Leo Franco

31 Mart 2010 Çarşamba


Galatasaray kalecisi Leo Franco, spor medyasının ip sevdasının son kurbanı. Arjantinli kalecinin sene başından beri eleştirildiği, Fenerbahçe maçıyla zirve yapan sav: "kalesinde gördüğü hemen her ciddi pozisyonda gol yemesi"...

Leo Franco ortalama bir kaleci. Yaptığı iyi işlerde var; kötü işlerde... Kaleden ileride durması, yani bir çizgi kalecisi olmaması, atılan çoğu derin topta çabuk davranmasını sağlıyor. Yan toplarda da çok ciddi bir zaafı yok. Ancak bir kalecinin sahip olması gereken en temel özellik olan pozisyon alma konusunda sorunları var. Reflekslerinde de...

Benim gözümde Galatasaray'a transfer olmadan önce de Leo Franco iyi bir kaleci değildi, transfer olduktan sonra da. Yani zaafları Galatasaray'a transfer olduktan sonra birden bire ortaya çıkmış değil. Leo Franco kariyeri boyunca böyle goller yiyordu zaten. Örneğin Galatasaray'ın 4-1'lik Mallorca zaferinde yediği aşırtma goller ve geçtiğimiz sezon Atletico Madrid formasıyla Nistelrooy'dan, Selçuk'unkine benzer bir uzaklıktan yediği gol ilk anda aklıma gelenler. (Bu arada Nistelrooy'un vuruş tekniğinin Selçuk'inden çok daha iyi olduğunu söylemeye gerek yok sanırım)

Bence burada Leo Franco'dan daha sorumlu olan taraf Galatasaray yönetimi. Yıllardır Taffarel'den geçtim, Mondragon kadar iyi bir kaleci bile transfer edilememesi Galatasaray'ın başına çok dert açtı. Leo Franco'yu transfer etmek için geçtiğimiz yıl bayağı bir uğraşılmıştı üstelik!

Leo Franco konusunda Rijkaard'a suç bulmak da, gerek bunun yönetimin yaptığı bir transfer olması; gerekse Rüştü-Valdes örneği düşünüldüğünde yanlış. Yani Franco'yu Rijkaard özel istekle getirmediği gibi, Barcelona yıllarında Rüştü'yü kesip Valdes'i oynattığını hatırlarsak (buradan Ufuk ve Aykut'u kastediyorum) kaleyi inatla Franco'ya vermesi çok abes bir durum değil.

Abes olan durum, Galatasaray'ın kadrosunda son 4 yılda 7 farklı kaleci yer almasına rağmen, kalenin hala istikrara kavuşamamış olması.

Read more...

Hidayet'in Durumu

30 Mart 2010 Salı


Bu aralar Hidayet Türkoğlu'nun koçu Jay Triano'yla sorunlar yaşadığı gündemde. Geçtiğimiz hafta içinde oynanan Utah maçının devre arasında mide rahatsızlığı yaşayarak sahaya geri dönemeyen Hedo, ardından Denver maçını tamamen kaçırmıştı. Bunun peşine oynanan ve play-off yolunda önemli olan, ancak kaybedilen Miami maçında rahatsızlığı geçtiği halde koçu tarafından "kasten" oynatılmadığı öne sürüldü. Dün geceyse Charlotte karşısında oyuna benchten dahil oldu ve 28 dakika sahada kalıp 11 sayı, 3 asistle oynadı.

Hedo'nun son üç maçta forma giymemesi konusunda ortalıkta çeşitli spekülasyonlar dolaşıyor. En ön plandaki söylemse, mide rahatsızlığının forma giymesine engel olacak kadar önemli bir sorun olmadığı, Triano'nun onu performansından memnun olmadığı için oynatmadığı...

Bir kere şurası kesin ki, Hedo performansıyla Orlando'daki günlerini aratıyor. Bunun böyle olacağı az çok tahmin edilebiliyordu; ancak performansının bu denli erozyona uğrayacağı düşünülmüyordu. Orlando'daki güneşli günlerinin bulutlanmasının, iki şehir arasındaki iklim farklılıkları dışında daha önemli nedenleri var. Hedo yeni bir takıma, yeni bir kente geçmiş olabilir. Fakat NBA'de yeri geldiğinde bir sezonda üç takım değiştiren oyuncular olduğunu düşünürsek, bu tek başına çok romantik bir neden olur. Üstelik Toronto'ya yerleşeli 6 ay oldu.

Hedo'nun Orlando'da geçtiğimiz yıl yakaladığı normal sezon istatistikleri: 16.8 sayı, 5.3 ribaund, 4.9 asist

Hedo'nun bu sezon Toronto formasıyla yaptığı istatistikler: 11.8 sayı, 4.5 ribaund, 4.1 asist

Bu düşüşün en büyük nedeni, iki takımın oyun karakterleri arasındaki fark şüphesiz. Orlando NBA'in maç başına en çok sayı üreten ekiplerinden biriyken, Toronto skor anlamında istikrar bakımından yalnızca Chris Bosh'un sırtında giden bir takım. Hedo transferi sonrası Toronto'nun yeni bir Orlando olma yolunda hareket edeceği bekleniyordu; ancak bunun mümkün olmadığı kısa sürede belli oldu. Toronto ne Orlando kadar şutör bir takım, ne de Dwight Howard'ları var. Dingo'nun Ahırı modundaki savunmaları da cabası..

Pota altındaki Bargnani ve Bosh hücum anlamında dinamik bir ikili olabilir; ancak oyunun savunma tarafında ciddi fizik dezavantajları var. Bu yüzden Reggie Evans gibi vasat bir oyuncu -pislikle de olsa- savunma yapmayı bilen tek adam olduğundan özellikle son maçlarda ciddi süreler almaya başladı. Rasho Nesterovic'in de San Antonio ve kısmen Minnesota günleri dışında (O da çoğunlukla Garnett ve Duncan gibi partnerlerin sayesinde) bir baltaya sap olamamış bir oyuncu olduğunu düşünürsek, pota altı savunması Toronto'nun en büyük zaafı.

Şimdi Toronto'nun takım yapısının Hedo açısından sorun yaratan kısımlarına göz atalım. Hedo'nun Orlando sistemi içinde yaptığı en önemli görev takımın gizli gardı olmasıydı. Bunu sağlayan da 2.08'lik boyuna karşın sahip olduğu pas yeteneği, top kontrolü ve saha görüşüydü. Oyun kurucu Jameer Nelson dahil Orlando'nun diğer oyuncularının Hedo kadar pasör olmaması, oyunu çoğu zaman Hedo'nun kurmasını sağlıyordu. Pota altı silahı Howard'ın da kendi pozisyonunu yaratmaktan çok, ona pozisyon yaratılmasına bağlı bir oyun karakteri olması topun Hedo'nun elinde daha çok kalmasına neden oluyordu. Bu da onun, Orlando'da topun neredeyse her hücumda eline değdiği tek oyuncu olmasını sağlıyordu. Son hücumlarda ona teslim edilen toplar sayesinde de "Hero" oluyordu.

Toronto'daysa durum tam tersi. Nelson'ın yerine daha saf bir oyunkurucu olan Calderon var bir kere. Yani oyun kurma konusunda Toronto'nun Hedo'ya Orlando kadar ihtiyacı yok. Ayrıca Chris Bosh da, Howard gibi top bekleyen değil gerektiğinde kendi driplingi üzerinden sayı üretebilen bir uzun. Toronto'da bir nevi halk kahramanı olması nedeniyle, kritik anlarda son şutu kullanma konusunda da ilk aday...

Kısacası Hidayet'in "midesini" ağrıtan ana neden, Orlando'da kafasını rahat ettiren düzenin Toronto'da olmaması. Kariyeri boyunca hiçbir zaman, sahaya çıkıp sadece sayı atmaya konsantre olmuş bir oyuncu olmadığından da, (milli takımdaki bazı "sorunlu" dönemler hariç!) sıkıntının Toronto açısından boyutları artıyor.

Neyseki önümüzde play-off'lar var. Orası Hedo'nun kendini evinde hissettiği asıl yer. Geçtiğimiz yıl da, normal sezondan çok play-off'ta yaptıklarıyla konuşulan bir oyuncu olduğunu düşünürsek işler biraz rayına girebilir. Aksi takdirde önümüzdeki sezon, transfer anlamında serbest kalan yıldızların çokluğu yüzünden yoğun geçecek bir yazın bizi beklediğini de göz önüne alırsak, onu başka bir takımın formasıyla izleyebiliriz.

Read more...

Meksikalı Serdar Özkan

29 Mart 2010 Pazartesi


İki futbolcu arasında uyrukları dışında bir fark daha var aslında: Serdar Özkan girdiği net gol pozisyonlarında şut bile çekemeden ayaklarını birbirine dolaştırırken, Giovani Dos Santos en azından topu ayağından çıkarmayı başarıyor! Fakat şimdiye kadar topu üç direğin arasından geçirmeyi başaramadı.

Serdar Özkan ve Giovani Dos Santos bu hafta kaçırdıkları gollerle yine saç baş yoldurdular. Gerçi bu, yalnızca bu hafta için geçerli bir durum değil. Serdar sene başından, Dos Santos da ocak ayında Londra'dan Yeşilköy'e indiğinden beri gol pozisyonu yaratma ya da gol pozisyonuna girme konusunda sıkıntı çekmeseler de, nihai hareketi yapıp skorborda etki etmekte oldukça sıkıntılılar...

Read more...

Arsene Wenger'in Real Madrid Aşkı!

24 Mart 2010 Çarşamba


"It seems strange when fans celebrate new signings more than trophies."


Real Madrid taraftarlarının kupalardan çok yeni transferleri kutlaması tuhaf bir durum.

"When they sign a great player, the fans are pleased but this increases the pressure to put on a great performance. This is a team sport."

Yıldız bir futbolcu transfer ettiklerinde taraftarlar seviniyor. Fakat bu, takımın sahadaki performansı üzerindeki baskıyı arttırıyor. Sonuçta bu bir takım sporu.

"Madrid have been eliminated in the second round of the Champions League for the last six years."

Real Madrid son 6 yıldır Şampiyonlar Ligi'nde 2.Turda eleniyor.

"They are fragile."

Çıtkırıldımlar!.


Arsene Wenger, Real Madrid'in kulüp politikasını yine dayanamayıp, ciddi biçimde eleştirmiş. İlginç olansa Wenger'in bu açıklamaları Avrupa'da kupa kazanamamış bir teknik direktör olarak yapması. Üstelik Real Madrid şu anda La Liga'nın lideri.

Ancak futbolda değeri hiçbir kupayla ölçülemeyecek şeyler vardır. Wenger'in Arsenal'i de onlardan biri...

Read more...

Bursaspor'a "Şampiyonluk" Yok!

23 Mart 2010 Salı


Bursaspor dünkü Denizlispor galibiyetinin ardından, herkesin kabul ettiği gibi artık şampiyonluk yolundaki en şanslı takım. Bunu herkese kabul ettiren oynadıkları istikrarlı futbol ve yakaladığı 5 puanlık farkla kendileri tabii ki. Yani kabul etmekten ziyade "kabul ettirmek" söz konusu...

Yalnız dikkatimi çeken nokta Bursaspor'dan kimsenin çıkıp şampiyonluk lafları etmemesi. Örneğin dün Denizlispor maçı sonrası basın toplantısında, teknik direktör Ertuğrul Sağlam mümkün olduğunca "şampiyonluk" sözcüğünü kullanmamaya çalıştı. Keza futbolcular da öyle... Sercan maçtan sonraki açıklamasında bir ara şampiyonluktan bahseder gibi oldu; ancak sözü sonradan değiştirdi.

Bu kuşkusuz şampiyon olamayacaklarını düşünmelerinden kaynaklanmıyor. Muhtemelen takım kendi içinde hemen şampiyonluk moduna girmemeyi kararlaştırmış. Doğru olan da bu. Direk şampiyonluğa odaklanmak baskı yaratabileceğinden, tek tek maçları kazanmaya konsantre olmaya çalışıyorlar. Bu da şampiyonluğu getirecek faktörlerden biri zaten.

Ertuğrul Sağlam ve Bursaspor'un devrim yaptığından falan bahsediyoruz ya; bu anlayış da bence Bursaspor'un yarattığı devrimin bir ürünü. 3 büyükler şampiyonluk için avantaj yakaladığında: "Ligin bitmesine daha kaç hafta var? Kalan maçlarımı kazanabilecek miyim?" gibi hesaplara hiç girmeden hemen şampiyonluk lafları etmeye başlarlar (hatta daha sezon başında). Bursaspor'da durum tam tersi seyrediyor.

Eğer Bursaspor şampiyon olursa, bundan sonra takımlar yalnızca yaptığı önemli transferler ya da bütçesi oranında değil, sahada gösterdiği istikrar kapsamında şampiyon olabileceğinin farkına varacak. Öyle lig daha başlamadan kimseye şampiyonluk yok artık...

Read more...

Haftalık Miami Heat Raporu

22 Mart 2010 Pazartesi

"Dwyane Wade'in 14 sayıda kaldığı bir maçı kazanabilmemiz sevindirici. Ona, maça 35 sayı atmış kadar etki ettiğini söyledim"

Miami Heat koçu Eric Spoelstra'nın, D-Wade'in 6/18 gibi kötü bir şut isabetiyle 14 sayıda kalmasına rağmen kazandıkları Charlotte Bobcats maçından sonra yaptığı açıklama. Wade sezonun skor anlamında en kötü maçlarından birini çıkarmasına karşın 9 asist, 5 ribaund ve 5 blok üretti.


Play-Off'ların başlamasına 1 aydan kısa bir süre kala, Miami istikrarsız sonuçlar almaya devam etse de -rakipleri de bir ileri bir geri gittiği için- Doğu Konferansı'nda 6. sıraya yükseldi. Önceki hafta deplasmanda play-off yolunda çekiştikleri takımlardan biri olan Charlotte'a kaybetmişlerdi; ancak iki gece önce American Airlines Arena'da rövanşı almayı başardılar.

Bu hafta Miami kentin dışına hiç çıkmadı. Fakat oynadığı 4 maçın 2'si NBA'in en güçlü ekiplerine karşı olunca, bu 2 maçtan da sahadan mağlubiyetle ayrıldı. San Antonio maçında, Miami ilk yarıda Ginobili rüzgarına karşı koyamayınca, Spurs 20 sayı öne fırladı. Buna rağmen ikinci yarıdaki özverili savunmayla fark bir ara 4'e kadar indi; ancak son sözü peş peşe iki kritik üçlükle yine Manu Ginobili söyledi.

Kaybedilen bir diğer maç Florida derbisinde Orlando'ya karşıydı. Dwight Howard 10 sayıda kalmasına karşın, Orlando Magic uzatmaya giden maçı Carter ve Lewis'in toplamda ürettiği 51 sayıyla kazanmayı başardı. Wade'in insanüstü performansı da boşa gitmiş oldu.

Miami Heat'in geçtiğimiz hafta içinde oynadığı 4 maç:

Miami 104-91 Philadelphia
Miami 76-88 San Antonio
Miami 102-108 Orlando
Miami 77-71 Charlotte


Ligdeki Durum:

Miami Heat, Doğu Konferansı'nda 36 galibiyet ve 34 mağlubiyetle 6. sırada yer alıyor. 5. sıradaki Milwaukee'yle arasında iki galibiyet fark var. Miami sezonu 5. ya da 6. sırada bitirirse büyük ihtimalle play-off'ta Atlanta-Boston ikilisinden biriyle eşleşecek. Atlanta'nın daha uygun bir rakip olduğunu söylemeye gerek yok. Atlanta'yla eşleşmek için sezonu buralarda bitirebilmeleri gerekiyor ve bu yolda da önlerinde çok uygun bir fikstür var.


Haftanın Performansı:

Orlando maçında Wade'in %50'ye yakın bir şut isabet oranıyla sergilediği, 36 sayı-10 asist-7 ribaundluk performans.


Haftanın Olayı:

Miami Heat forveti Yakhouba Diawara'nın iki arada bir derede kalması... Senagal asıllı Fransız basketbolcuyu bu yaz yoğun bir program bekliyor. NBA'in "Basketbol Without Borders" (Sınırsız Basketbol) sosyal sorunluluk projesi kapsamında ana vatanı Senegal'de bulunmayı isteyen Diawara'nın önündeki engel ülkemizde düzenlenecek Dünya Basketbol Şampiyonası... Fransa Milli Takımı kadrosunda yer almayı da çok isteyen Diawara, eğer bu amacına ulaşırsa kesişen tarihler nedeniyle Senegal'e gidemeyecek.


Haftanın Hareketi:

Kaptan Dwyane Wade'in, kazanılan Charlotte Bobcats maçında kendinden 20 cm uzun Tyson Chandler'a yaptığı blok

Read more...

Beckham Güney Afrika'da Olacak

16 Mart 2010 Salı


Geçtiğimiz haftasonu Milan'ın Chievo'yla oynadığı maçta aşil tendonundan sakatlanan David Beckham sezonu kapatmıştı. Bu olay Dünya Kupası'nda İngiltere forması giyebilmek için performansını arttırmaya çalışan Becks için çok yıkıcı oldu. Ancak herşey bitmiş değil..

Capello, Telegraph'a yaptığı açıklamada Beckham'ı teknik kadro içinde Güney Afrika'ya götürebileceklerini söylemiş. Beckham'ın çalışma azminden ve profesyonelliğinden çok memnun olduklarını ve Beckham'ı Dünya Kupası'nda kesinlikle aralarında görmek istediklerini belirtmiş.

David Beckham ilerleyen yaşına ve sansasyonel hayatına rağmen kariyerini son dönemde yeniden ayağa kaldırmıştı. 35 yaşındaki futbolcu, Milli takımla son kez bir Dünya Kupası oynayabilmek için Milan'a transfer olarak üst seviyede futbol oynayıp, performansını arttırmaya çalışmıştı.

Beckham'ın seveni sevmeyeni herkesten sempati toplamasını sağlayan son olay, geçtiğimiz hafta Milan formasıyla Old Trafford'da yaşadıkları olmuştu.

Read more...

Ali Sami Yen'de Romantizm

14 Mart 2010 Pazar


Galatasaray'ın belki de tüm sezon boyunca rakibe en az pozisyon verdiği maçtı. Hatta pozisyon vermedi bile... Savunma anlamındaki bu derli toplu oyuna en büyük katkı, Rijkaard'ın Eskişehir mağlubiyetinin bireysel hata anlamındaki iki sorumlusu Ayhan ve Mehmet Topal'ın yerine Barış ve Mustafa Sarp ikilisi tercihiydi. Ayhan ve Mehmet Topal'ın durağan oyunları yerine Sarp ve Barış'ın tempolu oyunu, Galatasaray'ın ortasahada delikleri çabuk tıkamasına yardımcı oldu. Bunda golün erken gelmesinin de katkısı vardı.

Galatasaray için 3-0'lık rahat bir galibiyet olmasının yanında, maçın diğer bir önemi Baros'un sahalara golle dönmesiydi. Tribünlerin sevgi seli ve Keita'nın insanüstü becerisi Baros'a golü attırdı. Galatasaray'ın 4.5 aydır hasret kaldığı sahne, 90+3'te top ağlara gittiğinde gerçekleşiyordu.

Gecenin Baros dışındaki bir diğer romantik adamı Abdel Kader Keita'ydı. Kendine has slalomları ve topla artistik patinaj yaparcasına sahada süzülmesi Galatasaray hanesine 3 gol yazdırdı. Keita 2010'un Galatasaray adına açık ara en başarılı futbolcusu...

Jo'nun ve Neill'ın katkısını da bir kenara not edip, haklarını vermek lazım. Neill'a söyleyecek söz yok gerçi, şimdiye kadar kötü maçı olmadı...

Birde Barış artık şu kafasını 3'e 5'e vurdursun da, o da biz de rahatlayalım! Saçıyla uğraşmaktan futbol oynayamıyor, ona rağmen bugün yine de fena değildi...

Ankaragücü cephesinde Ümit Özat iyice mide bulandırmaya başladı. Yaptığı açıklamalarla antipati toplamaya devam ediyor. Ümit Özat seveni kadar sevmeyeni de olan bir adam. Böyle giderse ibre olumsuz duygulardan yana tavan yapacak..

Bugün gerçekten spor gündemi oldukça yoğundu. Yazıyı mecburen kısa kesip Cleveland-Boston maçı ve Duke-Georgia Tech ACC Finali'ne doğru yol almam gerek...

Read more...

Juventus Mümkünse Öne Geçmesin!

Juventus kendi sahasında öne geçtiği bir maçta yine puan kaybetti. Bu kaçıncı kez oluyor saymadım; ancak 2-0'dan 3-2 kaybedilen Napoli ve 1-0'dan 2-1 verilen Roma maçlarıyla birlikte en acılarından biriydi. Siena karşısında ilk 10 dakikada tam 3 gol bulunca, takımlarının 5-6 farka gideceğini düşünen taraftarlarının hevesini Juventus bir kez daha kursağında bıraktı. Maç 3-3 bitti!

Hafta arası ilk yarıda yine 3-0 öne fırladıkları maçta, Avrupa Ligi'nde Fulham'ı 3-1 yenmişlerdi; fakat ligde işler farklı işledi.

Del Piero'nun Juventus forması altında 300 gol atma hedefini sembolize eden t-shirt'ler tribündeydi. O da bu sinerjiye 2 gol atarak karşılık verdi. Peş peşe attığı 2 golden sonra maçın berabere biteceğiniyse hiç hesap etmemişti muhtemelen...

Juve böylece Şampiyonlar Ligi'ne katılma yolunda büyük bir darbe aldı. Oynanacak maçların sonuçlarına göre 5. sıradaki yerlerini bile kaptırabilirler.

Diego geldi olmadı, 2 yılda 3 teknik direktör değişti yine olmadı. Gerçi Zaccheroni'yle hiçbir şey olmayacağı belliydi de, neyse...

Read more...

Ferrari Geri Döndü

Formula 1'de sezonun ilk yarışı Bahreyn GP'sinde Ferrari duble yaptı! Fernando Alonso 1. olurken, Felipe Massa yarışı 2. sırada bitirdi. Böylece Ferrari kötü geçen bir dönemin ardından, artık toparlandığına dair ilk sinyali vermiş oldu.

Alonso yarıştan önce: "Bahreyn'e %100 hazırız" demişti. Dediği çıktı..

Yarışın bitimine 15 tur kala, pole-pozisyonunun sahibi Red Bull'dan Sebastien Vettel yarışı birinci götürürken egzozunda problem yaşayınca, sırasıyla önce Alonso'ya ardından Massa'ya geçildi. Bir süre sonra da yarışı bırakmak zorunda kaldı.

Her ne kadar Formula 1'e bir bakıma ezeli rakip sayılabilecek Mercedes GP'yle dönüş yapsa da Schumi, kalpler yine de en çok onun için çarptı. O da ortalama bir yarış çıkararak 6. oldu. Arabasından henüz memnun olmadığı biliniyordu. Bunun yanına uzun bir aradan sonra pistlere döndüğünü de eklersek, ileriki dönemde zirveye yarışabileceğini öngörebiliriz. En azından öyle olmasını diliyoruz..

Read more...

Haftalık Miami Heat Raporu

13 Mart 2010 Cumartesi


Bu Dorell Wright'ın karakterinde olmayan bir hareket. Onun iyi bir insan olduğunu biliyoruz ve bu hatasından ders çıkaracağını umuyoruz"

Miami Heat Başkanı Pat Riley'nin, forvet Dorell Wright'ın 2 gece önce alkollü araba kullanmak suçundan gözaltına alınmasının ardından yaptığı açıklama. Wright sadece alkol alsa iyi, bunun yanı sıra daha önce de ceza aldığı için dondurulmuş olan ehliyetiyle araba kullanıyordu. Heat organizasyonu Wright'a iki maç oynamama cezası verdi.


Yanda Wright'ın gözaltındayken çekilen fotoğrafı var.

Bu Heat'te üç hafta içinde gerçekleşen ikinci gözaltı. Daha önce de gard Carlos Arroyo, yine trafik polisleri tarafından kısa bir süreliğine gözaltına alınmıştı.

Play-Off'a kalabilme stresinden olsa gerek, saha dışında oyuncular ne yaptıklarının farkında değiller. Yani umarım öyledir!...



Saha içinde neler olup bittiğine göz atacak olursak, Miami Heat Mart ayı başından bu yana oynadığı 6 maçın 5'ini kazanmayı başardı. Kazanılan maçların hepsi American Airlines Arena'da, kaybedilen tek maç ise deplasmandaydı. Kaybedilen bu tek maç, en zoru olmasa da en önemlilerinden biriydi. Çünkü play-off'a kalabilmek için çekişilen rakiplerden biri olan Charlotte Bobcats'e karşı oynanmıştı.


Miami Heat'in 3'ü bu hafta içinde olmak üzere oynadığı son 6 maç:


Miami 110-106 Golden State
Miami 114-111 Lakers
Miami 100-94 Atlanta
Charlotte 83-78 Miami
Miami 108-97 Clippers
Miami 108-95 Chicago

Hemen dikkati çekeceği gibi Miami 100 sayı barajını aştığı tüm maçları kazandı. Kaybedilen tek maçta ise 78'de kaldı. Bu aslında tüm sezonun özeti gibi; Miami'nin istikrarsızlığını ortaya koymak bakımından...



Ligdeki Durum:

Heat şu anda 34 galibiyet-32 mağlubiyetle Doğu Konferansı'nda Charlotte ve Toronto'nun arasında 7. sırada yer alıyor. Zirvedeki dörtlünün (Cleveland, Orlando, Boston ve Atlanta) sıralamada aşağılara düşmesi küçük çaplı bir mucize gerektirdiğinden, Miami kendine muhtemelen 5 ila 8. sıra arasında bir yer bulacak. 2 hafta öncesine kadar play-off potasında yer alan Chicago ise Noah, Deng ve Rose'un sakatlık problemleri sonrası büyük yara alıp üst üste 7 maç kaybetti ve play-off potasının 3 galibiyet gerisinde 9.'luğa düştü. Bu yüzden Miami için son maçta Chicago'yu mağlup etmenin değeri bir kat daha arttı.

Haftanın Performansı:

Los Angeles Clippers karşısında Dwayne Wade'in %50 şut isabetiyle oynayarak ürettiği 27 sayı, 6 ribaund, 8 asist ve 2 top çalmalık performansı. Bunun yanı sıra önceki gece Quentin Richardson'ın, Chicago karşısında 8/12 şut isabetiyle ürettiği 23 sayı ve 7 ribaundluk sürpriz katkısını da belirtmeliyiz.

Haftanın Olayı:

Dorell Wright'ın polislerce tutuklanmasından daha önemli olan olay, oyuncu kurucu Rafer Alston'la yolların resmen ayrılmasıydı. "Skip to my lou" bir süre önce kimseye haber vermeden kenti terketmişti. Alston daha sonra ayrılışının sebebinin kızkardeşinin yaşadığı bir sorundan kaynaklandığını açıkladı.

Haftanın Hareketi:

Kazanılan Los Angeles Clippers maçında Quentin Richardson ve Dwyane Wade'in, top çalma ve alley-oop'tan oluşan ortak çalışması:



link

Read more...

Elano ve Deco

12 Mart 2010 Cuma

"Elano'nun ön libero gibi oynamaması lazım. Öyle ortasahada mücadele edip, top kapmakla takıma bir katkısı olamaz. Galatasaray'da o işi yapacak oyunculardan çok var. Öyle yalandan iki top kapıp, yana pas yapmakla olmaz bu işler. Bunlar göz boyamaya yönelik hareketler, bizi aptal zannediyorlar"

Dün akşam televizyon izlerken, çok sevgili yorumculardan birinin yaptığı yorum...

Elano mevkisine alışsın, ben aptal olmaya razıyım. Benim anlamadığım hani herkes Galatasaray'ın Barcelona gibi oynamasını bekliyor ya; o zaman neden Rijkaard'ın Elano'yu ortasahada çift yönlü bir oyuncu olarak kullanmaya çalışması eleştiriliyor?

Önce şunu bir açıklığa kavuşturmak lazım: Dünya üzerinde yere göğe koyamadığımız Barcelona gibi oynayabilecek tek takım Barcelona'dır. Galatasaray 4-3-3 oynuyor diye, hocası Rijkaard diye, Barcelona'yla birebir aynı futbolu oynaması gerekmez. Belki zaman içinde ona yakın bir futbol oynayabilir; ancak tam anlamıyla Barcelona gibi oynaması bekleniyorsa Barcelona'lı oyuncuların komple Galatasaray'a transfer olması gerekir.

Elano çok özel bir futbolcu. Bunu bazıları gibi attığı gol ve yaptığı asist üzerinden değerlendirerek söylemiyorum. Yıllardır takip ettiğim bir oyuncu olduğu için biliyorum! Elano şimdiye kadar 10 gol 10 asistle de oynamış olsa, hiç gol atamamış da olsa bu fikrim değişmez.

Galatasaray'ı Barcelona'yla kıyaslamayı seviyoruz ya, mesela Arda-Messi karşılaştırmaları falan... Daha iyi anlayacaksak bari ben de bu tarz bir karşılaştırma üzerinden gideyim: Barcelona'ya 2004 yazında Porto'yu Şampiyonlar Ligi şampiyonu yaptıktan sonra transfer olan Deco, tıpkı Elano gibi, Barcelona'ya ilk geldiğinde ofansif bir ortasaha oyuncusuydu. Oyun karakteri olarak Alex ya da Lincoln'den farksızdı. Rijkaard şimdi Elano üzerinde uğraştığı gibi onun üzerinde de çalıştı. Hiç savunma yapmaz diye bilinen Deco'yu komple bir ortasaha oyuncusu yaptı. Şu anda Barcelona'da İniesta'nın yaptığı işin benzerini, o zamanlar Deco yapıyordu.

Galatasaray'ın bir yandan Barcelona gibi oynamasını bekliyoruz; diğer yandan bu yöndeki hamleleri anlayamıyoruz, anlayamadığımız için de eleştiriyoruz.

Read more...

Benim Adım Futbol

11 Mart 2010 Perşembe

10 Mart 2010 Çarşamba gecesi, yani dün gece, kabataslak bakarsak herşeyde olduğu gibi futbol için de sıradan bir geceydi. 4 takım Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale yükselebilmek için karşı karşıya geliyordu. Biri Madrid'de, biri biraz kuzeyde Manchester'da iki maç oynanıyordu. Madrid'deki maçın ev sahibi takımı, maçtan önce tüm haşmetiyle rakibini yeneceğinden emin bir duruş sergiliyordu. Hatta maçtan önce takımın milyon dolarlık yıldızlarından yalnızca biri olan sağbek çıkıp: "Biz bu maçı 3-0 alırız!" gibilerinden küçümseyici laflar ediyordu. Halbuki unuttuğu birşey vardı: O da karşılarındaki takımı Şampiyonlar Ligi'nde şimdiye kadar bir kez bile mağlup edemedikleriydi.

Madrid'de bunlar olurken, Manchester'da daha farklı şeyler yaşanıyordu. İlk maçı Milano'da 3-2 kazanmanın verdiği coşkuyla, zaten genelde dolu olan tribünler daha da bir keyiflenmiş, bu yüzden insanlar tribünleri birkez daha boş yer kalmayacak şekilde doldurmuştu. Üstelik ilk maçı deplasmanda kazanmanın verdiği güvene rağmen, maçtan önce evsahibi tarafta çıkıp: "Biz bu turu eze eze geçeceğiz, 4 atacağız!" diyen kimse olmamıştı. 20 yıldır o takımın teknik direktörlüğünü yapan adam, yine her zamanki gibi çiğnediği sakızıyla yedek kulübesindeki yerini almış, her zamanki heyecanıyla maçı takip etmeye başlamıştı. Karşısındaki takımın birkaç yıl önceki formundan uzak olduğunu bilen Sir'ün, bildiği birşey daha vardı çünkü: O da rakibinin Şampiyonlar Ligi'ni en fazla kazanan 2. kulüp olduğuydu...

Bu sırada Manchester kulübünün Amerikalı başkanı ise muhtemelen Miami'deki villasında purosu ağzında keyif çatıyordu. Satın aldığı Avrupa'nın en büyük kulüplerinden birini ticarethane olarak görmüş, kulübü kendi çıkarlarına göre yönetmişti. Bu yüzden taraftarlar maça, takımını desteklemekten başka bir amaçla daha gelmişti. Pankartlar ve kaşkollerle para babalarını protesto ediyorlardı. Üstelik bunu patronun kulübün başında olduğu son iki yılda bir kez Şampiyonlar Ligi şampiyonu olmaları, bir kez de final oynamalarına rağmen yapıyorlardı. Yerel kupalardaki başarılarını saymıyorum bile! Pankartlarda "Love United-Hate Glazer!" yazıyordu. "United'ı sev, Glazer'dan nefret et" diyorlardı yani Türkçesi... Kaşkollerdeki sarı-yeşil renkler ise Manchester United'ın ilk kurulduğu yıllardaki renkleriydi. Yani bir bakıma saflığı ve öze bağlılığı temsil ediyordu.

Maçlar başladıktan kısa bir süre sonra ilk gol haberi Madrid'den geldi. Aynı sıralarda kuzeyde oynayan Manchester ekibinin eski gözdesi, yeni takımının tam 94 milyon euro'luk yıldızı, topu henüz 6. dakikada ağlara gönderiyordu. Böylece Madrid'in "kralcı" takımı, kendi sahasında oynanacak Şampiyonlar Ligi finali yolunda önemli bir adım atıyordu. En azından şimdilik öyle sanıyordu...

Bu sırada yarattığı bazı yıldızlarını gönderen; bazı yıldızlarınıysa futbolu bırakana kadar tıpkı sistemi gibi muhafaza eden Manchester ekibi, yıldızların gelip bir türlü gitmek bilmediği Milano takımı karşısında üst üste goller buluyor ve 60 dakikada skoru 3-0 yapıyordu. Tribünler takımlarının oyunundan haz duyuyor; ancak karşılarındaki tehlikenin her türlü başarıdan daha önemli olduğunu bildiklerinden "patrona" protestolarını da sürdürüyorlardı. Çünkü onların takımlarına duydukları sevgi, hiçbir başarıyla ölçülemezdi.

Derken Madrid'de yıldızların gelip gittiği, ancak baki kalan bir sistemin olmadığı kralcı takım, kendi yıldızlarını yaratıp gönderen; ancak sisteminde ve yıldız yaratma kabiliyetinde bir erozyon yaşamayan nispeten mütevazi Fransız takımı karşısında, dakikalar 75'i gösterdiğinde henüz 20 yaşında olan Bosnalı bir gencin ayağından golü kalesinde görüyordu. Karşılarındaki takımda kendilerindekinin yarısı kadar bile üst düzey piyasası olan oyuncu yoktu belki; ancak Fransızlarda olduğu gibi örneğin sağ kanatlarında 6 yıldır birlikte oynayan bir ikilileri de yoktu. Onlar ellerinde para olduğundan sabredecek zamanı kendilerine zahmet olarak görüyor ve işler kötü gitti mi gerekirse takımı sil baştan kuruyorlardı.
İlginçtir ki, Manchester'ın bir başka eski efsane 7 numarası da o gece sahne alacaktı. Yolu tıpkı Madrid'deki 94 milyon euro'luk meslektaşı gibi Manchester'dan sonra Madrid'e düşmüş "Becks", rakip Milano takımının formasıyla ayakları titreye Old Trafford'un çimlerine ayak basıyordu. Taraftarlar onu oyuna girerken sanki hala kendi oyuncularıymış gibi alkışlıyor, hatta attığı sert bir şuttan sonra bile gol yeme pahasına onu desteklemeye devam ediyorlardı. Eski 7 numara da kariyerinde birçok uluslararası karşılaşma oynamış, hatta İngiliz Milli Takımı'nın sayısız maçta kaptanlığını yapmış bir oyuncu olmasına rağmen oyuna girdikten sonra göz yaşlarına hakim olamıyor; edindiği tüm tecrübeler bir anda anlamını yitiriyordu. Üstelik bu adam yıllarca oynadığı futbol kadar, edindiği serveti ve popstar vari imajıyla konuşulmuş, sözde gamsız bir adamdı. Şimdi ise sahaya adımını attıktan sonraki ilk dakikaları, futbola yeni başlamış bir çocuğun sahada ne yapacağını bilemez halinden farksızdı.

İki tarafta da maçlar sona erdiğinde, maçı 3-0 kazanacaklarını iddia eden yıldız sağbekin takımı, golü yedikten sonraki birkaç cılız atağından sonuç alamıyor ve kupaya veda ediyordu. 94 milyon euro ödeyip aldıkları oyuncunun eski takımıysa, maçtan önce böyle bir iddiada bulunmamasına karşın 4-0'lık tarihi bir galibiyetle çeyrek finale yükseliyordu! 94 milyon euro başarıyı getirmemişti. Halbuki bu 94 milyon euroluk adam, eski takımını Şampiyonlar Ligi şampiyonu yapan adam değil miydi?

Bundan daha acısıysa, kendi sahalarında 1-1 berabere kalarak elendikleri takımın belki de tüm maliyetinin 94 milyon euro olmasıydı...

Read more...

Ricky Davis Kimdir?

10 Mart 2010 Çarşamba

Ricky Davis'in Türk Telekom'a transferi, son günlerin en çok konuşulan konularından biri. Peki Ricky Davis kimdir, nasıl bir oyuncudur?

Ligimize gelen en kariyerli basketbolculardan biri şüphesiz. 12 sezon NBA'de forma giydi, çoğu maça ilk beşte çıktı. Kariyer ortalamaları 14 sayı, 3.5 ribaund ve 3.5 asist... Fakat işin bir de başka bir boyutu var: O da forma giydiği takımların genellikle iddiasız ekipler olması.

Örneğin LeBron takıma gelmeden önce ligin paspaslarından biri olan Cleveland'da 2001-2003 arası 3 sezon oynadı. Ardından Garnett ve Ray Allen transferleri sonrası 2008'de şampiyon olan Boston Celtics'in, 2003-2006 yılları arasındaki kötü dönemlerinde forma giydi. Clippers, Miami, Minnesota ve Charlotte Hornets'te forma giydiği dönemlerde de, yine bu takımların herhangi önemli bir iddiası yoktu.

Ricky Davis, vasat takımlarda önemli istatistikler tutturmayı başarmış bir oyuncu olduğundan, genellikle "ligin dibindeki takımların sayı kralı" olarak anılır. Sık sık adının anıldığı diğer yerler ise polis tutanaklarıdır. Bunun dışında 31 yaşındaki atletik forvetin ünlü olduğu bir olay daha var: O da bencilliğiyle alakalı olarak, Cleveland'da forma giydiği dönemde bir Utah maçında, triple-double yapmak için topu kendi potasına çarptırarak ribaund alması!

Aşağıdaki videoda izleyebileceğiniz gibi, Davis'in kariyerindeki ilk triple-double'ı yapabilmesi için bir ribaund daha alması gerekiyor ve o da maçın bitimine birkaç saniye kala topu kasten kendi potasına çarptırıp yakalıyor. Utah koçu Jerry Sloan'ın ağzını da bir karış açık bırakıyor:

not: video sonlarda saçmalıyor; ancak bizim için önemli olan ilk 30 saniyelik kısmı..


link

Read more...

Allen Iverson Olmak

9 Mart 2010 Salı


Allen Iverson'ın şu sıralar baş etmek zorunda olduğu durumlar:

*Alkol sorunu

*Kumarhanelere girememe sorunu (Kumar tutkusu başlı başına sorunken, kumarhanelerin onu kabul etmemesi daha da büyük bir sorun. Adamlar artık Iverson'ın çıkardığı olaylardan bezmiş olmalı ki, onu kumarhanelerine bile almıyorlar)

*Küçük kızının hastalığı

*Eşinin açtığı boşanma davası



Iverson, kariyeri boyunca sorunlu bir oyuncuydu zaten. Biraz iddialı olabilir; ancak sorunlu bir adam olmasaydı, Iverson olamazdı bile diyebiliriz. Onun kendiyle başetmesini sağlayan; yani hayata karşı motive olmasına yardımcı olan en büyük güç basketboldu. Iverson ne zaman o gücü kaybetti, kariyeri boyunca dengede duran saha dışı ve saha içi kimlikleri, saha dışındaki sorunları yönünde ağır basmaya başladı.

Geçtiğimiz sezon ortasında, Detroit onu -sakatlığını bahane ederek- uzun bir süre kadro dışı bırakmıştı. Sezon sonunda da sözleşmesini yenilemeyip serbest bıraktılar. Bu sezon başında imza attığı Memphis'teki macerası da kısa sürdü. Yedek kalmayı gururuna yediremediği için Memphis'i terketti. Ardından kişisel problemleri yüzünden basketbolu bırakabileceğini açıkladı. Bir süre sonra ilk aşkı Philadelphia formasıyla parkelere dönse de, yeniden bir sorun çıkma riski bir köşede hazır bekliyordu.

Bugün geldiği noktada, Iverson bir değil tam 4 büyük sorunla karşı karşıya kaldı. Üstelik büyük kısmı kendi kendine yarattığı sorunlar.

Parkede Allen Iverson olmak, saha dışında Allen Iverson olmaya bedeldi. Ancak Iverson, artık ilerleyen yaşının da (34) etkisiyle bir yarısını tamamen kaybetmek üzere. Aklı sadece basketbolda olsa bile önünde üst düzey performans verebileceği çok az zaman kalmışken, Iverson o kalan kısa zamanı da tüketti. Bizim açımızdan sorun yaratan kısım da işte burası; çünkü biz kariyerini parkedeki Iverson olarak noktalamasını beklerken (en azından isterken), o yalnızca sorunlarıyla hatırlanacak bir yıldız olmak üzere ne yazık ki..

Read more...

İLETİŞİM

mussano90@hotmail.com


KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP