Rennes

27 Şubat 2010 Cumartesi


Rennes, şüphesiz Fransa'nın en önemli futbol kulüplerinden biri. Bunu her sene şampiyonluğa oynadıkları ya da Avrupa Kupaları'nda büyük başarıları olduğu için söylemiyorum. 1901 yılında kurularak Fransa'nın en köklü kulüplerinden biri olmalarının yanı sıra, onları asıl önemli kılan, özellikle son 10 yıllık dönemde altyapı ve futbol dünyasına yetenekli oyuncu kazandırma konusunda gösterdikleri başarı. Rennes, Fransa'nın belki de en başarılı Futbol Akadamesi'ne sahip...

İlk bakışta sayabileceğimiz isimler: Petr Cech, Andreas İsaksson, Kim Kallstrom, Alexander Frei, Shabani Nonda, Yohan Gourcuff, Sylvian Wiltord, Mikael Silvestre ve El-Hadji Diouf... Bu oyuncuların ortak yönü, kariyerlerindeki ilk patlamayı Rennes'de yaptıktan sonra, geçiş yaptıkları Premier League ve Şampiyonlar Ligi gibi önemli arenalarda oynayarak, tanınan birer yıldız olmaları.

Rennes böyle oyuncuları kadroda tutma konusunda fazla çaba göstermeyen, daha doğrusu yetiştirdiği yıldızları satarak ayakta kalmaya çalışan bir futbol kulübü olmasına karşın, yine de belirli bir başarı istikrarı yakalamayı başardı.

Bu politikayı benimsedikten bu yana düzenli olarak ligi ilk 10'da bitirmeyi başardılar. Bunun yanı sıra kupayı hiç kaldıramasalarda, son 10 yıllık dönemde Fransa Kupası'nda 2 kez yarı final oynayıp, bir kez de final oynama başarısı gösterdiler (geçtiğimiz sezon finalde ikinci lig ekibi Guingamp'a mağlup oldular). Tarihlerinde ise 1965 ve 1971'de kazanılan 2 kupa şampiyonluğu var. İnter-Toto kupasının tedavülden kalkmadan önceki son yılında (2008) şampiyon oldular. Tarihlerindeki en büyük başarıyı da 2004 yılında, ligi 4. sırada bitirip UEFA Kupası'na ön eleme oynamadan katılarak kazandılar.
Rennes'in kaderinin değişmesi, yani kendi yarattığı yıldızlarla yola devam etme kararını alması, Fransa'nın önemli işadamlarından biri olan François Pinault'un kulübü satın aldığı 1998 senesine dayanıyor. Bu biraz ironik bir hikaye: Pinault, başkanlığının ilk yılında iki tane Güney Amerikalı futbolcu Turdo ve Severino'ya tonla para saydı; ancak bu futbolcular beklenen performansı gösteremeyince yatırımın karşılığı alınamamış oldu. Böylece kulüp gerek mali durumun kötüleşmesinin, gerekse yıldız olarak lanse edilen futbolculardan faydalanamamanın yarattığı hayal kırıklığını futbol akademesine yaslanarak gidermeye çalıştı.

Bu dönem, aynı zamanda daha sonra Lyon'a geçerek Fransa Ligi'ndeki ilk büyük çıkışını yapacak olan Paul Le Guen'in, Rennes teknik direktörü olduğu yıllardır (98-2001). Başkan Pinault ve genç teknik adam Le Guen, stratejilerini altyapıdan futbolcu yetiştirmek ve ucuza transfer ettikleri potansiyel yıldız adaylarını parlatmak yönünde belirlediler. Bu yolda dünya futboluna sundukları ilk yıldızlar da; 2002 Dünya Kupası'ndaki performansı sonrası Liverpool'a geçen Senagalli El-Hadji Diouf ve transfer olduğu Monaco'da ortalığı birbirine katan tanıdık bir isim Shabani Nonda oldular.

3 yıllık Le Guen döneminin ardından, Rennes teknik direktör konusunda istikrarını sürdüremese de kulüp politikasını değiştirmedi. Takımın başına hangi hoca gelirse gelsin, kadroyu ağırlıklı olarak genç yıldız adaylarından oluşturmaya devam ettiler.

Bu sezon ise takım şu anda ligde 9. sırada. Buna karşılık UEFA Avrupa Ligi'ne katılma potasının yalnızca 5 puan gerisindeler ve ligden düşme korkuları bulunmuyor. Bu yıl kadrolarında bulundurdukları en önemli yıldız adayları, -hepsi 24 yaşın altında olan- santraforlar Jimmy Birand (Briand performansıyla milli takıma kadar yükseldi) ve Moussa Sow, orta saha oyuncuları Danze, Lemoine ve Sylvian Marveaux ile genç Nijeryalı stoper Echiejile... Yılın en büyük sürprizi ise ligde şu ana kadar tam 22 maça çıkan, Stade de la Route de Lorient'in gözbebeği 90 doğumlu Fransız ortasaha oyuncusu Yann Mvila..

Takımın şu anki teknik direktörü de, Nice'de geçen 5 istikrarlı yılın ardından sezon başında Rennes'in başına getirilen Fransız teknik adam Frederic Antonetti...

Rennes bu politikasını daha ne kadar sürdürür bilinmez; ancak bu özellikleriyle dünya futbolundaki az sayıdaki başarılı örnekten biri oldukları kesin..

Read more...

Türkiye'de Taraftar Olmak

26 Şubat 2010 Cuma


A.Madrid Sevinci:

Fenerbahçeli taraftarlar, UEFA Avrupa Ligi'nde aynı turda mücadele eden ezeli rakipleri Galatasaray'ın Atletico Madrid'ten yediği gollerde sevinç yaşadı. Sarı-kırmızılı takımın kupadan elenmesi Şükrü Saracoğlu Stadı'nda maç öncesi tribünleri coşturdu.

kaynak: Milliyet

Bugünkü Milliyet gazetesinin spor sayfasının kıyısında köşesinde yer alan bir haber. Bu haber hakkında gazeteyi suçlamayacağım. Onları olsa olsa, olayı "bazı Fenerbahçeli taraftarlara" değil de, tamamına mal ettiği için haşlayabilirim. Sonuçta bu haberin gazetede yer alıp almaması, Türkiye'de kendine taraftar diyen bazı insanların, futbola hala nasıl bir açıdan baktığı gerçeğini değiştirmiyor. Ve spor medyasının bundan nasıl nemalandığını da..

Ailemiz içinde ve yakın çevremizde bile farklı takımları tutanlar olduğunu biliyoruz aslında; ancak bunun nasıl birşey olduğunun farkında değiliz...

Bunun farkına vardığımız gün, yani örneğin yukarıdaki haberde A.Madrid ile Galatasaray'ın isimlerinin yer değiştirdiği gün, herşey farklı olacak. Bu bizim için zor birşey biliyorum; ancak imkansız değil. En azından yukarıdaki fotoğrafın gösterdiği gibi çok güzel hareketlerimiz de var...

Madem biraz eleştiri yaptık; Bilgin Gökberk'in bugün yine Milliyet'te yer alan, şahane eleştirel yazısıyla bitirelim:
Denizli'de Denizli'ye Karşı 'Sistem Gereği' Oynamayan Anelka, Milano'da İnter'e Karşı Oynadı!


fotoğraf:
Geçtiğimiz sezon Kadıköy'de oynanan UEFA Finali öncesi, Galatasaray henüz elenmemişken, Ali Sami Yen'de oynanan derbide çekilmiş.

Read more...

Bazen Skor Yorumculuğu Yapmak Gerekir: Galatasaray 1-2 Atletico Madrid

25 Şubat 2010 Perşembe


Fotoğraf giden turun nedenleri hakkında bazı şeyleri anlatıyor zaten. Geri kalanları şu dağılmış halimle, yazarak anlatmaya çalışacağım.

Yazacaklarım biraz skor yorumculuğu gibi olacak ama olsun. 90. dakikada giden turun üzüntüsüyle de yazıyor olabilirim. O da olsun...

Öncelikle buradan Platini'yi sesleniyorum: Madem 5 metreden bile pozisyonları göremeyeceklerdi, neden koydun o asistan hakemleri oraya? Perea'nın elini görmeyen; dolayısıyla Galatasaray'ın penaltısını çalmayan ve Madrid'i 10 kişi bırakamayan hakemler bugün çok canımızı yaktı. Bahane olsun diye söylemiyorum; belki yine de turu geçemeyecektik. Ancak şu an tek gerçeklik o pozisyonun ardından, Galatasaray'ın 10 kişi kalıp maçı ve turu kaybettiği olduğuna göre, mecburen bunun üzerinden konuşmalıyız...

Gerçi yine de o pozisyonda Caner golü yapmalıydı. Penaltının avantajı olmaz; ama Caner 12 metrelik penaltıya kalmadan iş, 5 metrelik mesafeden o golü atmalıydı. Ardından biraz o kaçan golün üzüntüsü, biraz da verilmeyen penaltının siniriyle iki tane saçma sapan sarı kart gördü. 2 dakika içinde rakip korner bayrağının orada üst üste gereksiz iki faulle oyundan atılan oyuncu Avrupa Kupaları tarihinde çok azdır herhalde!.

Galatasaray'da artık çok net gözüken bir şey daha var: O da sezon başından bu yana gerek bireysel performansı düşüşte olan, gerekse sisteme uyum konusunda ciddi problemler yaşayan oyuncular olduğu.

Galatasaray'da sezon başından beri kayıp olan 4 isim: Ayhan, Servet, Hakan Balta ve Mehmet Topal... Ki bu üçü de, Galatasaray'ın son lig şampiyonluğunun başrol oyuncularındandı. Ancak Galatasaray eğer artık Rijkaard'la başka bir futbol oynamak istiyorsa, çok net gözüküyor ki bu oyuncuların bu halleriyle takımda yeri yok.

Bu üzüntüyle şimdilik bu kadar yazabiliyorum. Detaylı yazı yarın kafayı toparlayınca belki...

Read more...

Haftanın Haberi #2

23 Şubat 2010 Salı

Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), Ersun Yanal'ın Futbol Genel Direktörlüğü görevine getirildiğini açıkladı.

Futbol Federasyonu'ndan yapılan açıklama şöyle:

"Türkiye Futbol Federasyonu'nun tüm milli takımlar ve Futbol Geliştirme Merkezi'ni içeren yeniden yapılandırma çalışmaları tamamlandı.

A Milli Takım'ın dışında kalan tüm milli takımlar, Futbol Geliştirme Merkezi, bölge antrenörleri ile yurtdışı bölümü TFF Futbol Genel Direktörlüğü'ne bağlandı.

Futbol Genel Direktörü olarak Ersun Yanal'ın görev alacağı yeniden yapılanmada Yanal, 4 yıl boyunca, Ümit ve Genç Milli Takımların sorumluluğunu ve A Milli Takımla koordinasyonunu gerçekleştirecek. Ersun Yanal, bu sorumluluğunun yanı sıra, görevi süresince TFF Futbol Geliştirme Merkezi bünyesinde hizmet veren "HiF (Herkes için Futbol), Eğitim Müdürlüğü, Elit Futbol Gelişimi ile futbolun diğer alt markalarından ve bölge antrenörlerinden oluşan yapının sevk ve idaresini de üstlendi.

Ersun Yanal ayrıca Türk Futbolu'nu geliştirmeye yönelik stratejileri belirlemekle görevli TFF antrenörlerinin koordinasyonundan da sorumlu olacak."

kaynak:DHA


*Federasyon Ersun Yanal tercihiyle, Hiddink'in ardından bence doğru bir iş daha yaptı.

Read more...

Güiza'yı Ağlatanlar


O Güiza'yı ağlatanlara sormak lazım şimdi:

Güiza oynarken maç kaç kaçtı?: 2-1!

Güiza çıkınca kaç kaç oldu?: 2-3!

Galibiyeti bir insanın gururuyla oynamaktan daha önemli görüyorlar ya, ondan yazıyorum bunları. Yoksa iyi-temiz oynanan bir maçı hiçbir skora değişmem! Alın size skor işte, galibiyet aşıkları!

La Liga'nın gol kralı dünya üzerinde ancak bizim ülkemizde ağlayabilirdi zaten.

Maçı izlediğim yerde bile şöyle bir cümle duydum: "Bu adamı oyundan çıkarken ıslıklamayan Fenerbahçeli değildir!" Asıl sen değilsin be adam haberin yok!

Maçı birlikte izlediğim Fenerbahçeli arkadaşım ise kahroldu Güiza'nın ıslıklandığını görünce: "Bir dahaki maç tüm stat alkışlayıp gönlünü almazsak, adamın futbol kariyerini bitirebiliriz" dedi; çok üzüldü. Gerçek Fenerbahçeli o işte!

**********************************************************************************

O Daum'a Semih'i al diye tempo tutan arkadaşlardan birine Fenerbahçe'yi bir ay yönettirelim bakalım ne yapacak? Daum'u eleştirebilirsin; ancak işine karışamazsın!

Güiza'nın yerine Semih için tempo tutulurken, en çok Semih'e kötülük yapıldığının da farkında değil kimse.

Semih'in oyuna girdikten sonraki halet-i ruhiyesine dikkat ettim. O da iki arada bir derede kaldı: İyi oynasa takım arkadaşının ipini çekecek, kötü oynasa kendininkini...

Birde şu Semih'in yedek kalmasından Semih dışında herkes rahatsız ya, ona sinir oluyorum. Kardeşim adam halinden memnun belki? Memnun olmasa kimseyi zorla tutacak halleri yok, EURO 2008'deki patlamadan sonra istese rahatlıkla giderdi Avrupa'dan bir takıma...

Kimse: "Semih yıllardır bu takımda olmasına rağmen, neden hala formayı alamadı?" diye sormuyor.

**********************************************************************************

Medyada da kabahat var. Toplum olarak en sevdiğimiz işlerden biri de, hemen bir günah keçisi ya da kurtarıcı profili çizebilmemiz. Medya da bunu çok iyi kullanıp nabza göre şerbet veriyor: Lille maçından bu yana insanlarda öyle bir algı oluşturuldu ki, maçı izlediğim yerdeki hemen herkes Güiza'nın 5. dakikada kaleciyle karşı karşıya kaldığı pozisyonda, daha topa vurmadan: "Yok abi atamaz o!" diye söylenmeye başladı.

Siz oyuncuya güven vermedikten sonra, o nasıl kendine güvensin! Yıllarca Hakan Şükür'e de bu yapılmadı mı gerçi...

Bizde duygusal santraforun işi zor. Nouma gibi adam olacak bize, gamsız...

********************************************************************************

Buradan Güiza'da hiç problem bulmadığım gibi bir sonuç çıkmasın. Güiza'nın özellikle son haftalarda iyi oynadığını ben de söyleyemem. Ama kimse Güiza bilerek, istemeyerek iyi oynamıyor gibi düşünmemeli. İnsan davranışlarını birazcık anlamlandırabilen birisi farkeder: Belli ki, Güiza'nın uzun zamandır çözemediği bazı özel sorunları var. Barlara düşkünlüğü de bunun bir göstergesi...

Beni futbolcunun saha dışı, özel hayatı ilgilendirmez. Bu yöndeki eleştirel söylemleri de çok aşağılık bulurum. Ancak Güiza, saha dışı sorunları nedeniyle kendini futbola veremiyor. Bu yüzden maçlarda teorik olarak yapmak istediklerini, pratikte tam olarak uygulayamıyor. Saha dışı saha içine etki ediyor. Bu artık çok açık...

Bunu çözecek olanlar ise Fenerbahçe'nin Sportif Direktörü Aykut Kocaman ve Teknik Direktörü Christoph Daum'dur. Oturup Güiza'yla konuşurlar; problemler çözülürse yola devam edilir, çözülemezse yollar ayrılır. Söylendiği gibi Daum ile Aykut arasında da sorun varsa, bunu da çözecek kişi Aziz Yıldırım'dır.

*******************************************************************************

Şu hale bak! 2-0'dan 3-2 biten, her dakikasında bir aksiyon barındıran, belki de yılın maçı olacak bir karşılaşmadan sonra nelerle uğraşıyoruz? Politik doğruculuk yapmaktan midem bulandı...

En azından son bir cümleyle, kafasında kanamayan yer kalmadığı halde topa kafa vurmaya devam eden Bursaspor kaptanı Ömer Erdoğan'a ve Ertuğrul Sağlam'a da tebriklerimizi gönderelim...

Read more...

Hanginiz Superman?

22 Şubat 2010 Pazartesi

Shaq mı?

Dwight Howard mı?

Bu esas adam da....


Olayın Vince Carter'la pek ilgisi yok. Onun lakapları Vinsanity ve Air Canada...


LeBron da olabilir...



Orlando Magic-Cleveland Cavaliers arasındaki karşılaşmaya, Shaquille O'Neal ve Dwight Howard arasındaki "süperman kim?" çekişmesi damgasını vurdu. Shaq maçtan önce, "Süperman"in hala kendi lakaplarından biri olduğunu söyleyerek Dwight Howard'la tatlı-sert bir tartışmanın içine girmişti. Bu arada maçı "süpermanlardan Howard olanının" takımı Orlando kazandı...



***karikatür: Selçuk Erdem

Read more...

Haftalık Miami Heat Raporu *

21 Şubat 2010 Pazar


"Biz gururlu bir takımız ve bazı insanları susturmak istiyoruz; özellikle de Dwyane Wade'siz oynayamayacağımızı düşünen insanları!"

Michael Beasley'in, Dwyane Wade'siz oynadıkları ve deplasmanda Memphis'i iki uzatma sonunda yendikleri maçtan sonra yaptığı açıklama. Beasley maçta 30 sayı atarak kariyer rekoru kırdı.


Miami Heat, kaptanı Dwyane Wade'in MVP ödülüyle ayrıldığı All-Star haftasonundan önceki günlerde başladığı 5 maçlık deplasman turnesini 4 galibiyetle noktalamayı başardı. Atlanta deplasmanıyla başlayıp gitgide batıya doğru uzanan yolculuğun son durağında, dün gece Dallas Mavericks'e mağlup olduk. Bu mağlubiyet aynı zamanda 5 maçlık galibiyet serisinin de sonu anlamına geliyordu.

Kaptanımız, velinimetimiz D-Wade'i son iki maçta sakatlığı dolayısıyla kullanamamıştık. Buna rağmen Memphis'i yukarıdaki açıklamanın sahibi Beasley'in aklı başında oyunuyla yenmeyi başardık. Ancak dün gece haftanın son maçında, ilk yarısını önde geçtiğimiz Dallas deplasmanında ikinci yarıda Jason Kidd'e teslim olduk. Bu Dallas'a karşı şampiyon olduğumuz 2006 yılı final serisinde, 2-0 geriden gelerek kazandığımız 4 maçtan bu yana aldığımız peş peşe 8. mağlubiyet oldu. Mike Beasley ise 30 attığı bir gecenin ardından 12 sayıda kalarak bizi bir kez daha dumura uğrattı. Yine de topu paylaşarak 5 asist üretmesi ve maç boyu yalnızca 11 şut kullanması yavaş yavaş olgunlaşmaya başladığının bir kanıtıydı. Yani umarım öyledir!

Bu arada koç Eric Spoelstra yaptığı açıklamada, New Jersey Nets maçının ilk yarısında sakatlanarak oyunu terk eden ve son iki maçta forma giyemeyen Wade'in, büyük ihtimalle bir sonraki maça kadar oynamaya hazır duruma geleceğini söyledi. Wade'in yukarıdaki resimde de görüldüğü üzere, sol bacağının alt baldır kasında sakatlığı bulunuyor.


Miami'nin 4'ü bu hafta içinde olmak üzere oynadığı son 6 maç:

Miami 99-66 Houston
Atlanta 76-94 Miami

All-Star Arası
(D-Wade=MVP, son şampiyon Daequen Cook üçlük yarışmasında ünvanını koruyamadı)

Philadelphia 78-105
Miami

New Jersey 84-87 Miami (önceki maçlara nazaran en çok bu deplasmanda zorlanmamız ilginçti)
Memphis 87-100 Miami
Dallas 97- 91 Miami

Ligdeki Durum:

5 maçlık galibiyet serisinin yardımı sonrası, Play-Off yolunda Doğu Konferansı'nda 29 galibiyet-28 mağlubiyetle 9. sıradaki Milwaukee'nin 3 maç önünde 7. sırada bulunuyoruz.



Haftanın Performansı:

İki uzatmaya giden ve 100-87 Miami Heat galibiyetiyle sonuçlanan Memphis maçında, %52 saha içi isabetiyle 30 sayı-8 ribaund-3 top çalmayla oynayan Michael Beasley

Haftanın Olayı:

Geçtiğimiz yıl çok iyi bir çaylak sezonu geçirmesine rağmen, bu sene Carlos Arroyo ve Rafer Alston transferleri nedeniyle birden takımın 3. gardı konumuna düşen Mario Chalmers'ın, Wade ve Alston'ın sakatlıkları sonrası yaptığı geri dönüş. Oyun kurucu Chalmers, tam 9 maç aradan sonra forma şansı bulduğu son 2 karşılaşmada, ortalama 35 dakika süre alarak şu ortalamaları yaptı: %50 saha içi, %45 üç sayı ve % 100 serbest atış oranlarıyla 14.5 sayı, 6 asist, 4.5 ribaund!

Haftanın Hareketi:

Mike Beasley'ın, Philadelphia 76'ers'in çaylak gardı Jrue Holiday'ın topunu sahanın dışına yollayan bloğu:




link

*Blogda bazı yenilikler yapmayı düşünüyorum. Bunun ilk ayağı, her pazar günü yayınlamayı planladığım "Haftalık Miami Heat Raporu". Bunda Maximus Suns ve LA Gencoları gibi keyifli bloglardan aldığım esinin de katkısı var. Şimdilik mutlaka eksikleri olmakla birlikte, zamanla yeni şeyler ekleyerek rayına oturtacağımı umuyorum. Pazar günleri Miami maçı olup olmamasına bağlı olarak, raporun yayınlandığı günler Cumartesi ya da Pazartesi'ye de kayabilir.

Read more...

Asılacak Adam Del Neri!


Sampdoria Teknik Direktörü Luigi Del Neri'ye saygım vardır. Sonuçta Chievo mucizesini yaratan adamdır, gittiği her takımda beklentilerin üstünde işler başarmıştır.

Ancak 40. dakikada 9 kişi kalan rakibi Inter'e karşı, takımı Sampdoria'ya öyle basiretsiz bir futbol oynattı ki, Cenova'ya dönünce azgın taraftarlarının elinden nasıl kurtulacak bilemiyorum. Sadece Milito ve Eto'o'yla hücum etmeye çalışan Inter'e, sanki hala 11 kişilermiş gibi muamele uyguladı. En az 3 kişiyi geride tutmaya devam etti, çağdışı bir şekilde yalnızca sağdan soldan ortalarla ileride tuttuğu iki forvetle gol bulmaya çalıştı. O ortalar da Lucio'ya takılınca, mazlum rolü oynamayı seven Mourinho'ya yine şovunu yaptırdı. Tamam Inter deplasmanında 0-0 müthiş skor; ama rakip 9 kişi kalmış, insan en azından 4 kişiyi dizer rakip ceza sahasının önüne geride de en fazla 2 kişi tutar...

İyi ki maçtan önce: "Inter'i yenmek için geldik" dedi. Beraberliğe geldik dese neler olurdu acaba?

Benim anladığım Sampdoria maçtan önce kendini 0-0'a o kadar şartlamış ki, bir B planı üretme gereği duymamışlar. Hele rakip 10 kişi kalır falan gibi hesaplara hiç girmemişler.

70. dakikada artık hakem Tagliavento Sampdoria'ya: "Size bu kadar kıyak yaptığım yeter!" diyerek Pazzini'yi ikinci sarıdan oyundan atınca, 11 kişiyle 9 kişiye karşı gol yapamayan Sampdoria'nın 10 kişiyle hiç şansı kalmadı. Az daha Eto'o'nun ayağından bir de gol yiyeceklerdi.

Bu arada maçı yöneten İtalyan hakem Tagliavento'ya da ayrı bir paragraf açmak gerekiyor. Inter'li oyuncuları, Mourinho'yu ve tüm Guiseppe Meazza'yı karşısına almasına rağmen hiç geri adım atmadı. Verdiği kartlar yetmiyormuş gibi, herkesin penaltı beklediği bir pozisyonda doğru karar vererek, Eto'o'ya aldatmaya yönelik hareketten sarı kartı "şak" diye gösterdi. İyi hakem İtalya'dan çıkar dedirtti...

Read more...

Vatikan Milli Takımı

20 Şubat 2010 Cumartesi


Bugün Papa 16. Benedickt'in Vatikan Milli Takımı'nın başına geçmesi için ünlü İtalyan teknik adam Trapattoni'ye teklif yaptığına dair bir haber vardı. Trapattoni ise bu teklifi şimdilik kabul etmemiş.

Vatikan'ın bir milli takımı fiilen mevcut. Ancak Fifa'ya üye olmadıkları için resmi maçlara çıkamıyorlar. Buna karşılık siyasal bağımsızlıkları tam olarak tanınmayan ülkelerden oluşan Non-Fifa Board üyesiler. 2003 yılında kurulan bu organizasyona, KKTC'nin de aralarında olduğu dünyanın çeşitli bölgelerinden şimdilik 30 takım üye. Bu ilginç oluşumun düzenlediği bir de dünya kupası bulunuyor.

Vatikan'ın forması sarı-beyaz renklerden oluşuyor. Takımda forma giyen futbolcular ise Papa'yı korumakla görevli İsviçreli Muhafızlar, Papa'nın danışmanları, İtalyan koruma görevlileri ve Vatikan Müzesi bekçileri arasından seçiliyor. Fakat uluslararası nitelikteki maçlarda, sadece görev süreleri boyunca Vatikan vatandaşlığına alınan İsviçreli muhafızlar forma giyebiliyor. Papa'nın yakın korumalarının bir nevi çifte pasaport avantajı var yani...

Başka bir milli takıma karşı, tarihlerinde yalnızca 2002 yılında Non-Fifa Board üyelerinden Monako'yla 0-0 sona eren bir maç oynamışlar. Vatikan şimdiye kadar özel düzeyde de çok az maç yapmış. En önemli galibiyetleri, İsviçre amatör takımlarından SV Vollmont'a karşı 5-1 kazandıkları maç...

Bundan kısa bir süre önce Vatikan, Serie A'da mücadele edebilecek seviyede bir kulüp takımı kurmak için de çalışmalara başladığını açıklamıştı. Şimdiki dünyada finansal açıdan Milan ve Inter gibi takımlarla başedebilirler mi bilemem; ancak futbol ortaçağda bulunsaydı, açık ara en güçlü takımı kurarlardı...

Read more...

NBA'de Takas Furyası

19 Şubat 2010 Cuma


Takasın son gününde uzun süredir beklenen bazı hamleler yapıldı, tam 44 oyuncu yer değiştirdi. Detaylı bir yazı yazmak için ortalığın iyice sakinleşmesini beklemek, kimin nereye gittiğini net olarak anlamak istedim. Örneğin T-Mac Sacramento Kings'e gidiyor sanılırken, son dakika golüyle New York'un yolunu tuttu. En ilginç gelişme ise, 3 yıldır olduğu gibi Suns yönetiminin yine Amare'yi takas edecek iyi bir formül bulamamasıydı.

Takasların en aktif takımı New York Knicks, finansal açıdan en fazla rahatlayan takım oldu. Bunun dışında uzun süredir sorun yaşadıkları, ailemizin smaç şampiyonu Nate Robinson'ı da Boston'a göndererek baş ağrılarından kurtuldular. Bu yaz LeBron'u kadrosuna katmaya en kararlı takımlardan biri olarak, ücret tavanlarında tam 32 milyon dolarlık bir boşluk olacak. Eğer LeBron Cleveland'dan ayrılıp Knicks'e gitmeyi kabul ederse, bu para ona bir de Robin bulmaya fazlasıyla yetecektir. LeBron'a kadar, onları sürükleyecek başka bir yıldızları da oldu: Tracy McGrady...

Şampiyonluk adaylarından Boston Celtics, muhtemelen kadrosunu gençleştirmek için Eddie House'a karşılık Nate Robinson'ı aldı. House 30 yaşından sonra şuursuz şutör nitelemesinin yanına savunmacı karakterini de eklemişti. Boston'da paklanmış, bunun yanında takımın bench lideri olmuştu. Artık onun kadar iyi bir üçlükçü olmasa da, daha genç ve atletik olan Robinson'a bayrağı teslim edecek. Robinson'da muhtemelen Kevin Garnett'in olduğu yerde, Knicks'deki kadar konuşamayacaktır.

Antawn Jamison şu zamana kadar NBA'in underrated (hakettiği değeri görmemiş) oyuncularından bir tanesiydi. Kariyeri boyunca hep istikrarlı oynamış, bunun yanında doğuştan getirdiği yetenekleri olan ve fundamantelı muhteşem bir basketbolcu... Buna rağmen, bu özelliklerini şampiyonluğa oynayabilecek bir takımda sergileme fırsatı hiç olmamıştı. 2 kez All-Star olan, 2003-2004'te Dallas'ta oynarken yılın 6. adamı seçilen Jamison, kariyerinin 10 yılını Golden State ve Washington gibi vasat takımlarda heba etmişti. Şimdi ilk defa LeBron ve Shaq'ın yanında yüzük için mücadele edecek. Cleveland ona karşılık belki İlgauskas'ı kaybetti; ancak İlgauskas'tan boyu dışında eksiği olmayan, hatta bayağı bir fazlası olan komple bir forvet kazandılar. Bu sezon Washington'daki istatistikleri ise -Arenas'ın yokluğunun payı olsada- dudak uçuklatır: 22.2 sayı, 9 ribaund, 2 asist... Cavs ayrıca -en azından potansiyel olarak- vasat üstü bir gardı da kadrosuna kattı: Sebastian Telfair kendisinden yıllardır beklenen patlamayı bu kez Cavs'da yapmayı deneyecek...

Portland'ın atletik forvet Travis Outlaw ve yoyosu gard Steve Blake (kariyeri boyunca kaç kez Portland'dan ayrılıp geri döndüğünü sayamadım) karşılığında, Oden ve Przybilla'nın sakatlıkları nedeniyle sezonu kapatması sonucu pota altında oluşan boşluğu Clippers'tan Marcus Camby'i alarak kapatması ve Houston'ın Carl Landry karşılığında Sacramento'nun skoreri Kevin Martin'i kadrosuna katması diğer önemli takas hamleleriydi. Houston ise Landry'nin gidişinin (hatta bir de Dorsey'i gönderdiler) pota altında doğuracağı boşluğu, Hilton Armstrong ve Jared Jeffries'le doldurmaya çalışacak. Bu ikisinin toplamından bile bir Landry çıkmayacağını düşünüyorum, umarım zaman beni yanıltır...

Marc Cuban hiç sevmediğim adamlardan bir tanesidir; fakat cebi doludur arkadaşın. Yine Dallas için son anda Caron Butler'ı kadroya katarak çok önemli bir hamle yaptı. Josh Howard sorunsalından da kurtuldular. Pivot Brendan Haywood'un ise -kadrodaki ikinci Dampier olacağından- fazla bir katkı vereceğini sanmıyorum. Yine de kadronuzda iki vasat üstü uzunun varlığı her zaman iyidir. Bundan önceki tüm son dakika hamlelerinin sonu hüsran olmuştu, bakalım bu kez Dallas nereye kadar gidebilecek.

Tüm bu karmaşada bir iyi haber de Milwaukee Bucks'taki temsilcimiz Ersan'a geldi. Aynı pozisyonu paylaştığı Hakim Warrick ve Joe Alexander'ın, şutör Michael Redd'in sakatlığının yarattığı boşluğu doldurmak için John Salmons karşılığında Chicago'ya gönderilmesi onun sürelerini arttıracaktır. Bucks'ın onun pozisyonunda oynayabilen iki oyuncuyu birden göndermesi, takımının ona olan güvenini gösteriyor.

Read more...

İki Farklı Keita, Aynı Güiza

Keita ilk yarısında tel tel döküldüğü maçta, ikinci yarının açık ara en iyi oyuncusu oldu. Gea'nın sakatlığı sonrası oyuna giren yedek kaleci Asenjo'yu daha oyuna ısınamadan avladı; Galatasaray'ı Ali Sami Yen'deki rövanş öncesi İstanbul'a 1-1'in avantajıyla döndürdü.

Maç boyunca daha çok pozisyona giren taraf Atletico Madrid'di. Direkten dönen topları ve Leo Franco'nun önemli kurtarışları var. Leo Franco'nun hakkını teslim etmemiz lazım. Maç öncesi en çok endişe duyulan isimdi; ancak eski evi Calderon'da yediği gol dışında hatasız oynadı. Zaten yediği golden daha net 2-3 pozisyonu çıkararak, bir avans verip 3 gol kurtarmış oldu.


Galatasaray belki Atletico Madrid'den daha az pozisyona girdi; ancak eldeki santraforsuzluk ve Vicento Calderon deplasmanı düşünülünce bu çok normal. Özellikle ilk yarıdaki yoğun Madrid baskısını, muhtemelen Rijkaard devre arasında yaptığı doğru bir konuşmayla ikinci yarıda dengeledi. Galatasaray ikinci yarıda kayıp adam Giovanni Dos Santos dışında tüm hatlarıyla daha cesur bir futbol ortaya koydu.

Madrid teknik direktörü Quique Flores'in: "Sizin santraforunuz yokken, bizim Forlan'ı oynatmamız ayıp olur" dercesine Forlan'ı henüz 57. dakikada oyundan alması maçın dönüm noktasıydı. Bu dakikadan sonra Atletico Madrid de Galatasaray gibi 2 gezgin forvetle oynamaya başladı. (Galatasaray'da bu rakam Keita-Arda-Gio'yla 3'tü; ancak Gio birşey yapmadığı için 2 sayabiliriz) Artık sadece Aguero'yla uğraşmak zorunda kalan Galatasaray, Reyes'in de attığı gol dışında fazla ortalıkta gözükmemesi sonucu daha cesur hücum etmeye başladı. Aradığı golü de Keita'yla buldu. Gerek skor gerek oyun anlamında ilk yarıyı Atletico Madrid, ikinci yarıyı Galatasaray kazandı.
Lille, Fenerbahçe karşısına sürpriz bir şekilde 3 ön liberoyla ve Gervinho'suz çıktı. Buna karşın maça süratli bir giriş yapıp sürpriz adam Balmont'u soldan ceza sahasına kaçırarak, Volkan'ın klasikleşen hatalarından birinin yardımıyla 1-0 öne geçtiler. Hemen ardından Wederson'un uzaktan şut atma hastalığı uzun zaman sonra ilk kez işe yaradı. Kaleci Landreau'unun önde olmasının da etkisiyle top çok iyi yere gitti, maç bir anda 1-1 oldu.

Ardından bilmem kaçıncı Güiza faciası yaşandı. Alex'in yarattığı 2-3 önemli pozisyonu anlamsız hareketlerle harcayan okçu hedefi yine şaşırdı. Fakat bu durumun en az Guiza kadar sorumlusu Daum'dur. Semih'i son 20 dakika için bile onun yerine oyuna sürmedi. 2-1'lik yenilgiyi, oyunun büyük bölümünde maçı dengede (hatta zaman zaman üstün) götürmüşken avantajlı bir skor olarak kabullendi.

Deniz'e söyleyecek bir şeyim yok; yaptığı hata sürpriz değildi. Deniz bunları yaptığı için Deniz çünkü!... Frau'ya attırdığı ikinci golün ana nedeni Lugano'nun sakatlanmasıydı. Lugano'nun yerine kim girse, Fenerbahçe savunması güvenilirliğini kaybedecekti..

Galatasaray, birçok eksikle gidip elinden geldiğince cesur oynayarak Barca dopingli Atletico Madrid deplasmanından avantajlı skorla döndü. Aynı cesareti Fenerbahçe de gösterebilse en az iki beraberlikle geceyi kapatabilirdik. Hem karşısındaki rakibin gücü, hem de oyunun gidişatı göz önüne alındığında bunu yapması gereken takım Fenerbahçe'yken, riski alan Galatasaray oldu. Bu iki takımın oyun karakterleri arasındaki farkı gösterdi bence. Şimdi Saraçoğlu'nda Dos Santos'suz ve belki de -sakatlığına bağlı olarak- Lugano'suz oynayacak Fenerbahçe, rövanşta kazanmak zorunda..

Read more...

Avrupa Gecesi Öncesi

18 Şubat 2010 Perşembe

Bu gece biri Madrid'de biri Lille'de, Galatasaray ve Fenerbahçe iki zor maça çıkacak. Maçlar hakkında çok şey yazılıp çizildi. Ben işin biraz başka taraflarında dolanmaya çalışacağım...

Atletico Madrid'in Barcelona'yı yendiği maçın ardından detaylı bir yazı yazmıştım. Bu yüzden şimdi işin biraz Galatasaray tarafına değineceğim.

Galatasaray, Avrupa Ligi'nde şimdiye kadar tek yenilgi aldı. O da gruptan lider çıkmayı garantiledikten sonra, Sturm Graz deplasmanında alınan mağlubiyetti. Bu tabloda grubun güçsüz olmasının da etkisi şüphesiz vardı; ancak yine de Panathinaikos gibi Avrupa'nın önemli kulüplerinden birine karşı iki maçta da alınan galibiyetler gözardı edilmemeli. Panathinaikos, oyuncu kalitesi anlamında Atletico Madrid kadar güçlü bir rakip olmasa da, Galatasaray'ın Panathinakos maçları, Atletico Madrid maçı hakkında tahminde bulunmak için en sağlam veri bence...

Galatasaray özellikle deplasmandaki maçta, defansını önde kuran Pana'ya karşı Keita ve Baros gibi hızlı hücum elemanlarını etkili kullanmış, Atletico Madrid karşısında da 11'de olacak Elano'nun 2 golüyle 3-1'lik galibiyet elde etmişti. Bu kez Baros yok. (ki bu maçın karakteri düşünüldüğünde en önemli eksik) Ancak yine de elde başıboş kaldığında karşı savunmayı dağıtabilecek Arda, Keita ve Dos Santos gibi oyuncular var. Hatta Caner'i de -eğer solbek oynamak zorunda kalmazsa- bunların arasına katabiliriz.

Galatasaray'ın kendisi gibi açık futbolu tercih eden takımlara karşı daha rahat ve konsantrasyonu yüksek oynadığı bir gerçek. Geçtiğimiz yıl Avrupa Ligi'nde Benfica, Hertha Berlin gibi takımları da bu özelliği ile mağlup etmişti. Galatasaray'ın en büyük avantajı, Süper Lig'deki gibi kapalı defanslara karşı pozisyon bulmaktaki zorluğun aksine, kendisine benzer şekilde hücuma dönük oynayan bir takıma karşı mücadele etmesi olacak. Fakat defansif anlamda rakibine eşit sertlik ve dikkatle karşılık vermezse, bu durum dezavantaja dönüşebilir. Atletico Madrid'in ofansif bir takım olmasının Galatasaray'a sağladığı hem avantajlar hem de dezavantajlar var kısacası. Bu saptama bile iki takımın ne kadar birbirine yakın futbol oynadığının bir kanıtı...
Fenerbahçe'nin şansını genelde yazılıp çizilenlerin aksine az görmüyorum. Evet Lille etkili hücum futbolu oynayan, süratli oyunculara sahip bir takım; ancak bu oyunu kesintiye uğratmanın en etkili yolu top size geçtiğinde fazla pas yapmak. Bu da Fenerbahçe'nin yaptığı en iyi işlerden biri. Bu yüzden Fenerbahçe topu Lille'e teslim edip savunma yapmak yerine, topu mümkün olduğunca kontrolü altında tutmalı.

Muhtemelen Lille maça çok hızlı bir giriş yapacaktır. Coşkulu ve hızlı hücum eden bir takım çünkü. Böyle klişe cümleleri sevmem; ancak bu kez ilk 20 dakika gerçekten önemli! Olur da ilk golü Fenerbahçe atarsa, biraz iddialı olacak ama, tur beklenenden rahat gelebilir.

Takımlarımız bu gece, özellikle deplasmanda oynayacak olmaları nedeniyle favori değiller. Ancak bu hiç şansımızın olmadığı anlamına gelmemeli...

Read more...

Adebayor Görünümlü Diaby


Şampiyonlar Ligi'nde Porto-Arsenal maçını izlerken, Arsenal Adebayor'u ön libero olarak geri transfer etti sandım. Olur mu olur diye de düşünmedim değil; Wenger gibi anormal bir adamı ve Adebayor'un Togo milli takımıyla Angola'da yaşadığı saldırı sonrası, şokun etkisiyle Arsenal t-shirt'ü giyerek verdiği röportajı bir araya getirince. Birde Sol Campbell'in geri dönüşü var tabii. (Maçta da UEFA'nın ve Henry'nin en sevdiği (!) hakem Martin Hansson'la ortaklaşa, Arsenal'e ikinci golü yedirdiler bu arada..)

Daha sonra formasında 2 numara yazdığını görünce anladım Diaby olduğunu... Ben gerçekten epeydir Arsenal maçı izlememişim galiba. Çünkü Diaby'i en son, aşağıdaki haliyle görmüştüm:

Read more...

Guus Hiddink

17 Şubat 2010 Çarşamba


Rijkaard'dan sonra ikinci bir Hollandalı, bu kez Milli Takımın başına geldi. Hollandalılar iyidir; farklı düşünürler, farklı futbol oynatırlar. Hele bir ara çıkan Trapattoni söylentilerinden sonra, Hiddink futbol karakterimiz düşünüldüğünde ilaç gibi geldi.

Guus Hiddink, teknik direktörlüğü haricinde de çok entresan bir adam. Kariyeri boyunca dünyanın birçok köşesinde, Güney Kore, Avustralya, Rusya gibi birbirinden çok farklı yapıda ülkelerde çalışmış, gittiği yerlerde önemli başarılar kazanmasına -hatta ona tapılmasına rağmen- hiçbir yerde uzun süreli kalmamış... En son geçtiğimiz yıl ortasında Chelsea'yi devraldığında, herkes kalması için yalvarmasına rağmen, sezon sonu yeniden Rusya'nın başına dönmüştü. Bizdeki kontratı da 2+2 yıllıkmış zaten...

Bu tercihteki bence tek sorun, uzun vadeli planlama konusunda ortaya çıkabilir. Hiddink bizi dünya şampiyonu da yapsa 4 seneden fazla takımın başında kalmayacak ve dolayısıyla son 4 ayda yaşadığımız senaryo belki de yine tekrarlanacak. Yardımcısı Oğuz Çetinmiş bu arada, ondan dolayı söylüyorum! Gerçi biz her işimizi yumurta kapıya dayanınca halleden bir millet olduğumuzdan bunun bir önemi yok. Ligimizin naklen yayın hakları bu kadar para ettiği sürece, bir Hiddink daha getiririz..

Şu anda spor medyasında çoğu kişi Hiddink'in gelişini iyi karşılıyor. Hiddink'i Hiddink olduğu için sevenlerle, popülistlik yapmak için sevenler ise ilk kötü sonuçtan sonra ortaya çıkar... (bkz: daha önceki Fenerbahçe macerası)

Read more...

Dwight Howard'ın Dünya Rekoru

16 Şubat 2010 Salı

All-Star organizasyonlarında, Shaq'dan sonraki dönemin eğlence işlerinden sorumlu ismi olmaya bir numaralı aday Dwight Howard, Dallas'ta da şovunu yaptı ve ilginç bir dünya rekorunun sahibi oldu.

Normal sezondaki maçlardan önce ısınmalar sırasında entresan uzak menzilli atış denemeleri yaptığını bildiğimiz Howard, bu kez işi iyice ilerletti. Önce ortasahadan oturarak basket attı, ardından ortasahanın da gerisinden isabet sağlayarak bu alanda dünya rekorunun sahibi oldu.



link

Read more...

Dwyane Wade Üzerine

15 Şubat 2010 Pazartesi

Hani herhangi bir alanda, onunla hiç tanışmamış olmanıza rağmen, sadece ekranda gördükleriniz üzerinden kendinize yakın hissettiğiniz biri olur ya; benim için bu isim NBA'de Dwyane Wade'dir. Wade sahadaki duruşu, top sürüşü, dozunda ağırbaşlılığı ve kötü de oynasa elinden geleni yaptığını bildiğiniz yapısıyla benim için son 10 yılın oyuncusudur. (Bu arada resmi olarak son 10 yılın basketbolcusu seçilen Kobe'ye de saygılarımızı sunalım)

Wade ile ilk tanışmam 2004 play-off'larına dayanır. O zamanlar basketbolla aktif olarak ilgilenmeme rağmen, NBA'de neyin ne olduğu konusunda yeni yeni bilgiler ediniyordum. Draft neymiş?, play-off'lar kaç maç üzerinden oynanır?, post-up neymiş?, transition neymiş? vs... Wade'i yanılmıyorsam, spor haberleri sırasında geçen bir bantta Miami formasıyla bir play-off maçında son saniye basketi atarken görmüştüm. Daha sonra kimmiş bu adam diye merak ettim ve LeBron dışında kimlerin yer aldığını bilmediğim -sonradan efsaneleşen- 2003 Draftıyla (4. sıradan seçilerek) lige dahil olduğunu öğrendim.

D-Wade, o zamanlar oyun kurucu olarak oynuyordu. Fakat şutu çok kötüydü. Şutu yüzünden o zamanlar şimdiki gibi komple bir skorer değil, yalnızca öldürücü driplingleri ve atletizmi gibi kendine has yetenekleri olan, gelecek vaadeden genç bir çaylaktı. Ancak Miami'yi tek başına play-off'a sokan bir çaylak... Potaya giderken gösterdiği patlayıcılık ise ona, daha sonra Shaq tarafından verilecek "the Flash" lakabını kazandıracaktı.

Yıllar geçti, Wade kendisinden beklenmeyen, fakat benim onun hakkındaki hislerimde yanılmadığımı gösteren bir patlama gerçekleştirdi. Önce orta mesafe şutuna belirli bir istikrar kazandırdı. Artık onu bir-iki adım geriden savunmanız sayı bulmasına engel değildi; çünkü yalnızca çembere giderek değil şutla da sayı atabiliyordu. Ardından ilk all-star maçına henüz NBA'deki ikinci sezonunda çıktı. Wade yavaş yavaş dikkat çeken, potansiyeli yüksek bir genç basketbolcudan, herkesçe tanınan bir yıldız olmaya doğru ilerliyordu.

2006 yılı Wade'in kariyerinin zirve yaptığı yıl oldu. NBA'e adım attıktan yalnızca 4 yıl sonra, Miami Heat formasıyla NBA Şampiyonluğunu kazandı. Miami'nin kadrosu o dönem şüphesiz ligin en iyi kadrolarından birisiydi; ancak takımını sırtında taşıyan adam Wade olacak, tüm takımlar Miami'nin yıldızları arasında en çok ona önlem alacaktı. Alonzo Mourning, James Posey, Gary Payton, Antoine Walker, Jason Williams ve en önemlisi Shaquille O'neal gibi oyunculara o değil, onlar Wade'e yardımcı olacaklardı. Nitekim Dallas'a karşı 2-0 geriden gelip, 4-2 kazanılan unutulmaz final serisinin MVP'si de Wade oldu. Böylece Shaq, ilk kez şampiyon olduğu bir sezonda finallerin MVP'si olamıyordu. Wade, bir bakıma Kobe'nin bile yapamadığı birşeyi başarmıştı.

Ardından her çıkışın bir inişi olduğu gibi, Miami'de düşüşe geçti. Wade dışındaki tüm oyuncular birer birer takımdan ayrıldı. Zaten şu anda takımda o dönemdeki kadrodan yalnızca Wade, Udonis Haslem ve Dorell Wright bulunuyor.

İşte bu düşüş döneminde, Wade bir de omuzundan sakatlanarak uzun süreli bir sakatlık dönemi geçirince, Miami epey bir aradan sonra play-off'a kalamadı. Wade döndüğünde ise artık bir Robin'i yoktu. Günümüze uzanan 2 yıllık zaman diliminde ise Wade, yanına yardımcı bulamadığından, bireysel istatistiklerini geliştirerek kariyerine bir de sayı krallığı ekledi. Fakat onu birazcık tanıyanlar ve anlayarak izleyenler, onun için bireysel başarının her zaman takım başarısının gerisinde olduğunu bilir. Zaten sayı krallığı da takımını ileri taşıma arzusundan kaynaklanıyordu.

Wade'in unutulmaz performanslarından birisi sakat sakat oynadığı, 2005 sezonu Miami-Detroit Doğu Konferansı Final Serisi'ydi. Wade yanlış hatırlamıyorsam göğüs kaslarındaki bir sorun nedeniyle, serinin son maçına göğsü bandajlı çıkmış, zıplamakta bile zorlanmasına rağmen takımını son dakikalara kadar sırtında taşımıştı. İşte o maç beni bu adama bağlayan nedenlerden biridir.

O maç, benim dışımda da birçok insanı Wade'e yakınlaştırmış olacak ki, ertesi yıl sağlıklı Wade'in bu kez Detroit' ten rövanşı alması ve akabinde NBA Şampiyonluğuna uzanmasının da etkisiyle, onu 2 sezon boyunca NBA'de forması en çok satılan oyuncu yaptı.

Wade tüm başarılarına rağmen, kariyeri boyunca reklam potansiyeli ve süperstar egosu ondan daha yüksek olan 2003 draftının bir numarası, yakın arkadaşı LeBron James'in ardından anıldı. Oysaki Wade, LeBron'un hala sahip olamadığı iki şeye sahip: Şampiyonluk yüzüğü ve Finallerin MVP'si ödülü...

Tüm bu yazıyı yazma nedenim ise, ona olan hayranlığım kadar, kazandığı All-Star MVP'si ödülünden duyduğum mutluluktu. LeBron her zamanki gibi egosuna hakim olamayıp, maçı ve MVP ödülünü takımı Doğu'nun elinden almak üzereydi ki, Wade son topta Carmelo'ya karşı galibiyeti savunup, belki de yıllardır hakkı olan ödülü kazandı. Çünkü Wade yıllardır All-Star maçlarında egosuz oynayan, şova katkı sunmak için oraya gelen birkaç yıldızdan biriydi. LeBron'un 2006'da sadece atarak aldığı ödülün aksine, o bunu tam 11 asist yaparak kazandı. Ödülü eline alırken yaşadığı heyecan ve mutluluk da, hak ederek kazanmanın verdiği gururun eseriydi...

Read more...

Madrid'den Mesaj Var: 2-1

Galatasaray'ın hafta içi Avrupa Ligi'nde karşılaşacağı Atletico Madrid, Barcelona'yı bu sezon ligde mağlup etmeyi başaran ilk takım oldu. Bu galibiyetin zamanlaması Galatasaray için iyi olmadı şüphesiz...

Vicente Calderon'da 2-1 kazanan Atletico, hemşehrisi ve ezeli rakibi Real Madrid'e de kıyak geçti. Zirvede Real ile Barca arasındaki fark 2'ye indi çünkü...

Barca'nın savunmasında birçok eksik vardı. Maç içinde de Keita sakatlandı. Guardiola sağ bekte iki farklı genci denedi: Önce Jeffrenn sonra Bartra... Fakat bu iki oyuncu da santrayı Alves'in 10'da 1'i kadar geçmeyince sağ kanat hücumu tıkandı. Messi de, kendi standartlarında sezonun en etkisiz futbollarından birini oynadı. Maçın en rahat adamlarından birisi Atletico'nun solbeki Antonio Lopez'di.

Atletico Madrid, Barca'nın eksiklerinden de faydalanarak maç boyunca oyunu önde kabul etmeye çalıştı. Barca'nın sahasından çıkışlarında, yaptıkları hücum presle sürpriz toplar kazandılar. Kısacası oyunu kendi sahalarında kabul etmeyerek, cesur bir oyun sergilediler.

Barca'yı yıkan adamlar Aguero, Simao, Reyes ve ilk golü atan Forlan oldular. Aguero rakip savunmada bulduğu her deliğe girerken; Reyes kendisinden beklenmeyecek bir iş çıkartıp, iki yönlü bir oyun ortaya koydu. Hem hucumdaki olgun futbolu , hem de top rakibe geçtiğinde ortasahada yaptığı baskıyla takımının galibiyetine katkıda bulundu. Üstelik bunu ters ayakla oynamak zorunda kaldığı sağ kanatta yaptı.

Forlan iş bitiriciliğiyle sahnedeydi. Fakat gol dışında fazla ortalıkta göründüğü söylenemez. Hücumdaki partneri Aguero hamallığı yapan adamdı, kaymağını Forlan yedi. Simao, klasik frikik gollerinden birini attı. Golün dışında da takımı ileri iten adamlardan biriydi.
Ortasahadaki Tiago-Assunçao ikilisi İniesta-Xavi'ye hayatı zindan etti. Savunmada ise Domingues can siperane bir oyunla İbrahimovic'i sindirdi. Barcelona, Alves ve Abidal'in yokluğunda kanatları da işletemeyince, sadece duran toplar ve karambollerden pozisyon bulabildi. Tek golleri de İbrahimovic'le köşe vuruşundan geldi...

Atletico Madrid'in 19 yaşındaki kalecisi Gea, Galatasaray'a karşı oynarsa bunun bir avantaj yaratabileceğini düşünüyordum. Ancak, son dakikalardaki bir pozisyonda Antonio Lopez'in geri pasını tutması dışında acemice bir hata yapmadı. Hakem pozisyonda çift vuruşu çalmayınca da yırttı zaten. Kaleci dezavantajı hala Galatasaray tarafında yani... (Tabi Leo Franco eski takımının kozmik odasından bazı bilgiler araklamamışsa...)

Atletico Madrid, son 10 yılda kendisine başarılar kazandıran; ancak bir iki yıldır sallantıda olan hücum takımı olma hüviyetini, yeni teknik direktörü Quique Flores ile yavaş yavaş yeniden kazanmaya başlamış görünüyor. Galatasaray'ın da benzer nitelikte futbol oynayan bir takım olduğunu düşünürsek, haftaiçi çok zevkli bir maç izleyeceğimiz kesin gibi.

Ancak ben yine de, Barcelona galibiyetine rağmen Atletico Madrid'in Galatasaray'dan çok üstün bir takım olmadığını, Galatasaray'ın tek dezavantajının kadrodaki eksikler olduğunu düşünüyorum. İbreyi kağıt üstünde Madrid ekibine doğru döndüren tek etmen, Galatasaray'ın bitmek tükenmek bilmeyen sakatlık problemleri...

Read more...

All-Star'da Cumartesi Gecesi

14 Şubat 2010 Pazar

All-Star Saturday Night, özellikle smaç yarışması nedeniyle, All-Star haftasonunda eğlence beklentilerinin en yüksek olduğu gündür. Fakat beklentileri ne kadar yüksek tutarsanız, bu seyir keyfinizi o denli baltalıyor. En iyisi gecenin bir saati oturup heyecanla yarışmaları beklemek yerine, uykunuz yoksa oturup izlemek. Yani yarışmaları, gece uykunuz kaçtığında izlenecek en iyi şey olarak görmek.

Bu kadar karamsar bir giriş yapmamın tek sorumlusu, smaç yarışmasının sürprizi (ama olumsuz anlamda) Shannon Brown'dur! Kendisi hakkında 10 gün önce yazdığım kapsamlı yazıyı bir çırpıda silip attı, sağolsun. İlk turda elenmesi en son beklenen adamdı; ancak sıçrama yeteneğinden kazandığı tüm krediyi, yaptığı iki sıradan smaçla sıfırladı. Aslında ilk hakkında planladığı, çok uzaktan zıplayarak yapacağı bir 360 derece smacıydı. Fakat ilk denemede başarısız olunca birden bu hareketten vazgeçip, yerine son derece standart bir smaç yaptı. NBA Live serisinin bir oyununda bu smacı yaptığınızda yorumcu şöyle der: B-A-S-I-C...

Gerald Wallace da hasta-sakat karışımı bir halet-i ruhiye'ye sahip olunca final turuna yolcu olanlar, antipatik Nate Robinson ve Sonny Weems'in pasıyla yarışmanın en etkileyici smacına imza atan, (dün Eric Gordon'un hakkı yenerek finale gelmiş) Hido'nun takım arkadaşı çaylak DeMar DeRozan oldular.

Nate Robinson, smaç yarışmasına dört kez katılmanın verdiği tecrübeyle (!) son tura da standart üstü smaçlar saklamayı başardığından, en iyi smacını ilk turda tüketmiş DeRozan'a üstünlük kurdu. İlginç olan nokta ise, artık herkes yarışmanın daimi üyesi olarak Nate Robinson'ı görmekten bıkmış olacak ki, halk oyuna dayalı finalde Robinson, DeRozan'ı ancak %1 farkla geçebildi. Oysa Robinson'a duyduğum tüm antipatiyi bir kenara itip objektif bir değerlendirme yapacak olursam, Robinson'ın çok daha farklı kazanması gerekirdi.

Neyse, artık NBA yönetimi rahatlamıştır. Robinson'ı ite kaka 3. kez şampiyon yaptılar. Kendisi de: "3 şampiyonluk benim için yeterli, yarışmaya bir daha katılmayacağım" dedi. İlerde çoçuğum-torunum "Smaç yarışmasını en fazla kazanan Nate Robinson nasıl bir adamdı, çok mu iyi smaçlar yapıyordu?" diye sorarsa ne cevap vereceğim bilemiyorum!

Stockton'dan sonraki dönemin Jason Kidd ile birlikte en iyi iki gardından biri olan Steve Nash'in, yetenek yarışmasını kazanması sürpriz değildi. Aynı şekilde Nash ve Kidd sonrası dönemin, Chris Paul'le birlikte en iyi iki oyun kurucusundan biri olacak Deron Williams'ın da finale kalması... Nash'in pas ve tepe şutu konusunda diğer isimlere nazaran üstünlüğü vardı. Top sürme konusunda hız dezavantajı diye birşey söz konusu değildi; çünkü o slalomları Shaq bile rahatlıkla yapar...

Üç sayı yarışmasını, NBA'in gelmiş geçmiş en büyük şutörlerinden Dell Curry'nin oğlu Golden State'in çaylağı Stephen Curry kazanmaya çok yaklaştı; ancak birşeyler ispat etmek için oraya geldiği çok belli olan Paul Pierce'ı geçemedi. Pierce, normalde dalga geçilecek kadar yavaş olan şut stilini, yarışmaya özel olarak hızlandırabileceği bir formül bulmuştu ve finalde topladığı 20 puanla Billups ile Curry'i geride bıraktı. Ödülü eline alınca da şöyle dedi: "İnsanlar beni skorer olarak görüyordu; ancak ben tek başına şutör olarak da yetenekli olduğumu ispatladım". Pierce ayrıca, Larry Bird'den sonra -yine Dallas'taki bir All-Star organizasyonunda- üç sayı yarışmasını kazanan Boston Celtics tarihindeki ikinci oyuncu oldu.

Shooting Stars (Şutör yıldızlar) yarışmasını Texas takımı kazandı. Bu yarışmada ekiplerin sadece NBA takımlarının adlarına göre değil, eyalet ve şehir isimleriyle kurulması güzel bir olaydı. Nitekim Texas'ın finaldeki rakibi de Los Angeles (Clippers ve Lakers'lı isimlerden oluşan) oldu. Fakat Nowitzki'li Texas takımı, Gasol'lü Los Angeles'ı geçerek geceyi izlemeye gelen Kaliforniya Valisi Arnold Schwarzenegger'i üzdü.

Bu gece All-Star Haftasonu, Dallas Cowboys'un 90.000 kişilik stadyumunda oynanacak All-Star maçıyla sona erecek. Tribünlerin üst kısımlarına çıkıldıkça sahada olup bitenleri görebilmeniz için muhtemelen tepedeki dev ekrana bakmanız gerekeceğinden, maçı stadyumdan izlemenin bizim gibi televizyon başında izlemekten bir farkı olur mu çok merak ediyorum...

Read more...

Vancouver'dan Notlar-Kareler

2010 Vancouver Kış Olimpiyatları, açılış töreniyle resmen başladı. Açılış töreni olimpiyatlar tarihinde ilk kez kapalı bir salonda gerçekleştirildi.

Cuma günü antrenmanda hayatını kaybeden Gürcü kızakçı Nodar Kumaritashvili açılış töreni sırasında anıldı. Kumaritashvili, kızağıyla 90 km hızla giderken kontrolünü kaybederek trajik bir kaza geçirmişti. Bu 1992'den bu yana olimpiyat oyunları sırasında yaşanan ilk ölüm oldu.

Olimpiyat ateşini yakan isimlerden biri de, pazar gecesi All-Star maçında izleyeceğimiz NBA yıldızı Kanadalı Steve Nash'ti.

Vancouver'da yalnızca 5 sporcuyla bulunuyoruz. Oyunlarda Türkiye'yi artistik patinajda Tuğba Karademir, kayaklı koşuda Kelime Aydın ve Sebahattin Oglago; Alp disiplininde Tuğba Daşdemir ve Erdinç Türksever temsil edecek. Buna karşılık sporumuzu yönetme konusundaki başarılı bürokrasimiz, hatrı sayılır bir rakamla Vancouver'da temsil ediliyor! (bkz: Ooooo, kimler gitmiş kimler!!! ) Sebebi buysa, umarım birşeyler kaparlar...

Aşağıdaki karede ise evsahibi Kanada'nın geçiş seromonisi var. İki resim arasındaki fark 7'den çok daha fazla!

Olimpiyat oyunlarının ilk şampiyonu da belli oldu. İlk gün düzenlenen kayakla atlama mücadelesini İsviçreli Simon Ammann kazandı.

Yeterli kar olmadığı için, (bir ara yağan yağmurun da etkisiyle) bazı antrenmanlar ertelenmek zorunda kalındı.

Olimpiyat oyunlarında piste çıkacak ilk sporcumuz, pazartesi günü bayanlar kayaklı koşu dalında yarışacak Kelime Çetinkaya olacak. Ben de elimden geldiğince, Olimpiyatları takip etmeye ve yazı girmeye devam edeceğim.

Read more...

Haftanın Haberi

13 Şubat 2010 Cumartesi


Türkiye'nin Paralimpik Oyunları'nda altın madalya kazanan ilk bayan sporcusu Gizem Girişmen, Laureus Spor Ödülü'ne aday gösterildi. Okçumuz, Yılın Engelli Sporcusu adaylarından biri. Diğer dalların adayları arasında Roger Federer, Usain Bolt ve Serena Williams gibi dünya yıldızları var.

Gizem Girişmen, 2008 Pekin Olimpiyat Ve Paralimpik Oyunları'nda Türkiye'nin yüzünü güldüren az sayıda sporcudan biriydi.

Girişmen, "olimpik yayda" elde ettiği galibiyetle Türkiye'nin Paralimpik Oyunları'nda altın madalya kazanan ilk bayan sporcusu olmuştu.

2007'den beri kendi kategorisinde dünya sıralaması lideri olan 28 yaşındaki sporcu, şimdi de en prestijli ödüllerden birisi olan Laureus Spor Ödülü’ne aday gösterildi.


kaynak:
ntvspor.net

Read more...

Rookies 140-128 Sophomores


Çaylaklar kendilerinden, daha doğrusu iki takım arasındaki kadro kalitesi farkından ve tarihin akışından beklenmeyecek bir iş çıkartıp, İkinci Yıl Oyuncuları'nı tam 7 yıl aradan sonra mağlup ettiler.

Kağıt üstünde İkinci Yıl Oyuncuları açık ara favoriydi; ancak Çaylaklar, daha konsantre ve organize bir oyun ortaya koyarak aradaki kadro dezavantajını lehlerine çevirmeyi başardılar. Bir bakıma boynuz kulağı geçti.

Dejuan Blair karşısındaki üç önemli pivota karşı (Kevin Love, Brook Lopez ve Marc Gasol) tek başına tam 23 ribaund alıp, yanına da 22 sayı ekleyince maçı çaylaklara getiren adam oldu. Karşısındaki üçlünün toplam istatistiği ise 28 sayı 19 ribaundda kaldı. Karşılaştırmalı istatistiklerden anlaşılacağı üzere San Antonio'lu Blair, fizik dezevantajına rağmen müthiş iş çıkardı, ayrıca yanına bir de ilk yarıda panyaya çarptırıp yaptığı etkileyici smacı ekleyerek şova da katkıda bulundu. Maç sonunda da, 26 sayı, 6 ribaund, 5 asist ve 5 top çalmayla oynayıp, sezon ortalamalarını andıran bir oyun ortaya koyan takım arkadaşı Tyreke Evans ile birlikte MVP ödülünün ortak sahibi oldular.

Maçın en skoreri Sophomores adına 32 dakikada 40 sayı atan Russell Westbrook oldu.

Maç boyunca Jennings, son bölümde ise Sophomores adına Beasley, antipatikliğin sınırlarında gezinerek elllerine ne geldiyse atmalarına rağmen MVP olamadılar; maçın en sevindirici yanı kesinlikle buydu!

Read more...

All-Star Haftasonunda İlk Bomba!


NBA All-Star Weekend 2010, Rookies-Sophomores maçıyla resmen başladı başlamasına da (daha önce düzenlenen Şöhretler Maçlarını saymazsak), ilk bomba maçın devre arasında, ertesi gece düzenlenecek smaç yarışmasının 4. ve son ismini belirlemek için yapılan, Demar DeRozan ve Eric Gordon arasındaki elemede patladı.

All-Star haftasonunda smaç yarışmalarının oylamaları zaten son yıllarda adilane biçimde yapılmıyordu; ancak smaçları daha yaratıcı olan Eric Gordan'ın, halk oylamasına rağmen DeRozan'a %22 oy farkla geçilmesi olayı iyice cılkından çıkaran haksızlıklardan birisi oldu. Bunda nba.com'un oylama için düzenlediği sayfada, iki oyuncunun resimlerinin yanlış koyulmasının da etkisi olabilir. Eğer tek sebep buysa daha büyük skandal!

Sonuçta DeRozan, Gordon'dan daha atlet ve söylediği gibi esas smaçlarını finale sakladıysa diyecek lafım yok. Atletizmiyle ün salmamış, normal sezon içinde yalnızca 7 smaç yapmış Gordon'ın yarışmaya sokulması anlamsızdı, o da kabulüm. Fakat madem iki oyuncu arasında halk oyuna dayalı bir ön eleme organize ediliyor, o zaman icraata bakmak lazım. DeRozan ikinci smacını herhangi bir maçın içinde yapsa, bana hiçbir keyif vermez, koltuğumda kılımı bile kıpırdatmazdım!

Read more...

Ne Kurtarıcıymış Be!

11 Şubat 2010 Perşembe


Spor medyamızın hastalıklarından birisi de "kurtarıcı" söylemi. Skor olarak maçı geride götüren takımın, son 10 dakikada oyuna soktuğu oyuncu illa kurtarıcı olmak zorunda...

Son "kurtarıcı" Servet Çetin oldu. Rijkaard'ın Servet'i son 5 dakikada oyuna sürmesi eleştirildi. Zaten Rijkaard da Servet'i müthiş bir golcü olduğundan oyuna sürdü. Hatta Servet'in gol atacağından o kadar emin ki, bunun için 5 dakikalık bir süre bile yeterli!

Fazladan santrafor transfer edilmemiş olması bir hata, risk ne derseniz diyin; ama Servet'in son dakikalarda hava hakimiyetinden faydalanmak için oyuna sokulduğunu da gözardı etmeyin, olayı saptırıp her oyuncuyu meraklısı olduğunuz "kurtarıcı" kılıfına sokmayın be kardeşim! Gerçi bunu siz de biliyorsunuz da, böylesi işinize geliyor işte...

Read more...

Santraforsuz Bu Kadar

10 Şubat 2010 Çarşamba


Merak ediyorum, acaba yeryüzünde benimsediği sistem haricinde, mecburiyetler yüzünden santrforsuz oynayıp bir maçta 3 gol atmayı başaran takım var mı diye. Varsa bile, eminim sayıları bir elin parmaklarını geçmiyordur. Galatasaray, kupada çeyrek finalin rövanşında Antalyaspor karşısında santraforu olmadan, mevcut düzeni içinde ancak bu kadar oynayabilirdi, nitekim oynadı da...

Eğer şans diye bir şey varsa ve eğer bu şey futbola da etki gücüne sahipse, kimilerinin deyimiyle: "Futbolun Tanrıları" bugün kesinlikle Galatasaray'ın yanında değildi. Galatasaray turu, iki topunun direkten döndüğü, buna rağmen birbirinden organize 3 gol attığı bir maçta (Elano'nun penaltısının oluşumu dahil), boş kaleye yediği 2 golle kaybetti. Özellikle ilk gol, ortasahadan çekilen saçma sapan bir şutun Galatasaraylı oyunculara çarpması sonucu oluşan kornerden yenmesi itibariyle tam bir faciaydı. Yine de gollerin sahibi Necati'nin hakkını yemeyip, özellikle ikinci goldeki inatçılığı ve tam pozisyonu kaybetmek üzereyken sergilediği vuruş becerisini övelim...

İkinci gol demişken, Mustafa Sarp'ın o pozisyonda kaleye en yakın oyuncu olarak, boş olan kalenin önünü kapatmak yerine neden Necati'nin ayağındaki topa yönelip risk aldığını da anlamak mümkün değil. Üstelik topa kale tarafından değil, Necati'nin vuruş yapmasına imkan tanıyacak bir açıdan yöneldi!

Galatasaray'ın Rijkaard özelinde eleştirilebileceği yönlerden birisi, santrforsuz oyundaki Sarp-Topal ikilisi tercihi. Mustafa Sarp, bu ikiliden kapasitesi dahilinde hücuma daha çok katkı vermeye çalışanı; ancak Sarp'tan hücuma destek vermesini bekleyene kadar onun yerine fazladan bir hücum ağırlıklı ortasaha daha kullanılamaz mı diye soruyor insan. Ayrıca Mehmet Topal'ın da, pas ve hücumu başlatma konusunda sorumluluk alma isteksizliği (ya da beceriksizliği) Elano'nun sık sık geriye gelip oyun kurmasına neden oluyor. Böylece Sarp gibi Elano'da ikiye bölünüyor. Kısacası Sarp ya da Topal'dan biri yerine, bir hücumcu ortasaha daha kullanılabilir. Bu isim ise bugün göründüğü üzere Emre Çolak olabilir...
Galatasaray, sebebi ister transfer politikasının yanlışlığı olsun, ister sakatlık illeti, sonuç itibariyle santraforsuz oynamak zorunda. Ne yapılırsa yapılsın değiştirilemeyecek gerçek bu olduğuna göre, Galatasaray santraforsuzluğun yarattığı sıkıntıyı biraz olsun örtebilmek için oyunu kanatlara yayıp, daha geniş alanda futbol oynamalı. Nitekim atılan ilk gol sol kanattan bindirme yapan Caner'in, orta yapmak yerine ceza yayında bekleyen Elano'nun ayağına attığı pas ve bunun sonucunda orta bekleyen savunmanın acziyeti karşısında, Elano'nun penaltıyı ustaca almasıyla geldi. Elano oynadığı futbolla, kendisi için açılan pankartın hakkını verdi. (Elano'nun neden 7 milyon Euro'luk bir oyuncu olduğunu anlamak için bkz: aldığı zeka dolu penaltı, penaltıyı sorumluluk alarak kararlılıkla kullanması ve yaptığı vuruş)

Yine ikinci ve üçüncü gollerin de sırasıyla, Arda'nın sol kanat varyasyonuyla ceza alanına girip Emre Çolak'ın önüne bıraktığı pas ve sağ kanattan yapılan orta sonucu soldan takviye olarak gelen Caner'in şutuyla geldiğini düşünürsek, Galatasaray için golün en kolay yolunun topun kanatlar arasında ayağa paslarla ve sabırlı dolaşımı olduğunu görüyoruz. Galatasaray'da oyunu geniş alana yayıp organize edebilecek birçok iyi futbolcu var. Zaten sene başında Galatasaray'ın en iyi yaptığı işlerden birisi oyunu geniş alanda oynamaktı. Eksik oyuncuların bunu baltaladığı gerçek; ancak yine de Galatasaray'ın mevcut kadrosunda bu işi yapabilecek hala yeterince oyuncu var. Elano'nun sahaya ağırlığını koyduğunda neler yapabileceğini, Caner ve Emre Çolak'ın oyunlarındaki gelişimi maçta bir kez daha gördük.
Mehmet Özdilek'in "küçük Yunanistan'ı" Antalyaspor'un oyunu hakkında pozitif şeyler söylemek güç. Yalnızca ileride bıraktığı iki forvet oyuncusuyla golü düşünen, son günlerin malum tartışma konularından "kasap polemiğinin" aktörlerinden birisi olan Antalyaspor, özellikle büyük takımlar karşısında sahaya yalnızca rakibini sertlikle bezdirmek ve skora göre mümkün olan en ufak fırsatta zaman geçirmek üzere çıkıyor. 8 kişiyle topa (gerekirse de rakibe) bas, rakibin hatalarını bekle, ileri at 2 forvetten biri gol yapsın...

Bir benzerini Ziya Doğan'ın Diyarbakırspor'unda gördüğümüz bu oyun anlayışı, bir süredir bana anti-futbol oynama pahasına ligde kalmanın mı, yoksa düşme pahasına iyi futbol oynamanın mı daha mübah olduğunu sorgulatıyor. Kendime makyavelist Antalya ve Diyarbakır mı, yoksa romantik Yılmaz Vural'ın Kasımpaşası mı küme düşerse daha çok üzülürüm diye sorsam, son günlerin moda deyimi "marka değeri" aşkına cevabım b şıkkından yana olur!...

Ekonomik nedenlerle kadronuzda kaliteli oyuncuların olmaması anti-futbol oynamanızı gerektirmez. Tamam Anadolu kulüplerinde işler çok zor yürüyor; ancak Antalya ve Diyarbakır gibi takımların oynadığı "futbolumsu"yu, Abdullah Avcı'nın ve Yılmaz Vural'ın eşit finansal şartlardaki takımlarında görmüyorsak, bu herşeyin ligde kalmaktan ibaret olmadığını gösterir. Nitekim Belediye 5 sezondur ligi istikrarlı biçimde orta sıralarda bitirirken Antalya ve Diyarbakır küme düşmemeye oynuyorsa, Kayseri ve Bursa'nın yarattığı akım ortadaysa, kimin doğru yaptığı da ortadadır.

Son bir not: Okay Karacan öyle bir maç anlattı ki bugün, kendimi Premier Lig maçı izler gibi hissettim. O kadar ki Ömer Üründül bile futbolda sadece hataların ve takım savunmasının değil; güzel hareketlerin, aklın ve becerinin de hüküm sürdüğünü anladı sonunda! Spikerin marka değeri de bu olsa gerek...

Read more...

İLETİŞİM

mussano90@hotmail.com


KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP