Shabani Nonda

29 Ocak 2010 Cuma


Şöyle bir düşündüm de: "Nonda'nın gidişine neden üzüldüm?" diye...

2 sezon önce Fenerbahçe'ye karşı şampiyonluğu getiren golü attığı için üzülmedim (!)...

Müthiş oynadığı bir maçın peşine ertesi hafta yedek kalmaktan hiç gocunmayıp, ikinci yarıda dahil olduğu maçı 30 dakikada hat-trick yapıp çevirebildiği için de değil (!)...

Yalnızca 2.5 sezonda, Hagi ve Jardel gibi isimleri geçip Galatasaray formasıyla Avrupa Kupalarında en çok gol atan yabancı futbolcu olduğu için de değil (!)...

Galatasaray kariyerinde 92 maça çıkıp, 40'a yakın gol attığı için hiç değil (!)...

Muhtemel bir yabancı transferi durumunda, herkesin takımdan ayrılacak birinci aday olarak onu gösterdiği bir ortamda; Ankaragücü'yle oynanan kupa maçında karda kışta sahaya çıkıp üstü başı çamur olana kadar oynadığı için de değil (!)...

Tüm bunları yapan, artı kariyeri itibariyle Lincoln'ün 3 katı sorun çıkarma lüksü bulunan; ancak tek bir kapris bile yapmayıp herkese profesyonellik dersi veren bir futbolcu olmasına rağmen, yine de kimseye yaranamadığı için üzüldüm!...

Read more...

Futbolun Mozart'ı

23 Ocak 2010 Cumartesi


1939 yılında takvimler bugünü gösterirken Avusturyalı bir futbolcu kız arkadaşıyla birlikte, kaldıkları Viyana'daki kendine ait apartman dairesinde ölü bulundu. Bu gerek futbolcunun yaşadıkları, gerekse başarıları göz önüne alınırsa sıradan bir ölüm olarak geçiştirilemezdi.

"Futbolun Mozart'ı" lakaplı Avusturyalı forvet Matthias Sindelar, kısa yaşamına ayakta alkışlanacak birçok başarı sığdırdı. Öyleki narin yapısı ve ince tekniğiyle (bü yüzden bir diğer lakabı da Kağıt Adam'dır) hafızalara kazınan başarılı performanslara imza atan efsanevi futbolcu, 1999 yılında Avusturya'da yüzyılın sporcusu ve IFFHS (Uluslararası Futbol Tarihi ve İstatistikleri Federasyonu) tarafından da gelmiş geçmiş en iyi Avusturyalı futbolcu seçilecektir.

Sindelar, 35 yıllık kısa fakat hareketli yaşamında kendini birçok önemli olayın merkezinde bulacaktır. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu sınırları içerisinde doğan futbolcu, sonradan kurulacak Çek Cumhuriyeti'ne dahil olacak -Çek nüfusun ağırlıklı olduğu- Moravya bölgesinde büyür. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun 1. Dünya Savaşı'ndan sonra dağılmasıyla birlikte, ailesiyle Avusturya'nın başkenti Viyana'ya taşınır. Burada 15 yaşındayken Hertha Wien takımında futbola başlayan Sindelar, ilk büyük çıkışını 21 yaşında transfer olacağı Austria Wien'de yapar. Buradaki 15 yıllık kariyerine, 1 lig ve 7 kupa şampiyonluğu sığdırır.

Austria Wien'deki başarısıyla milli takıma kadar yükselen Sindelar, Avusturya'nın 1934 Dünya Kupası kadrosunda kendine yer bulur. Yarı finale kadar yükselip, evsahibi İtalya'ya boyun eğen takımın en dikkat çeken futbolcularından birisidir.

Hayatının en zor günlerini Nazi Almanyası döneminde yaşar. Almanya'nın Avusturya'yı ilhakından (Anschluss) birkaç hafta önce -3 Nisan 1938'de- iki ülke arasındaki birlikteliğin göstergesi olarak Nazi kurmayları tarafından Viyana'daki ünlü Prater Stadyumu'nda (şimdiki adıyla Ernst Happel) bir futbol maçı organize edilir. 70 dakika boyunca oyunun kontrolü "Ağabey" Almanya tarafındadır. Herkes maçın, dostluk göstergesi olarak 0-0 biteceğini düşünürken sahneye Sindelar çıkar ve attığı golle Almanları sessizliğe gömer. Golün sevincini de Nazi kurmaylarının bulunduğu tribünün önünde coşkulu bir şekilde yaşar. Ardından Avusturya bir gol daha atarak Almanya'yı 2-0 mağlup eder.

Bu maçın ardından Avusturya'nın ilhakıyla birlikte, Avusturyalı futbolcular Alman Milli Takımı adına oynamaya zorlanır. Sindelar, bu duruma karşı çıkan ender futbolculardan birisidir ve bir daha Milli Takım forması giyemeyeceğini bile bile Almanya için oynamayı her seferinde reddeder. O güne dek "Futbolun Mozart'ı", 43 maçlık Avusturya Milli Takımı kariyerinde tam 27 gole imza atmıştır.


Sindelar, 1939 yılının 23 Ocak günü evinde ölü bulunur. Alman yetkililer ölüm nedenini "karbonmonoksit zehirlenmesi" olarak açıklar. Onlara göre Sindelar intihar etmiştir. Fakat olayın ardındaki sır perdesi halen aralanmış değildir. Çoğu kişi Nazi Almanyası adına oynamayı reddeden Sindelar'ın, Almanlar tarafından öldürüldüğünü düşünmektedir.



Matthias Sindelar, bir futbolcunun yaşamının yalnızca futbol oynamaktan ibaret olmadığını, kişisel değerlerinin ve insan olarak yapabileceklerinin de en az saha içindeki başarıları kadar önemli olduğunu göstermiştir. Şüphesiz Futbolun Mozart'ının hala unutulmamasının nedeni, saha içinde yaptıkları kadar, saha dışındaki dik duruşudur...

Read more...

Jo, Nonda ve Hedefler

22 Ocak 2010 Cuma

Galatasaray, kulüplerimizin uzun süredir yapmadığı bir şeyi yapıp, gözünü en büyük uluslararası futbolcu pazarı Premier Lig'e çevirdi. Premier Lig, takımlarımız fazla ilgi göstermese de her ülkeden kaliteli futbolcu bulabileceğiniz çok büyük bir pazar. Birçok güçlü ekibi bünyesinde barındırması ve rekabet ortamı, çok sayıda önemli futbolcunun bu lige gelip gitmesini sağlıyor. Endüstriyel futbolun yaygınlaşması futbolun ruhu için kötü birşey belki, fakat bir yıl önce Premier Lig'e 30 milyon Euro'lara transfer olan önemli bir oyuncuyu bunun 10'da biri fiyatlara transfer edebilmenizi sağlıyor. Örneğin Manchester City'nin elinde sınırsız bir para var ve bu onlara neredeyse her transfer döneminde takımı baştan aşağı değiştirme imkanı tanıyor. Bu arada Elano ve Jo gibi futbolcular da boşa çıkıyor!

Şu anda Galatasaray'ın kadrosunda bulunan Keita ve Leo Franco dışındaki yabancı futbolcuların Premier Lig geçmişi var. Galatasaray, ligimizde Premier Lig'in nimetlerinden bu denli geniş çapta faydalanmayı akıl eden ilk kulüp oldu.


Jo, genç yaşta Brezilya'nın tropikal ikliminden geldiği Rusya'nın soğuğundan fazla etkilenmemiş olacak ki, CSKA Moskova ile çıktığı 50 küsür maçta 30'dan fazla gol attı. Ardından önemli bir meblağ karşılığı Manchester City'nin yolunu tuttu. Elinde sıcak parası olan City, 9 maçta 1 gol atınca ona fazla sabır göstermedi ve Everton'a kiralık olarak yolladı. Everton'da geçtiğimiz sezonu 12 maçta 5 golle kapadı.

Bu sezon disiplinsiz davranışları gol orucuna girmesine neden olunca, Everton menajeri David Moyes onu gözden çıkardı. Kadrosunda Adebayor, Santa Cruz ve Tevez gibi forvetler bulunan Manchester City'nin ise artık ona ihtiyacı kalmamıştı. Haldun Üstünel bunu farketti ve Neill'dan sonra bir başka Premier Lig oyuncusunu daha Turkcell Süper Lig'e kazandırdı...

Jo, sezon sonuna kadar kiralık olarak oynayacak. Bundan sonra bonservisinin sahibi Manchester City'e dönemeyeceğinin ve Avrupa'da önemli bir takımda kalabilmek için son şansının bu olduğunun farkına varacaktır. Bu durum Jo'nun disiplinsizlik diye bir lüksünün kalmadığı ve 1.89 boyundaki yetenekli futbolcunun Galatasaray için varını yoğunu ortaya koyması gerektiği anlamına geliyor. Avrupa Ligi'nde oynayamayacak olması bu transfer hakkındaki tek soru işareti. Çünkü potansiyeli ve yetenekleri soruyu "Neden Jo transfer edildi?"den "Neden Avrupa Ligi'nde forma giyemeyecek bir oyuncu?"ya çeviriyor...

Bu sorunun cevabı da aslında basit: Ara transferde Nonda'dan kaliteli bir futbolcu bulmanız zor. Ya sakatlık problemleri olan ya da kapalı kutu bir futbolcuyu transfer edeceksiniz. Sercan da olmayınca, en uygun isim olarak 23 yaşındaki Jo'da karar kılındı.

Bu durum bir ikilemi beraberinde getirebilir. Galatasaray, belli ki ilk hedefi lig şampiyonluğu olarak belirledi. Avrupa Ligi'nden geri adım atmak üzücü belki; fakat daha rasyonel olan karar. Seneye bu kadroyla Şampiyonlar Ligi'nde oynamak, nereye kadar gidebileceğinizin belli olmadığı Avrupa Ligi'ne umut bağlamaktan daha önemli. İki kupanın arasındaki gelir farkı da cabası...
Shabani Nonda'nın ise artık takımda kalmayacağı kesinleşti gibi. Sezon sonu Kewell ile birlikte kontratı bitecek iki futbolcudan biri olan Kongolunun sözleşmesi, eğer ortalıkta söylentileri dolaşan Dos Santos transferi de gerçekleşirse yıl sonu beklenmeden bile bitebilir. Nonda herşeyden önce çok önemli bir golcü ve profesyonel; ancak yaşı (Galatasaray'ın transfer politikasında yaşa da önem verdiği düşünülürse) kadroda kalmasının önündeki en büyük engel. Öte yandan kendisi 15 golle, Avrupa'da Galatasaray formasıyla en çok gol atan yabancı futbolcu! (ve bunu yalnızca 2.5 sezonda yaptı!) Nonda'yı bir kenara atmadan önce hakkını teslim etmemiz lazım. Bu medyanın bir çırpıda ele aldığı kadar kolay bir ayrılık olmaz. Ayrılığın götürüsü daha fazla dahi olabilir...

Gerçi Galatasaray, Nonda'dan önce Linderoth sorununu çözmek zorunda. Jo'yla birlikte yabancı sayısı 9'a yükseldi. Linderoth'la önümüzdeki bir-iki gün içinde yolların ayrılması gerekecek gibi gözüküyor. Daha doğrusu bir ayrılık yaşanmak zorunda ve Nonda'dan önce akla gelen ilk isim Linderoth...

Bir diğer genç Premier Ligli oyuncu, Rijkaard'ın eski öğrencisi Giovanni Dos Santos şu an gündemdeki isim. Yabancı kontenjanı sorunu olmasa bu gidişle Galatasaray tamamen bir Premier Lig takımı görüntüsü alacak. İlginç olan ise Premier Lig'den bir tane bile İngiliz futbolcu alınmamış olması!

Galatasaray son iki sezondaki akıllı transfer politikasıyla Avrupa'daki nice kulübün yapamadığını yaptı. Önümüzdeki sezondan itibaren ise artık yapılması gereken, 10 yıllık arayı (!) somut adımlarla sonlandırmaya çalışmak...

Read more...

I Shot the Sheriff

8 Ocak 2010 Cuma


Washington Wizards'ın yıldızı Gilbert Arenas, soyunma odasında takım arkadaşı Javaris Crittenton'la "silahla" şakalaşınca bu ona pahalıya mal oldu. Arenas önce Crittenton'ın koltuğuna içi boş 4 silah koyarak, "Birini seç" yazılı bir kağıt bıraktı. Ardından bunu gören takım arkadaşı dolabından kendi silahını çıkarıp Arenas'a doğrultu.

Olayı daha korkunç bir boyuta sokan iddia ise bu ikilinin takım uçağında poker oynadığı ve bir borçlu-alacaklı ilişkisi sebebiyle büyük bir tartışmanın ucundan dönüldüğü...

Bu iş doğal olarak NBA Başkanı David Stern'in canını sıktı ve Arenas maçlardan süresiz men edildi. Arenas şerifi değil, şerif onu vurdu. "Agent Zero", Bob Marley kadar başarılı olamadı...

Read more...

Teodosic'i Tanımamak

7 Ocak 2010 Perşembe

Efes Pilsen, Euroleague'deki sıkıntılı durumunu evinde Olympiakos'a uzatma sonunda 93-85 yenilerek iyice çıkmaza soktu. Tıpkı Atina'daki ilk maçta olduğu gibi, maçın sonunu daha iyi oynayan taraf yine Yunan ekibiydi. Efes son çeyrekte Kerem'in önce sol dipte Schumpert'ı, ardından sağ dipte Charles Smith'i bulması sayesinde iki üçlükle farkı kapatıp maçın son topunu da kullanma şansı yakaladı. Kerem ribaundu aldığında maçın bitimine yalnızca 4 saniye kalmıştı. Ender o sürede karşı sahaya 3 kere geçebilirdi; fakat Kerem'in yorgunluğunun da etkisiyle böyle bir lüksü ne yazık ki yoktu.

Rakoceviç maça hiç etki edemedi. Kerem, Ender'in sakatlığı yüzünden neredeyse 40 dakika sahada kaldı. Buna karşılık karşısında oynayan Teodosic'in Halperin ve Scoonie Penn sayesinde dinlenme şansı vardı. Gerçi Giannakis onu da fazla kenara almadı; ancak bu iki oyuncu en azından onun aktif dinlenmesini ve maçın sonunda diri kalmasını sağladı. O da kritik üçlükleri ve asistleriyle uzatmada son darbeyi vurdu.

Sırp gard Milos Teodosic yakından tanıdığımız bir isim. Geçtiğimiz yaz Polonya'da düzenlenen Avrupa Şampiyonası'nın yıldızlarındandı. Bizim Sırbistan'ı uzatmada yendiğimiz ve turnuvadaki son galibiyetimizi aldığımız lanetli maçın dikkat çeken oyuncularından biriydi. Daha sonra finale yürüyen Sırp takımının lideri oldu, turnuvanın en iyi beşine seçildi. Fakat maçı anlatan Melih Gümüşbıçak ve en sevilen yorumcu (!) Nur Germen'in bunlardan pek haberi olmayacak ki, onun ne kadar tehlikeli bir gard olduğunu ancak el üstünden bir-iki üçlük soktuktan sonra anlayabildiler. "Bu adama dikkat!" ve "18 numaralı oyuncu" ikazları, bende bir ara televizyonun sesini kısma isteği uyandırdı. Fakat tribünlerin hatırına vazgeçtim...

Beko Basketbol Ligi ve EuroLeague maçlarının ağırlıklı olarak Digiturk'ten yayınlanıyor oluşu nedeniyle maçları takip etme şansım pek yok... Maçları bugün olduğu gibi Show Tv ya da Sky Türk yayınlarsa izleyebiliyorum. Sorun ise benim ayda yılda bir maç izleyebiliyor olmama karşın Teodosic'in neler yapıp neler yapamayacağını kestirebilmem; fakat maçı anlatan ikilinin bunun farkına ancak maç ilerledikçe varabilmesi...


İki senedir "saf" bir basketbol spikeri ve Avrupa basketbolundan haberdar bir yorumcu bulamadılar. Bu sayede maçları izleyememekten kaynaklanan üzüntüm bir nebze azalıyor!...

Melih Gümüşbıçak futbol maçı gibi basketbol maçı anlatıyor; Nur Germen de yarım yamalak bilgisiyle hiç susmadan konuşuyor. Scoonie Penn basket atınca şaşırıyor, o bile attı diyor.. Avrupa basketbolunun en iyi gardlarından biri olan adam için yani! Acaba daha önce Efes Pilsen forması giydiğini söylediler mi? Söyledilerse de maçı izlerken ben hiç duymadım....

Tekrar maça dönecek olursak, Kaya, Kerem, Charles Smith ve Shumpert Efes adına ayakta kalan isimlerdi. Kaya Peker 18 sayısının tümünü %70 civarı bir 2 sayı yüzdesiyle üretirken, hem savunma hem hücum ribaundlarında canını dişine takarak boğuştu. Diğer uzunlar Santiago ve Kasun da, her maçta olduğu gibi yine Euroleague'in çabuk ayaklı pivotlarına karşı ellerinden geleni yaptılar. Ya da en çok ellerinden geleni yaptıkları maç bu maçtı. Baby Shaq'dan dolayı olabilir!

Kerem maç boyunca organizasyon yeteğini konuşturdu. Zaman içinde pas yeteneğini ne kadar geliştirdiğine bir kez daha şahit olduk. Charles Smith hücumda rakip potaya 18 sayı bıraktı; savunmada ise Teodosic'i yavaşlatabilen yegane isimdi. Shumpert'a laf eden zaten taş kesilir. Adam her maç belli bir standardı tutturuyor...

Kaliteli ve derin kadro bazen sorun olabiliyor. Nitekim Efes de bunun canlı örneği... Thornton, Sinan ve Nachbar yine benchte unutuldu.

Olympiakos'ta ise galibiyete Teodosic dışında en önemli katkıyı yapan isim 23 sayı atan Josh Childress'tı. NBA'den geldiğinden bu yana en verimli maçlarından birini oynadı, o da bize denk geldi!

Efes şimdi Top 16'ya kalmak için grubun son maçında deplasmanda Orleans'ı yenmek ve Rytas'ın evinde Malaga'ya yenilmesini beklemek zorunda. 9 maçta 3 galibiyet ve 6 mağlubiyet elde ettiler. Halbuki tablo bunun tam tersi olmalıydı. "Efes bu haliyle Top 16'ya kalsa ne olur?" diye sorası geliyor insanın...

Read more...

Freddy Adu'yu Bilir Misiniz?


Championship Manager ve Football Manager tutkunları tabi ki bilir. Zaten CM 2003-2004'te, 14 yaşındaki Gana asıllı A.B.D'li futbolcu Freddy Adu'yu kadrosuna hiç katmamış birine CM tutkunu denemez. Adu'nun oyundaki gelişimi, size birkaç sezon sonra tonla gol atan bir forvete sahip olma imkanı tanır. 17 yaşından küçük olduğu için profesyonel kontratı da yoktur ve bu onu küçük bir meblağ karşılığı transfer edebilmenizi sağlar. Adu hem genç, hem ucuz, hem de müthiş özellikleri olan, tam anlamıyla bir CM efsanesidir kısacası...

Gerçek hayatta ise durum biraz farklı. Hatta bayağı bir farklı! Adu popülaritesini bilgisayar oyunları sayesinde arttırdıktan sonra, henüz 14 yaşındayken Amerikan Profesyonel Futbol Ligi (MLS) tarihinde forma giyen ve gol atan en genç futbolcu oldu. A.B.D formasıyla ilk milli maçına 16 yaşında çıkarak bu alanda da rekoru eline geçirdi.

Adu'yu 2006'da Manchester United teknik direktörü Alex Ferguson genç takımla iki hafta antrenmanda denedikten sonra ülkesine geri gönderdi. Bu Adu hakkında önemli bir ismin verdiği ilk olumsuz karardı. Hemen hemen herkesin dünya futbolunun yeni yıldız adayı olarak gördüğü bir futbolcunun potansiyeli konusunda Ferguson'un haklı olduğu daha sonra ortaya çıkacaktı.

Adu ülkesinde D.C United ve Real Salt Lake formaları giydikten sonra Avrupa'ya ilk transferini 2008'de yaptı. Benfica 19 yaşına yeni basan Freddy Adu'yu renklerine bağladığını duyurdu. Taraftarın beklentileri bilgisayar oyunları dolayısıyla doğal olarak yüksekti; ancak Adu'nun kendini o bilgisayar oyunu yüzünden çoktan tükettiğinin daha sonra farkına varacaklardı.

Uzun lafın kısası Adu, hiçbir zaman bilgisayar oyunlarındaki Adu olamadı. Artık 21 yaşına gelen futbolcu, eğer gerçek hayat sanal dünyadaki gibi işleseydi şu an muhtemelen Messi'yle beraber Barcelona'da ya da Cristiano Ronaldo'yla birlikte Real Madrid'de oynuyor olurdu. En azından adı onlarla beraber anılırdı.

Normalde bir futbolcunun kariyeri ve popülaritesi zamanla yükselirken, Adu'da bunun tam tersi yaşandı. Adu futbol dünyasına büyük bir şöhretle adım attı ve henüz 21 yaşındayken kredisini tamamen tüketti. Benfica onu bugün itibariyle 1.5 yıllığına Yunan ekibi Aris'e kiraladı...


Not: Evet fotoğrafta gördüğünüz adam Pele! Adu'ya ilk zamanlar muhtemelen veliahtı gözüyle bakıyordu...

Read more...

Fenerbahçe Ülker'in Yeni Gardı

5 Ocak 2010 Salı

Willie Solomon'un takımdan ayrılmasından sonra Fenerbahçe Ülker'in sadece Lynn Greer'in sırtında bir yere varamayacağı aşikardı. Zaten Greer herşeyden önce ne kadar saf bir gard, orası bile tartışılır. Bu yüzden 40'ına merdiven dayayan Mrsiç'in şut yeteneğine, bir de top getirmesine neden olarak ağır darbe vuruyordu.

Solomon Fenerbahçe taraftarı için çok önemli bir isimdi, yeni transfer Hırvat Roko Ukiç belki onun gibi kral ilan edilmeyecek; ancak tecrübesi ve kalitesi tartışılmaz.



Ukiç 25 yaşında olmasına karşın şimdiye dek Avrupa'da Tau Ceramica, Barcelona ve Lottomotica Roma gibi önemli takımlarda forma giydi. Hajduk Split altyapısından yetişen (Split, Hırvat basketbolunun Cibona Zagreb ile birlikte iki basketbolcu fabrikasından biridir) Ukiç, son iki sezondur NBA'de yaşam savaşı veriyordu. Bir Avrupalı oyun kurucu olarak Toronto ve Milwaukee formaları giyerken NBA'de tutunmanın zorluklarına şahit oluyordu yani. Tıpkı Sarunas Jasikevicius'un başına gelenler gibi...

Ukiç NBA için olmasa da, Avrupa basketbolu için önemli bir oyuncu. Hırvat milli takımının da en önemli yıldızlarından...

Fenerbahçe Ülker'in bu transfer için epeydir uğraştığı biliniyordu. Sonunda Milwaukee Bucks onu serbest bırakınca Ukiç'e kavuştular.

Delici bir gard olmasının yanında, 3 sayı çizgisinin gerisinden de etkili bir şutör olan Ukiç'in Fenerbahçe Ülker'e yapacağı en büyük katkı tüm bunların yanında, "topun karşı sahaya emin ellerde geçmesi" olacak...

Read more...

Lakers-Sacramento Rekabeti

3 Ocak 2010 Pazar

Los Angeles Lakers ve Sacramento Kings arasındaki maçların özel bir öneme sahip olmasının pek çok nedeni var. Her şeyi başlatan sebep, bu iki organizasyonun da NBA'in kuruluşundan (1948) bu yana varlıklarını koruması... O zamanlar isimleri Minneapolis Lakers ve Rochester Royals olan bu iki takım, NBA'in vücuda gelmesiyle birlikte oynanan ilk 6 sezona damgalarını vururlar. Kendi gruplarını sürekli lider tamamlamaları yetmez, bu 6 sezonun şampiyonluklarını -pek adil olmasa da- paylaşırlar: Lakers 5, Royals (Kings) 1 şampiyonluk...

Yıllar yılları kovaladıktan sonra, 1960'larda ikili arasındaki rekabet yeniden kızışır. Çünkü dönemin en popüler iki yıldızı Jerry West ve Oscar Robertson bu iki takımın formasını giymektedir. Jerry West, NBA'in mevcut logosuna ilham veren adam olmayı başarırken, Oscar Robertson halen emsali bulunmayan triple-double sezon ortalamasına imza atar. (Royals formasıyla 61-62 sezonunda 30.8 sayı, 12.5 ribaund ve 11.4 asist!)

Bu iki takımın arasında rekabeti doruğa taşıyan dönem ise, Lakers organizasyonunun Los Angeles'a, Royals'ın da "Kings" adını alıp Sacramento'ya taşınmalarından sonrasına, yeni binyılın başına denk gelecektir.

Lakers, Shaq ve Kobe'yle 2000,2001 ve 2002 yıllarında peş peşe 3 şampiyonluk kazanırken, onları tüm NBA'de belki de en çok zorlayan takım Sacramento Kings olacaktır.

2000 yılında play-off ilk turunda Lakers, Batı Konferansı'nın birincisi olarak sekizinci sıradan Kings'i karşısında bulur; fakat işler Lakers için sanıldığı kadar kolay olmaz. Sacramento Kings, -koç Rick Adelman ve onun kurt asistanı eski Princeton Üniversitesi koçu Pete Carril'in kenar yönetiminde- hıza ve topu dolaştırmaya dayanan ünlü Princeton hücumunu yıldız oyuncuları Jason Williams ve Chris Webber önderliğinde kusursuz uygulayarak, Lakers'ı son maça kadar zorlar. Bu seride rekabeti tavana vurduran olay ise, Sacramento taraftarlarının ellerine geçrdikleri Lakers formalarını yakmalarıdır.

Ertesi yıl Kings, kadrosuna Corliss Williamson ve Doug Christie'yi ekler. Şutör Peja Stojakovic Türkiye'deki Avrupa Şampiyonası'nın yıldızı olarak kendini tescillemiş, Webber ve Divac'ın pota altındaki uyumu da artmıştır.Fakat Lakers'la bu kez ilk turda değil, ikinci turda karşılaşmalarına karşın sonuç hüsran olur: Son şampiyon, Kings'i 4-0 ile süpürür...

Bunun üzerine Kings, bir hamle daha yapar: Sokak basketbolunun efsanelerinden Jason Williams'ı Grizliess'a verirken, karşılığında skorer gard Mike Bibby'e Sacramento'da bir ev tutarlar. Böylece Sacramento Kings'in -en azından yakın tarihinin- efsane kadrosu kurulmuş olur: Vlade Divac, Chris Webber, Predrag Stojakovic, Doug Christie ve Mike Bibby'den oluşan klasik ilk beş; Bobby Jackson, Scott Pollard, Hidayet Türkoğlu ve Corliss Williamson'lı bench...

2002 sezonu iki takım arasındaki rekabetin tavan yaptığı yıl olacaktır. İki takım, bu kez Batı Finali'nde kozlarını paylaşır. Hakem hatalarının ve son saniye üçlüklerinin damga vurduğu seriyi, 19 kez liderliğin el değiştirdiği ve 16 kez beraberliğin yakalandığı son maçta -uzatma sonunda- bir kez daha Lakers kazanır. Bu, iki takım arasındaki çekişmenin zirve noktasıdır. Nitekim o günden sonra hem Lakers hem de Sacramento bir süre toparlanamayacaktır. (Lakers o sezondan sonraki ilk şampiyonluğunu geçtiğimiz yıl kazanırken, Sacramento 4 sezondur play-off'a kalamıyor...)

Tüm bu yazının çıkış noktası, dün gece Staples Center'da oynanan bu iki takımın karşılaşmasıydı. Sacramento'nun bir ara 20 sayı öne geçtiği maçı, Lakers Kobe'nin son saniye üçlüğü ile 109-108 kazandı. Kadro kalitesi ve tecrübe açısından Los Angeles Lakers ile başetmesi olanaksız olan Sacramento Kings, bu farkı genç oyuncularının enerjisiyle kapatmaya çalıştı. Fakat ne yazık ki "Kobe'si" olan taraf onlar değil, Lakers'tı...

Zaten kağıt üstünde rakibinden hayli güçsüz olan kadrosunda, bir de sakatlık sorunları nedeniyle skorer Kevin Martin ve yılın en çok konuşulan çaylağı Tyreke Evans'ı bulunduramayan Sacramento, İsrailli çaylak Omri Casspi ve pivot Spencer Hawes'in toplamda 53 sayılık katkısıyla iyi bir maç çıkardı.

Böylece Lakers-Kings rekabeti de bu sezon yeniden alevlenmiş oldu. Nitekim geçtiğimiz hafta Sacramento'nun sahasında oynanan -ve yine Lakers galibiyetiyle sonuçlanan- maç da iki uzatmaya gitmişti...


Sacramento Kings'in bu sezonu hakkında bir değerlendirme için: Sacramento Küllerinden Doğuyor

Read more...

Üstüne Basıp Görememek

1 Ocak 2010 Cuma

Son günlerin malum tartışması Türkiye'nin 2016 Avrupa Şampiyonası adaylığı... Daha doğrusu aday şehirler!

(Bu konu hakkında şuradan bilgilendirici ve detaylı bir yazıya ulaşabilirsiniz: Saraçoğlu Bildirisi & Euro 2016 Şehirleri)

Konunun beni alakadar eden kısmı ise Karadeniz'den bir aday şehir seçilmemesi, Trabzon'un çeşitli yetersizlikler sebebiyle ancak "yedek şehir" olarak değerlendirilmesi...

Trabzon, aday şehirlerin arasına adını yazdıramıyor; ulaşım sorunları nedeniyle...

"Samsun-Trabzon otoyolunu niye yaptınız o zaman?" diye soruyor herkes...

Bende soruyorum: "Kardeşim o zaman Samsun neden Karadeniz'in tek büyük şehri? Neden Samsun'dan her yere havadan, karadan, demiryoluyla, hatta denizden bile ulaşım imkanı var?"

Karadeniz'i Trabzon'dan ibaret saymaya devam edelim...

Daha tek tek bölgelerimiz üzerinde bile yeterli bilgiye sahip olmayıp...

"Ülkeyi batısından ibaret sanıyorlar" diyenlere hepten gülerler o zaman...


Konuyla bağlantılı bir başka yazı: Sorun Trabzon'un Ötesinde

Read more...

İLETİŞİM

mussano90@hotmail.com


KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP