teknik adama anlamlı bir yeni yıl hediyesi verdi. Sıkı bir rock müzik tutkunu olan Frank Rijkaard'a Moğollar grubunun efsane albümü kabul edilen "Düm Tek" hediye edildi.


1975 yılında Paris'te kayıtları yapılan ve Türk müzik endüstrisinin temel taşlarından biri olarak kabul edilen albümün günümüzde bulunması çok zor olan 33'lük plağını arşivinde bulunduran G.Saray Dergisi Yayın Yönetmeni Mehmet Şenol, albümü Rijkaard'a hediye etti. Sex Pistols, Pixies ve Nirvana hayranı olan Hollandalı teknik adam bu sürpriz karşısında çok duygulandı.

kaynak: Sabah Gazetesi 29.12.2009

Read more...

Sivaslı Keita

27 Aralık 2009 Pazar

Super Lig'in, Galatasaraylı AbdelKader Keita'dan sonra ikinci "Keita'sı" Sivasspor'un transfer ettiği Souleymane Keita oldu. Malili ortasaha futbolcusu Katar'ın Al Arabi takımından transfer edildi. 1.85 boyunda, güçlü fiziğiyle dikkat çekiyor. Bir başka dikkat çeken özelliği ise, 23 yaşında olmasına karşın 6. transferine imza atmış olması!

Şimdiye kadar ülkesi Mali'de başlayan futbol kariyerinde, Birleşik Arap Emirlikleri'nden Cezayir'e; Katar'dan Fransa'ya birçok ülkede top koşturmuş Keita... Cezayir'de 2007 yılında Es Setif forması giyerken takımı "Arap Şampiyonlar Ligi" şampiyonu olmuş. O sezon 22 maçta 4 gol kaydetmiş.

Avrupa'daki tek deneyimi Fransa ikinci lig ekiplerinden Ajaccio'da 4 maç forma giymesi olmuş. Sivasspor, onun ikinci Avrupa macerası olacak.

Dünya üzerinde Keita isimli birçok futbolcu var: Galatasaray'ın yıldızı Fildişi Sahilli Kader Keita ve Barcelona'da oynayan Malili Seydou Keita, bu futbolcuların en kariyerlileri... Ayrıca aklıma gelen bir başka Keita'da, Lens'te forma giyen yine bir Malili, Sidi Yaya Keita...

Souleymane adını onların arasına yazdırabilecek mi, göreceğiz...

Read more...

Tabata'nın Unutturduğu...

26 Aralık 2009 Cumartesi


Bugün internette gezinirken, ntvspor.net'te ayrıntılı bir Nobre değerlendirmesiyle karşılaştım. Orijinal ismiyle "Marcio", Türkçe ismiyle "Mert" Nobre, 2009 yılında çıktığı 36 maçta (lig, kupa ve avrupa) yalnızca 4 gol atabilmiş. Buna karşılık Beşiktaş'la yıllık 2 milyon 400 bin euro'luk, 2.5 yıllık daha anlaşması bulunuyor.



Sezon başında Tabata 8 milyon Euro'luk bonservis bedeliyle transfer edildiğinde çok eleştirilmişti. Nitekim ilk yarıdaki performansı da bu eleştirileri haklı çıkarır cinstendi. Ancak bir şeyi unutmamak gerekir ki, bu Demirören yönetiminin ne yaptığı ilk hatalı transferdi, ne de sonuncusu olacak...

İlk olmadığını Nobre örneğinden anlayabiliriz. Nobre bu özellikleriyle başka hangi ligde bu kadar para kazanabilir merak ediyorum doğrusu. Hatta diğer liglerden geçtim, hangi başka Süper Lig takımında? Fenerbahçe'de, Beşiktaş'ta sergilediğinden daha üstün bir performans ortaya koymasına, en azından daha fazla gol atmasına rağmen bu kadar para kazanamıyordu. Nitekim Fenerbahçe de, daha fazla para talep ettiği için onunla yeni bir sözleşme yapmamıştı!

Demirören döneminin yanlış transfer politikalarının bitmeyeceğini de, gerçekleşmesi muhtemel yeni bir transferdeki gelişmelerden anlayabiliriz. Beşiktaş, Hakan Arıkan ve Rüştü'nün sakatlık problemleri nedeniyle üçüncü bir kaleci transfer etmeyi düşünüyor. Altyapıdan yetişen genç kaleci Korcan henüz iki maç oynamasına karşın, ondan ümidi hemen kestiler. Mustafa Denizli'nin görev süresi boyunca takıma bir tane genç oyuncu monte edememesi en büyük ayıbı bence...

Kaleci transferi için gündeme gelen isim Denizlispor'un genç (!) kalecisi Cenk Gönen... Cenk'in Korcan'dan en önemli farkı, Beşiktaş altyapısından yetişmemiş olması! Denizlispor Cenk karşılığında para+iki futbolcu istiyor.

Bu arada da, Beşiktaş'ın tesislerinde bonservisi elinde olan bir kaleci antrenman yapıyor! Tecrübeli kaleci Murat Şahin de, herhalde bonservisi olmadığı için Beşiktaş'a cazip gelmiyordur...

Read more...

Önder Turacı

25 Aralık 2009 Cuma

2003-2004 sezonunda Standart Liege'deki üstün performansından sonra, Belçika Ligi'nde "Yılın Sağ Beki" seçilerek Türkiye'nin yolunu tutmuştu Önder Turacı... Onu transfer etmek üzere ilk önce devreye giren takım Galatasaray'dı; fakat neticeye ulaşan taraf ezeli rakip Fenerbahçe olmuştu. İki takım arasında yaşanan transfer gerginliği o dönemin gazetelerinde de bol bol yer almıştı.


Önder Turacı, Gökhan Gönül transfer edilene kadar Fenerbahçe savunmasının demirbaşlarındandı. Hatta sergilediği performans sonucu milli takım için aday gösterilen futbolculardan biri olmuş; ancak daha önce Belçika Ümit Milli Takımı'yla resmi maçlara çıktığı için, Belçika ve Türkiye arasında yaşanan sorunlar nedeniyle bir türlü Türkiye Milli Takımı'nda oynayabilecek statüyü kazanamamıştı.

Önder, Zico'nun sağ bekte formayı Gökhan Gönül'e vermesiyle birlikte yeterli forma şansı bulamadığı için 2007-2008 sezonu sonunda Fenerbahçe'den ayrılmaya karar vermiş ve Rusya Ligi takımlarından FK Moskova ile ön protokol imzalamıştı. Ardından kararından cayarak, Fenerbahçe sevgisinin ağır bastığını söyleyip ayrılmaktan vazgeçmiş ve bu uğurda FK Moskova takımının transferin gerçekleşmemesi karşılığında hak kazandığı 250 bin dolarlık tazminat tutarını kendi cebinden ödemişti.

İşte o Önder Turacı, giderek gerileyen Fenerbahçe kariyerinin artık sonuna geldi. Bu yıl FIFA'nın aldığı kararla kazandığı Türkiye Milli Takımı için forma giyme hakkını, bir geceyle mahvetti. Bir gece kulübünde yaşadıkları ve aynı gece "ev kazası" olarak açıklanan olay sonucu bileğinden ameliyat olması, Fenerbahçe'deki kredisini tüketti.

Fenerbahçe yönetimi bugün, Önder Turacı ile yollarının ayrılacağını açıkladı...

edit: yollar ayrılmadı

Read more...

Wenger, Rijkaard ve Özer

24 Aralık 2009 Perşembe


Arsenal teknik direktörü Arsene Wenger'in prensiplerinden biri, yerel kupa maçlarında (lig kupası ve FA Cup) gençleri oynatmaktır. Onun genç oyuncu anlayışı bizdeki gibi 23 yaş değil, 16-17'dir yalnız! Wenger, 23 yaşındaki oyuncuları zaten Şampiyonlar Ligi'nde 11'de oynattığından, ekstradan kupa maçlarında da oynatma gereği duymaz.

Rijkaard'ın da kupa maçları konusundaki görüşünün buna yakın olduğunu hala anlayamadık. Adam takımının başında çıktığı ilk resmi maçta dahi gençleri oynatmıştı. Üstelik bu bir Avrupa Kupası eleme maçıydı. Yani bu risk olumsuz sonuç verseydi, Galatasaray Avrupa Ligi'nde lider çıkacağı bir gruba hiç kalamayabilirdi.

Rijkaard'ın Trabzonspor'la oynanacak kupa maçının kadrosuna yabancı oyuncuları almaması eleştirildi. Sanki oyuncuları Noel Tatili dolayısıyla keyfi olarak ülkelerine göndermiş gibi gösterildi. Keita ve Nonda zaten sakattı. Faydalanamayacağın adamları tribünde oturtmak abes kaçardı. Kewell üst üste çok iyi maçlar çıkarıp, çok efor sarfetmişti. Muhtemelen Noel Tatili olmasa dahi, bu maçta oynatılmayacaktı. Leo Franco'yu ise Rijkaard kupa maçlarında zaten oynatmıyor. Kaleyi Aykut'a veriyor. Dolayısıyla zaten oynamayacak olan bir oyuncunun ülkesine erken gitmesine izin verilmesi normal...

Nitekim Rijkaard, Noel Tatili dolayısıyla yabancı futbolculara torpil geçecek olsa Linderoth'u da İsveç'e yollardı. Yani Trabzonspor maçında sahaya çıkan kadro, Christmas yüzünden değil Rijkaard'ın rotasyon prensiplerinden dolayı ağırlıklı olarak Türk oyunculardan ve gençlerden oluşuyordu!

Öte yanda ise bir ikinci lig takımıyla kendi evinde oynamasına rağmen yabancı futbolcularını Noel tatiline erken göndermeyen, hemen hemen lig maçlarında da oynattığı kadroyla sahaya çıkan Daum vardı. Amacım Daum Rijkaard'dan daha korkak demek falan değil. Sonuçta bu hocanın kendi prensipleri doğrultusundaki tercihidir. Fakat 23 yaşındaki genç Özer'i, (!) ilk kez kendi pozisyonunda 90 dakikalık bir maç oynarken izleme şansı yakaladık. Kendisi de mükemmel futbolu ve attığı gollerle, unuttuğumuz yeteneklerini bize yeniden hatırlattı.

Acaba Özer başka bir ligde, başka bir hocanın elinde olsaydı (mesela giriş paragrafında bahsedilen hocanın ellerinde) bugün kupa maçlarında oynatılacak bir oyuncu mu olurdu, yoksa Şampiyonlar Ligi'nde mi? O da ayrı bir konu...

Read more...

Galatasaray 2-1 Trabzonspor


Maç yazısı yazmak adetim değildir; fakat uzun zaman sonra canlı bir maç izleyebildiğim için bir iki kelam edeyim istedim.

Bir kere maçın adamı olarak, isminin büyük puntolarla yazılması gereken bir oyuncu var: ARDA TURAN... Arda, mükemmel bir gol atıp, bir tane de attırmakla kalmadı, sahanın bütününe hükmetti. İlk dakikalarda deli dana gibi her topa pres yapmaya başladığında, maçın sonunu getirebileceğine dair şüphelerim vardı. Fakat 90+4'te bile depar attığını, gol pozisyonuna girdiğini gördüğümde yanıldığıma sevindim. Nonda ve Baros'un yokluğunda sabit bir santrfordan mahrum sahaya çıkan Galatasaray'da, Arda hem pası veren, hem de son vuruşu yapan adamdı! Galatasaray eksiklerden dolayı 4-3-3 değil, 4-4-1-1 oynadı belki; ama Arda ilerideki 3'lünün yapması gerekenleri zaman zaman tek başına yaptı!

Galatasaray adına zorunlu santraforluk görevini yapan, en azından yapmaya çalışan futbolcu ise Aydın Yılmaz'dı. Aydın, kendisine "overrated" (gereğinden fazla abartılmış) damgasını yedirten yeteneklerini yine tam olarak sergileyemese de, mümkün olduğunca gol bölgelerinde bulunmaya çalışarak takımına katkı sağladı. Son vuruşlarda ve pozisyona girmekte sıkıntılar yaşadı; ancak 90 dakika boyunca sürekli sağa sola deplase olarak, Trabzonspor'un stoperleri Song ve Giray'ın rahat hareket etmesini engelledi. Bu önemliydi; çünkü muhtemelen Şenol Güneş maçtan önce Galatasaray'ın santrforsuz sıkıntı yaşayacağını öngörüp, savunmayı riske edebileceğini düşünmüştü. Fakat Arda ve Caner'in de Aydın'a sürekli destek vermesi yüzünden, sol bek Cale ancak 60. dakikadan itibaren hücuma çıkabildi.

Bu arada umarım artık Caner'in aslında bir hücum oyuncusu olduğu anlaşılmıştır. Sol bek oynatılırken risk almamak için sergileyemediği teknik özelliklerini bugün fazlasıyla konuşturdu. Attığı gol de bunun göstergesiydi zira. Galatasaray'da, Hakan Balta'nın yedeği Caner değil, Alparslan'dır. Caner, Kewell'ın yedeğidir! Rijkaard'ın sol kanatta sistematiği bu şekilde kurması, Galatasaray adına çok daha yararlı olur.

Aykut da günün başarılı isimlerinden bir diğeriydi. İyi kurtarışlar yaptı, oyunu mümkün olduğunca eliyle kurmaya çalıştı. Kısacası Leo Franco'dan fazlası var, eksiği yoktu!

Galatasaray adına günün kazançlarından biri de, U-17 Milli Takımı'nın önemli oyuncularından Berkin'in ilk kez A takımla maça çıkması oldu. Sol açık Berkin kendine güvenen oyun tarzıyla, bana kaptanının Galatasaray formasıyla çıktığı ilk maçlarını hatırlattı.


Trabzonspor'dan, kulüp yönetiminin ve taraftarın kafa yapısı değişmedikçe Fatih Tekke değil, Drogba da gelse hiçbir şey olmaz. Bir kere Trabzonspor'un kadro yapısı fazlasıyla bozuk. Sol açık diye alınan Alanzinho'nun aslında oyun kurucu olması, ısrarla ön libero yapılmaya çalışılan Colman'ın da aslında iyi bir ofansif oyuncu olması bu bozukluklara verilebilecek örnekler...



Trabzonspor'da bazı mevkilerde kaliteleri tartışmalı olmasına karşın gereksiz bir oyuncu yığınağı, bazılarında ise oyuncu kıtlığı yaşanıyor. Yattara sezonu kapatınca, saf bir sağ kanat oyuncusu kalmadı örneğin. Nitekim bugün sol açık Gabric, mecburiyetten bir ara sağ kanada geçti.

Song'un tekrar kaptan yapılması Trabzon adına olumlu gelişmelerden biri. Golü de o attı zaten. Ayrıca sonunda Onur'un kaleyi devralması da, Şenol Güneş faktörünün bir göstergesi. Çünkü Onur genç ve potansiyel sahibi bir kaleci, en azından Tolga'dan çok daha yetenekli! Nitekim bugün sahanın Trabzonspor adına en dikkat çekici performanslarına da bu ikili imza attı. Her ne kadar iki gol yeseler de...

Aslında bu son paragraf dahi, Trabzonspor'un maçtaki performansını özetlemeye yeter de artar bile...

Read more...

Schumacher Gelince

23 Aralık 2009 Çarşamba


Efsane Alman pilot Michael Schumacher, önümüzdeki yıldan itibaren 3 sezon Mercedes GP (geçtiğimiz sezonun şampiyon takımı Brawn GP'nin yeni ismi) için yarışmak üzere Formula 1'e geri döndü. Burada ilk sorulacak soru neden Ferrari değil de, Mercedes GP? Aslında cevap basit: Bir Alman takımı, yine Alman bir takım arkadaşı (Nico Rosberg) ve Ross Brawn... Yani Ferrari'yle şampiyonluklar kazandığı dönemdeki takım şefi... Jean Todt ile birlikte bu sporda en sevdiği iki adamdan biri Schumi'nin...

Buradaki entresan noktalardan birisi, yıllarca Mika Hakkinen ve Kimi Raikkonen gibi pilotlara karşı, kırmızı Ferrari'siyle Mclaren Mercedes ile mücadele eden Schumacher'in, bir Mercedes takımıyla pistlere geri dönecek olması... (her ne kadar Mclaren ile Mercedes GP iki ayrı takım olsa da, aynı araba sonuçta) Yıllarca şampiyonluk için çekiştiği arabanın koltuğunda yarışacak yani!

Madem Schumacher geliyor, Montoya'da dönsün bari... Eski günleri çok özledik, bize Schumi tek başına yetmez!...

Read more...

Duran Topta Oyunu Çabuk Başlatmak

21 Aralık 2009 Pazartesi

Beşiktaş-Bursaspor maçında Tello'nun oyunu çabuk başlatması ve ardından Nobre'nin golü atması tartışmalara neden oldu. Hakem Tolga Özkalfa, önce Tello'nun yanına gidip beklemesini söyledi. Ardından Bursaspor'lu futbolcular baraj kurma hazırlığına başladı. Ama Tello muhtemelen hakeme baraj istemediğini söyleyerek, atışı düdüğü beklemeden kullandı.

Bu olay çok tartışıldı. Kimileri Tolga Özkalfa'nın önce düdüğü ağzına götürdüğünü; fakat gol olunca atışı tekrarlatmaktan vazgeçtiğini iddia etti. Kimileriyse bunun bir kural hatası olduğunu söyledi.

Olayın özündeki tartışma ise, serbest vuruş hangi noktadan kazanılmış olursa olsun futbolcuların oyunu kendi istekleriyle barajın kurulmasını beklemeden hemen başlatabileceği mi; yoksa hangi şartta olursa olsun, hakem düdüğümü bekle komutunu verdikten sonra atışın hemen kullanılamayacağı mı?...

Tello'nun pozisyonundan sonra, aklıma birkaç yıl önce canlı olarak izlediğim bir Arsenal-Chelsea Premier Lig maçında yaşananlar geldi. (Sanırım 2004-2005 sezonuydu)

Aşağıdaki videoda bahsettiğim maçta Thierry Henry, benzer bir pozisyonda atışı hemen kullanıyor ve Chelsea kalecisi Peter Cech diğer direğin dibinde baraj kurdurmakla meşgulken topu ağlara gönderiyor. Hakem de golü veriyor...



Burada muhtemelen Henry, düdüğümü bekle demek üzere yanına gelen hakeme baraj istemediğini, oyunu hemen başlatmak istediğini söylüyor. Golün tekrarına dikkat ederseniz (27. sn.) topun yakınındaki Chelsea'li Gudjohnsen bu duruma uyanıyor ve arkadaşlarını uyarmak için hemen arkasını dönüyor; fakat çok geç...


Bu gol, zamanında İngiltere'de de tartışmalara neden olmuştu. Benim değinmek istediğim nokta ise, benzer durumların her yerde yaşanabildiği ve bu konuda hala net bir cevabın bulunmaması...

Read more...

Galatasaray-Gençlerbirliği: Çıkma Hastalığı ve Gol

19 Aralık 2009 Cumartesi


Galatasaray, Gençlerbirliği'ni 1-0 mağlup ederken aklıma iki anekdot bıraktı: Attığı golün oluşumu ve rakibin kullandığı duran toplardan sonra senkronize olmadan yapılan çıkışlar...

Baros'un uzun süreli sakatlığı ve Nonda'nın da kadroda yer almaması nedeniyle Antalyaspor maçındaki gibi saf bir santrfordan mahrum çıktı sahaya Galatasaray. Bu nedenle kağıt üstündeki sahaya dağılımda, en ileride gözüken Harry Kewell, elinden geldiğince santrfor gibi oynamaya çalıştı. Nitekim yakalanan hemen hemen her pozisyonda da son vuruşlar onun imzasını taşıyordu.

Anlaşılan Rijkaard, ilerideki dört oyuncudan yalnızca Keita'nın yerini net olarak çizmiş (sağ açık), Elano ve Arda'ya serbestlik tanımış, Kewell'a ise en uçta yer almasını söylemişti. Fakat bu görev dağılımının sahada birebir uygulandığı ilk ve tek an, atılan goldü. Arda ve Elano efektif paslarla geride pozisyonu hazırladı, Keita sağdan bekletmeden kesti, kaleye en yakın adam Kewell'dı ve golü attı. Galatasaray bu formatla, organizasyon dahilinde ancak bu şekilde gol atabilirdi. Sezon başından beri Rijkaard'ın gelişiyle hayali kurulan "Barcelona vari oyun sisteminin" golü işte bu goldü. Yani Galatasaray'ın, klasikleşmesi gereken golü...

Aklımda kalan ikinci not, rakibin kullandığı duran toplardan sonra yapılan saçma sapan çıkış hatalarıydı. Olayı iyice Rijkaard ve Galatasaray'a yakışmayan hale sokan faktör ise, geçtiğimiz hafta Antalyaspor'a karşı da aynı hataların yapılıp bundan hala ders çıkarılmamış olmasıydı. Rijkaard iki haftadır bu ofsayt taktiğini uygulatıyor. Fakat bu, geçtiğimiz hafta Antalyaspor karşısında yenilen iki gole mal olmuştu. Bugün de Kahe biraz dikkatli olsa iki gole daha mal olabilirdi.

Aslında bu hataların nedeni de, çözümü de basit: Oyuncular çıkarken birbirlerini kontrol etmiyorlar. Herkes sadece alelacele ileri çıkmaya bakıyor. Dolayısıyla da geride kalan arkadaşlarını görmüyorlar. Bu da ofsaytın bozulmasına yol açıyor. Eğer Galatasaray bu taktiği uygulamayı sürdürecekse oyuncular birbirlerini kontrol etmeyi öğrenmeli. Her pozisyonda çıkmamalılar. Ya da sorun kökten çözülmeli; yani bu uygulamadan vazgeçilmeli...

Read more...

Yolun Bundan Sonrası Taşlı

18 Aralık 2009 Cuma


Avrupa Ligi'nde Galatasaray ve Fenerbahçe ilk tur gruplarını fazla zorlanmadan, gruplarını lider tamamlayarak geçtikten sonra ikinci turda daha dişli rakiplerle eşleştiler. Yani yolun zor kısmına bundan sonra başlayacaklar.

Eşleşmelerin statüsü ayrı bir tartışma konusu. Nitekim bundan önceki yıllarda turnuva UEFA Kupası adıyla düzenlenirken, grup liderliği takımlara ciddi bir avantaj getiriyordu. Çünkü gruplarını lider bitiren ekipler diğer grupların üçüncüleriyle eşleşiyorlardı. Fakat turnuvanın Avrupa Ligi adı altında düzenlenmeye başlanmasıyla gruptan çıkan takımların sayısı ikiye düştü. Bu da grup lideri olsanız dahi, Şampiyonlar Ligi gruplarını 3. bitiren güçlü ekiplerle karşılaşma riskini beraberinde getirdi. İşte Galatasaray da ikinci turda böyle dişli bir rakiple, Atletico Madrid ile karşılaşacak. Fenerbahçe ise Avrupa Ligi'nde grubunu ikinci bitiren Fransız Lille ile eşleşti. İki takımımızın da ilk maçlarını deplasmanda oynayacak olmaları en önemli avantajımız...

Turnuvada yoluna devam eden takımlara baktığımızda, zaten "kolay rakip" olarak adlandırılabilecek ekiplerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Şampiyonlar Ligi'nin gediklileri olarak sayabileceğimiz iki dev Liverpool ve Juventus dışında hemen hemen her kulüp bütçe ve kadro kalitesi olarak birbirine yakın güçte.

Galatasaray, Atletico Madrid'i elemesi halinde iki dev Juventus ve Liverpool'la en azından bir tur daha karşılaşmayacak. Sonraki turda Liverpool'un ezeli rakibi Everton ya da Sporting Lizbon ile oynayacak. Fenerbahçe ise Lille'i geçmesi halinde Liverpool'un kucağına düşebilir. Çünkü Liverpool-Unirea Urziceni eşleşmesinin galibiyle karşılaşacak.


Kısacası kulüplerimizin, yıllardır hedef olarak gösterdikleri Avrupa kupalarında final oynama başarısına ulaşmaları için, bu sezon kağıt üstünde daha zor rakipleri elemeleri gerekiyor. Özellikle Fenerbahçe cephesinde Liverpool'la karşılaşma olasılığı biraz can sıkabilir. Fakat bundan önceki sezonlarda da Milan ve Bayern Münih gibi dev takımlar yollarına UEFA Kupası'ndan devam etmiş; ancak kupayı kaldırma başarısını gösterememişlerdi. Yani Liverpool önüne geleni yıkacak gibi bir durum kesinlikle söz konusu değil.

Liverpool yüzünden Fenerbahçe'nin yolunu daha zorlu olarak gördüğümüz gibi bir sonuç çıkmasın. Atletico Madrid şu an Galatasaray için daha yakın bir tehlike. Bu sezon La Liga'ya kötü başlamış ve Şampiyonlar Ligi gruplarında yalnızca 3 puan toplamış olabilirler. (Hatta aynı puana sahip Kıbrıs ekibi Apoel Nicosia'yı ancak averajla geride bırakarak Avrupa Ligi'ne kalabildiler!) Fakat Lille'den çok daha tehlikeli bir takım oldukları da ortada... (bkz: Forlan, Aguero, Maxi Rodriguez ve Simao Sabrosa vs.)

Read more...

Yunanistan'la Rövanş!

15 Aralık 2009 Salı


Ülkemizde düzenlenecek 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası grup kuraları çekildi. Milli Takımımız C grubunda Çin, Rusya, Porto Riko, Fildişi Sahili ve Yunanistan'la eşleşti. C grubunun maçları Ankara'da oynanacak...

A.B.D ile çeyrek finalden önce karşılaşmayacak olmamız iyi oldu. Bir diğer olumlu gelişme ise, bu yaz Polonya'da tartışmalı bir şekilde mağlup olarak yarı-finalin kapısından döndüğümüz komşu Yunanistan ile rövanş şansı yakalamamız oldu.

Yunanistan'dan sonra kağıt üstündeki en dişli rakiplerimiz Çin ve Rusya... Çin'de Yao Ming'in durumu belirsiz. Nitekim bu sezon NBA'de de sakatlığı sebebiyle forma giyemiyor. Rusya ise David Blatt yönetiminde genç ve kapasitesi dahilinde istikrarlı oynayan bir kadroya sahip. Polonya'da 7.'lik maçında bizi yenmişlerdi.

Porto Riko grubun sürpriz adayı... Dallas'ın küçük ama etkili gardı Juan Barea, Miami'li Carlos Arroyo ve Efes Pilsen'li pivot Santiago bu ülkenin yetiştirdiği ilk anda akla gelen önemli isimler.

İlk maçımız 28 Ağustos'ta Fildişi Sahili ile... Yani önümüzde bol bol yorum yapabileceğimiz yaklaşık 8 aylık bir süre var.

Read more...

Ersan In, Hedo Out

10 Aralık 2009 Perşembe


NBA'de bir sezonda en fazla 2 kez yaşayabildiğimiz Türk gecelerinin sayısı, Ersan'ın Milwaukee'ye geri dönmesiyle birlikte yeniden arttı. İşte bu gecelerden birinde dün Hedo'lu Toronto, Milwaukee deplasmanındaydı.

Toronto'da koç Jay Triano'nun koltuğu bir süredir sallantıda... Geçtiğimiz günlerde deplasmanda elde edilen Chicago galibiyeti onu biraz rahatlatsa da; Toronto hemen her maç 100'ün üzerinde sayı yemeye devam ettikçe, başta genel menajer Colangelo olmak üzere Toronto yönetiminin nefesini ensesinde hissedecek. Savunmanın esamesi okunmuyor çünkü Kanada ekibinde...

Toronto sezona parıltılı bir Cleveland zaferiyle başlayınca, bir an herşey gözümüze toz pembe gözükmüştü. Fakat geçen sezondan bu yana hiçbir değişiklik olmadığı sonradan anlaşıldı. Toronto'nun maç kazanabilmesi için hala Chris Bosh'un insanüstü performanslar sergilemesi gerekiyor. Kağıt üstündeki diğer skor opsiyonları Bargnani, Hedo ve Calderon da etkili maçlar çıkaramayınca işleri oldukça zorlaşıyor. Yani ne istikrarlı şekilde atabiliyor Toronto, ne de istikrarlı biçimde savunma yapabiliyor.

Dün de Milwaukee'ye 117-95 mağlup oldular. Artık ilk beşe yerleşen Ersan İlyasova, kendisi için yazdığımız yazıların boşa olmadığını kanıtladı. 17 sayı 9 ribaundla oynayan Ersan, Hedo'ya takımının galibiyeti haricinde bireysel olarak da fark attı. Hedo yalnızca 9 sayı ve 3 asistte kaldı...

Sadece bu maçta değil, son dönemde de Ersan, Hedo'dan daha başarılı maçlar çıkarıyor. Şu anki sezon ortalamaları da 11.8 sayı, 7.5 ribaund, 1.2 asist ve 1 top çalma... Biraz iddialı olabilir; fakat bir bayrak değişimine doğru gidiyoruz diyebiliriz.

Play-Off'lar hakkında konuşmak için henüz erken olsa da, Bucks ve Raptors Play-Off'a son sıralardan kapak atacaklarmış gibi gözüküyor. Doğu'da işler Batı'dan daha kolay ve mağlubiyet sayınız galibiyetinizden fazla dahi olsa Play-Off yapma şansınız var. Diyeceğim o ki Bucks'ta sezonun sürprizlerinden çaylak gard Brandon Jennings'in sakatlığı uzun sürmez ve Toronto savunma problemlerini (gerek bir takas yoluyla, gerekse koç değişikliğiyle) aşmayı başarabilirse bu iki oyuncumuzu play-off'larda da izleme ihtimalimiz yüksek...



daha önceki Ersan İlyasova yazıları:
Ersan İlyasova'nın NBA Günleri ve Ersan İlyasova'nın Milwaukee Bucks Günleri ...

Read more...

Bordeaux

9 Aralık 2009 Çarşamba


Çok değil, geçtiğimiz sezon Galatasaray Bordeaux'u UEFA Kupası 2. Tur'unda elemişti. Üstelik iki maça farklı teknik direktörlerle çıkmasına rağmen! İlk maçta deplasmandan Skibbe yönetiminde 0-0 'lık beraberlikle dönülmüş; fakat iki Bordeaux maçı arasındaki 5-2'lik Kocaelispor hezimeti sonrası Skibbe'nin görevine son verilmişti. Ardından Bülent Korkmaz'ın Galatasaray'ın başındaki ilk maçında 4-3'lük kalbe zarar galibiyet elde edilmiş ve Galatasaray rakibini elemişti.

Fakat hesaba katılmayan şey, Galatasaray'ın Hamburg'a sahasında 2-0'dan 3-2 mağlup olarak ertesi turda eleneceğiydi. Galatasaray bu darbenin ardından ligde de kan kaybetti ve sezonu ancak 5. sırada bitirebildi.

Bordeaux ise UEFA Kupası'ndan elenmiş; fakat Lyon'un Fransa Ligi'ndeki 7 yıllık hegemonyasına son vermeyi başarmıştı. Başka bir deyişle Laurent Blanc, henüz teknik direktörlük kariyerinin ikinci yılında Fransa Ligue 1 şampiyonluğu yaşadı. Teknik direktörlüğe Bordeaux'yla adım atan; ancak yakın bir gelecekte daha büyük bir kulübe geçmesine kesin gözüyle bakılan efsanevi Fransız stoper, bu sene ise takımını Şampiyonlar Ligi'nde Juventus ve Bayern Münih'in önünde gruptan çıkartmayı başardı. Üstelik tek bir mağlubiyet bile almadan, 16 puan toplayarak!

Bordeaux, Laurent Blanc'la birlikte sistemli bir yapıya kavuşarak, önce yerel başarıları kovaladı. Geçtiğimiz sezonu ligde şampiyon olarak tamamlayınca, bu sene Şampiyonlar Ligi'ne de ağırlık verdiler. Fakat Bayern Münih ve Juventus'u birbirine düşürüp, grubu lider bitireceklerini kimse hesaba katmamıştı...

Read more...

Türkiye ve Rusya!

4 Aralık 2009 Cuma


***İki ülke de, son Avrupa Şampiyonası'nın (Euro 2008) yarı finalisti...

***İki ülke de, 2010 Dünya Kupası'na katılma şansını yakalayamadı... Biz beklenmedik biçimde (!) play-off bile oynayamazken; onlar play-off'ta beklenmedik biçimde Slovenya'ya elendi...

***Türkiye, FIFA'nın kasım ayı sıralamasında 41. sırada yer alırken, Rusya 13. sırada!...

***Rusya'nın İngiltere Premier League'de oynayan Milli oyuncuları: Yuri Zhirkov (Chelsea), Diniyar Bilyaletdinov (Everton), Andrei Arshavin (Arsenal), Roman Pavlyuchenko (Tottenham)...

***Türkiye'nin Premier League'deki tek temsilcisi, Stoke City'de oynayan ve 81. dakikada oyuna girip 6 dakika sonra oyundan alınan Tuncay Şanlı...


Malum, "Neden Premier League'e (geniş kapsamda ise Avrupa'nın nitelikli liglerine) oyuncu gönderemiyoruz?" tartışması uzun süredir gündemde...

Bizimle son dönemde hemen hemen aynı uluslararası başarılara sahip Rusya'nın bu konudaki durumu ortada... (Hatta bizim bir de dünya üçüncülüğümüz var!)

Onların son şampiyonları (Rubin Kazan) gidip deplasmanda tam kadro Barcelona'yı yeniyor, biz işi garantilemiş yedek ağırlıklı Manchester United'ı yenince bayram yapıyoruz...

Biz 2000'de Galatasaray'la UEFA Kupası'nı kazanmıştık, onlar 2005'te CSKA Moskova'yla ve 2008'de Zenit'le aldılar...

Hatırlarsak Türk futbolcularına en çok rağbet gösterilen dönem Galatasaray'ın UEFA zaferi sonrasıydı. Hatta teknik direktör bile göndermiştik Avrupa'ya! (Fatih Terim-Fiorentina, Milan)

Şu an Avrupa'nın büyük takımlarında forma giyen Rus oyuncuların çoğu da Zenit-CSKA Moskova çıkışlı...

Demek ki bu işin çözümü Galatasaray, Fenerbahçe ya da Beşiktaş'ın (eğer grubunu 3. bitirebilirse) artık lafla değil, icraatla Avrupa Ligi'ni kazanabilmesine bakıyor! Hazır bu sezon önemli bir çıkış da yakalamışken...

Read more...

Artest'in Kafası İyiymiş!

3 Aralık 2009 Perşembe


NBA'in gelmiş geçmiş en sorunlu basketbolcularından Ron Artest'in neden yıllardır saçma sapan işlere imza attığı ortaya çıktı! Şu an Los Angeles Lakers forması giyen Artest, 99-2002 yılları arasında oynadığı Chicago Bulls'un o sıralar çok maç kaybeden bir takım olduğunu, bu yüzden de kederlenip devre aralarında içki içtiğini açıkladı.

Daha önce saha içi kavgalarından, saha dışı garipliklerine bir çok şuursuz işe imza atmış olan Artest'in, bunları yapmasının sebebi alkol kullanması mı bilinmez; fakat birine göre öyle olabilir: 2003-2004 sezonunda Detroit-İndiana maçında gerçekleşen NBA'in gelmiş geçmiş en büyük saha içi kavgalarından birinin (hatta tribünlere de taşmıştı) Artest ile birlikte iki baş aktöründen biri olan Ben Wallace: "Benimle kavga etmek istemişti. O zaman da içip içmediğini kontrol etmeniz gerek!" dedi...

Artest'in Lakers'a transferi sonrası artık uslanacağını düşünenler biraz yanılmışa benziyor. Fakat başka bir açıdan bakarsak da en azından artık günah çıkarmaya başlaması, yavaş yavaş uysallaşmaya başladığının kanıtı olabilir. Phil Jackson'ın azmedip Artest üzerinde hızlandırılmış eğitime başlaması, belki de kariyerinin bu son döneminde onu en azından bir kere mantıklı bir iş yaparken görmemizi sağlayabilir.

Read more...

Türkiye'de Teknik Direktör Olmak

1 Aralık 2009 Salı


*** Türkiye'de teknik direktörlük yapan yerli bir hocaysanız uzun süreli sözleşme yapamazsınız. Yapsanız dahi, bu beş kuruş tazminat alamadan ayrılamayacağınız anlamına gelmez. Ya araya hatır gönül işi girer, ya da hakkınızı aramaya kalktığınızda "paragöz adam" olarak anlaşılma tehlikesi bulunduğundan daha sonra başka bir takımdan teklif alabilmeniz zorlaşır. Ayrıca federasyon nezdinde de, sizi kulüplere karşı korumaya yönelik uygulanabilir yaptırımlar yoktur... bkz: Hikmet Karaman olayı...

*** Eğer elinizde -yıllardır olduğu gibi- düşük bütçeli ve toplama bir kadro varsa dahi kötü sonuçlar almaya hakkınız yoktur. Türkiye'de, savunmanızın Avrupa'nın 2. Liglerinden gelen oyunculardan kurulu olması ya da takımda çok sayıda genç futbolcunun bulunması bir önem teşkil etmez. Bu durum kulüp başkanının soyunma odasına girip futbolcularınızın önünde size ayar çekmeye çalışmasını engellemez... bkz: Denizlispor-Ali İpek...

*** Eğer siz geçiminizi teknik direktörlükten sağlıyorsanız, mecburen tüm bunlara katlanıp yine de böyle takımlarda çalışırsınız. bkz: Hakan Kutlu'nun Denizlispor'a teknik direktör olması, ya da olaydan sonra takımı devralmaya mecburen razı gelecek x bir teknik direktör...

*** Kulüp başkanları futbolu en az teknik direktörler kadar iyi bilirler. Daha doğrusu öyle zannederler. (Hatta kahvede maç izlerken bizler bile böyle düşünürüz.) Platon futbolu görebilseydi "ideal futbol yönetimi" hakkında muhtemelen şöyle derdi: "Ya teknik direktörler başkan olmalı, ya da başkanlar teknik direktör"...

*** Eğer Türkiye'de çalışan yabancı bir teknik adamsanız, hayatınızda yaşamadığınız garipliklere burada şahit olabilirsiniz. Hatta tüm yaşam görüşünüz kökten değişebilir. Kontrat anlamında yerli hocalardan daha şanslı olduğunuz için hata yapma lüksünüz yoktur. Dolayısıyla sizden önce transfer edilen bir oyuncuyu, sisteminize uymasa bile yönetimin hatasının üstünü örtmek için oynatmak zorundasınızdır. (Eğer Türk bir hocaysanız zaten sisteminize uygun oyuncu alabilme-oynatabilme lüksünüz hiç yoktur.) bkz: Hugo Bross'un Trabzonspor'dan ayrıldıktan sonraki açıklamaları...

*** Tarihte Türkiye topraklarına ayak basmış en kariyerli hocalardan biriyseniz bile medya sizi en kısa yoldan göndermeye bakar. Yani futbol felsefenizin, başarılarınızın ya da başaracaklarınızın hiçbir önemi yoktur. Gönderilmek için yalnızca iki hafta üst üste puan kaybetmeniz yeterlidir. Bebeğinizin doğumu için eşinizin yanına gitmeniz, kaçmanız anlamına gelir... bkz: Frank Rijkaard'ın Bursaspor maçında takımının başında yer alamaması üzerine yazılıp çizilenler...

*** Daha önce 3 kez çalışıp, 3 kez gönderildiğiniz kulübe tekrar geri döndüğünüzde: "Bizim Alex Ferguson'umuz olacak" demeçleriyle karşılanırsınız. Halbuki ilk döneminizde gönderilmemiş olsanız, bir takımda uzun süreli çalışma konusunda verilen örnek Ferguson değil, siz olurdunuz. bkz: Şenol Güneş'in Trabzonspor'daki 4. dönemi...

*** Türkiye'de yalnızca iki teknik direktörün -Fatih Terim ve Mustafa Denizli'nin- ismi anılır. Çünkü gerekli sabrın gösterildiği şanslı kişiler yalnızca onlardır. Memleketten teknik direktör çıkmamasının nedeni yeteneksizlik değil, güvensizlik ve sabırsızlıktır. bkz: Milli Takımın teknik direktörü yerli mi, yabancı mı olsun tartışmaları ve Yılmaz Vural'ın bu konudaki açıklamaları...

Bunlar ülkemiz futbolundaki "teknik direktörlük anlayışı" hakkında yalnızca son bir ay içinde şahit olduğumuz örnekler. Bir ayda konu hakkında bu kadar örnek çıkıyorsa, sorunun bütününü yazmak bayağı bir süre alabilir. İstisnalara da saygı duyduğumu belirteyim...

Read more...

İLETİŞİM

mussano90@hotmail.com


KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP