Benim Adım Futbol

11 Mart 2010 Perşembe

10 Mart 2010 Çarşamba gecesi, yani dün gece, kabataslak bakarsak herşeyde olduğu gibi futbol için de sıradan bir geceydi. 4 takım Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale yükselebilmek için karşı karşıya geliyordu. Biri Madrid'de, biri biraz kuzeyde Manchester'da iki maç oynanıyordu. Madrid'deki maçın ev sahibi takımı, maçtan önce tüm haşmetiyle rakibini yeneceğinden emin bir duruş sergiliyordu. Hatta maçtan önce takımın milyon dolarlık yıldızlarından yalnızca biri olan sağbek çıkıp: "Biz bu maçı 3-0 alırız!" gibilerinden küçümseyici laflar ediyordu. Halbuki unuttuğu birşey vardı: O da karşılarındaki takımı Şampiyonlar Ligi'nde şimdiye kadar bir kez bile mağlup edemedikleriydi.

Madrid'de bunlar olurken, Manchester'da daha farklı şeyler yaşanıyordu. İlk maçı Milano'da 3-2 kazanmanın verdiği coşkuyla, zaten genelde dolu olan tribünler daha da bir keyiflenmiş, bu yüzden insanlar tribünleri birkez daha boş yer kalmayacak şekilde doldurmuştu. Üstelik ilk maçı deplasmanda kazanmanın verdiği güvene rağmen, maçtan önce evsahibi tarafta çıkıp: "Biz bu turu eze eze geçeceğiz, 4 atacağız!" diyen kimse olmamıştı. 20 yıldır o takımın teknik direktörlüğünü yapan adam, yine her zamanki gibi çiğnediği sakızıyla yedek kulübesindeki yerini almış, her zamanki heyecanıyla maçı takip etmeye başlamıştı. Karşısındaki takımın birkaç yıl önceki formundan uzak olduğunu bilen Sir'ün, bildiği birşey daha vardı çünkü: O da rakibinin Şampiyonlar Ligi'ni en fazla kazanan 2. kulüp olduğuydu...

Bu sırada Manchester kulübünün Amerikalı başkanı ise muhtemelen Miami'deki villasında purosu ağzında keyif çatıyordu. Satın aldığı Avrupa'nın en büyük kulüplerinden birini ticarethane olarak görmüş, kulübü kendi çıkarlarına göre yönetmişti. Bu yüzden taraftarlar maça, takımını desteklemekten başka bir amaçla daha gelmişti. Pankartlar ve kaşkollerle para babalarını protesto ediyorlardı. Üstelik bunu patronun kulübün başında olduğu son iki yılda bir kez Şampiyonlar Ligi şampiyonu olmaları, bir kez de final oynamalarına rağmen yapıyorlardı. Yerel kupalardaki başarılarını saymıyorum bile! Pankartlarda "Love United-Hate Glazer!" yazıyordu. "United'ı sev, Glazer'dan nefret et" diyorlardı yani Türkçesi... Kaşkollerdeki sarı-yeşil renkler ise Manchester United'ın ilk kurulduğu yıllardaki renkleriydi. Yani bir bakıma saflığı ve öze bağlılığı temsil ediyordu.

Maçlar başladıktan kısa bir süre sonra ilk gol haberi Madrid'den geldi. Aynı sıralarda kuzeyde oynayan Manchester ekibinin eski gözdesi, yeni takımının tam 94 milyon euro'luk yıldızı, topu henüz 6. dakikada ağlara gönderiyordu. Böylece Madrid'in "kralcı" takımı, kendi sahasında oynanacak Şampiyonlar Ligi finali yolunda önemli bir adım atıyordu. En azından şimdilik öyle sanıyordu...

Bu sırada yarattığı bazı yıldızlarını gönderen; bazı yıldızlarınıysa futbolu bırakana kadar tıpkı sistemi gibi muhafaza eden Manchester ekibi, yıldızların gelip bir türlü gitmek bilmediği Milano takımı karşısında üst üste goller buluyor ve 60 dakikada skoru 3-0 yapıyordu. Tribünler takımlarının oyunundan haz duyuyor; ancak karşılarındaki tehlikenin her türlü başarıdan daha önemli olduğunu bildiklerinden "patrona" protestolarını da sürdürüyorlardı. Çünkü onların takımlarına duydukları sevgi, hiçbir başarıyla ölçülemezdi.

Derken Madrid'de yıldızların gelip gittiği, ancak baki kalan bir sistemin olmadığı kralcı takım, kendi yıldızlarını yaratıp gönderen; ancak sisteminde ve yıldız yaratma kabiliyetinde bir erozyon yaşamayan nispeten mütevazi Fransız takımı karşısında, dakikalar 75'i gösterdiğinde henüz 20 yaşında olan Bosnalı bir gencin ayağından golü kalesinde görüyordu. Karşılarındaki takımda kendilerindekinin yarısı kadar bile üst düzey piyasası olan oyuncu yoktu belki; ancak Fransızlarda olduğu gibi örneğin sağ kanatlarında 6 yıldır birlikte oynayan bir ikilileri de yoktu. Onlar ellerinde para olduğundan sabredecek zamanı kendilerine zahmet olarak görüyor ve işler kötü gitti mi gerekirse takımı sil baştan kuruyorlardı.
İlginçtir ki, Manchester'ın bir başka eski efsane 7 numarası da o gece sahne alacaktı. Yolu tıpkı Madrid'deki 94 milyon euro'luk meslektaşı gibi Manchester'dan sonra Madrid'e düşmüş "Becks", rakip Milano takımının formasıyla ayakları titreye Old Trafford'un çimlerine ayak basıyordu. Taraftarlar onu oyuna girerken sanki hala kendi oyuncularıymış gibi alkışlıyor, hatta attığı sert bir şuttan sonra bile gol yeme pahasına onu desteklemeye devam ediyorlardı. Eski 7 numara da kariyerinde birçok uluslararası karşılaşma oynamış, hatta İngiliz Milli Takımı'nın sayısız maçta kaptanlığını yapmış bir oyuncu olmasına rağmen oyuna girdikten sonra göz yaşlarına hakim olamıyor; edindiği tüm tecrübeler bir anda anlamını yitiriyordu. Üstelik bu adam yıllarca oynadığı futbol kadar, edindiği serveti ve popstar vari imajıyla konuşulmuş, sözde gamsız bir adamdı. Şimdi ise sahaya adımını attıktan sonraki ilk dakikaları, futbola yeni başlamış bir çocuğun sahada ne yapacağını bilemez halinden farksızdı.

İki tarafta da maçlar sona erdiğinde, maçı 3-0 kazanacaklarını iddia eden yıldız sağbekin takımı, golü yedikten sonraki birkaç cılız atağından sonuç alamıyor ve kupaya veda ediyordu. 94 milyon euro ödeyip aldıkları oyuncunun eski takımıysa, maçtan önce böyle bir iddiada bulunmamasına karşın 4-0'lık tarihi bir galibiyetle çeyrek finale yükseliyordu! 94 milyon euro başarıyı getirmemişti. Halbuki bu 94 milyon euroluk adam, eski takımını Şampiyonlar Ligi şampiyonu yapan adam değil miydi?

Bundan daha acısıysa, kendi sahalarında 1-1 berabere kalarak elendikleri takımın belki de tüm maliyetinin 94 milyon euro olmasıydı...

0 yorum:

İLETİŞİM

mussano90@hotmail.com


KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP