Ustadan Çırağa (!) İkram

23 Mayıs 2010 Pazar

Şu Mourinho-Van Gaal, usta-çırak geyiklerinden fazla haz etmediğimi öncelikle belirteyim. Sonuçta tarzları birbirinden çok farklı iki teknik adam, hayatlarının bir döneminin kesişmesi dışında aralarında nasıl bir usta-çırak ilişkisi olabilir merak ediyorum doğrusu...

Jose Mourinho, Louis Van Gaal gibi bir sistem antrenörü olmamasının avantajlarını iyi kullandı finalde. Daha doğrusu bu ayrım, onun herhangi bir ekstra hamle yapmadan kupaya ulaşmasını sağladı. Bayern Münih maç boyunca iki kanatta kullandığı iki ters ayaklı adamla İnter'in ekmeğine yağ sürdü çünkü.

Bunlara Bayern ortasahasının ortasıyla, ağır stoperleri arasındaki boşluk ve bu boşlukta cirit atan Sneijder, Milito (attığı iki şık golü atlamayalım), Pandev ve Eto'o dörtlüsü eklenince yenilgi kaçınılmaz oldu.

Hamit, belki de en son oynayacağı mevkiilerden birinde, sol kanatta oynadı. Elinden geleni her zaman olduğu gibi yapmaya çalıştı; ancak Hamit gibi üstün taktik disipline ve iş ahlakına sahip bir futbolcu bile kendine 180 derece ters bir mevkiide ancak bu kadar katkı verebilirdi.

Bayern Münih'te hiçbir şart altında ve hiçbir platformda haz etmediğim iki adam var: Hasan Şaş'ın geliştirilmiş Hollanda edisyonu Arjen Robben ve Bilica'nın ruh ikizi Mark Van Bommel... Robben sağ kanatta yalnızca iki tercih üzerinden oynadı. %99 ihtimalle ortaya dripling-şut ve %1 ihtimalle ortaya dripling-pas... Van Bommel de durum daha da vahim; çünkü o sadece şut atmak zorunda! Zaten derin pası istese de yapamıyor.

Kanatları kendi ayağına kurşun sıkarak kapayınca, yeryüzünde göbeği en iyi savunan takım olan Inter'i delmenin bir yolu kalmadı Bayern Münih için.

Bayern Münih bireysel olarak da Inter'le başedebilecek durumda değildi. Final yolculuğunun kahramanlarından Ivica Oliç maç boyunca ayakta bile zor durabildi. Schweinsteiger (umarım doğru yazdım) ortasahanın ortasında olmuyor, nitekim yine etkisizdi. Solbek Badstuber elinden geleni yaptı. Elinden gelen ancak ortasahaya kadar çıkabilmekti yalnız! Van Gaal en azından ikinci yarıda risk alıp Pranjic'i tercih edebilirdi, etmedi...

Velhasıl kelam, Mourinho gerçekten şanslı adam kardeşim! Bunu başarılarını küçümsemek için söylemiyorum; başarı için birazda şans lazım sonuçta...

Ancak Real Madrid'e kapak atabilmek için, Santiago Bernabeu'da kupa kaldırmaktan daha kestirme bir yol olabilir mi?

Read more...

Anlamsız Kamp Anlamlı Başladı

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Peşinen söyleyeyim, birçok kişi gibi liglerin sona erdiği bir dönemde, dünya kupasına da katılamamışken böyle bir kampı ben de son derece anlamsız buluyorum. Muhtemelen Çekler de böyle düşünüyordur. Hatta maçı bile bölük pörçük izleyebildim.

Böyle karambol bir dönemde futbolcuları motive edebilecek belki de yegane faktör, yeni teknik direktör Guus Hiddink'ti. Onun antrenmanlarda futbolcuları tanımak, onların performansını görmek için gösterdiği sempatik çabalar ve futbolcuların da onun gözüne girebilme isteği takımın bugünkü galibiyetinin anahtarıydı şüphesiz.

Dolayısıyla Hiddink'in Türkiye kariyerine galibiyetle başlaması bu paralelde anlamlı oldu.

Okan Buruk ve Emre Aşık'ın milli jübileleri, günün anlam ve önemini arttıran diğer olaydı.

Aklıma düşen bir diğer anlamlı gelişmeyse, La Sporas Spor Servisi olarak her zaman ve her şartta yanında olduğumuz Arda Turan'ın bireysel performansıydı. Arda milli takımın en önemli itici gücü olduğunu, attığı gol ve yaptığı asistle bir kez daha gösterdi. Kafası başka şeylerle meşgul edilmeyen; bizim bildiğimiz neşeli, kendine güvenen Arda'ya Türk futbolunun çok ihtiyacı var. Arda'sız olmayacağını birileri artık anlamalı...

Günün son anlamlı olayıysa tarihin tekerrürüydü. Euro 2008'deki kadar dramatik olmasa da, Çekleri bir kez daha yendik. Goller de o zamanki belalıları Arda ve Nihat'tan geldi. Bir diğer belalıları Hamit'se, aynı saatlerde Santiago Bernabeu'nun koridorlarında sahaya çıkmayı beklediğinden, karşılarında yoktu!

Read more...

Pierce Ne Dediyse O!

20 Mayıs 2010 Perşembe



step step step step it up
and we never give up
its all about never givin in
and we never give up
its about will and who wants the most

stepin up
this is what its all about
two great teams who are
stepin up
get the guys ready to go
its about who wants the most
that what great players do
make big plays
step step step it up
and we never give up
its all about havin the heart of a champion



*NBA'in play-off öncesi yayınladığı eğlenceli reklam filmi. Paul Pierce'ın dedikleri şu ana kadar gerçekleşti. Boston Celtics normal sezonun aksine, play-off'larda giderek büyüyen bir oyun ortaya koyuyor...

Read more...

Aranızda Fenerbahçe'yi Seven Var mı?

Nedense olumsuz durumlardan sonra şapkamızı önümüze koyup dersler çıkarma yanlısı bir toplum değiliz. Çoğu başarısızlıkta, kendi dışımızda gelişen olayları sorumlu gösteririz. Her konuda bahanemiz hazırdır. Tüm dünya bize karşı edebiyatları falan... Evrensel mottomuz bile "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur"dur zaten.

Peki acaba Türk, Türk'ün ne kadar dostu?

Yazının daha çok sosyolojik bir istikamette seyrettiğinin farkındayım ve daha fazla saçmalamamak için esas adam ve esas konuya geliyorum.

Bugün Aziz Yıldırım'ın yaptığı açıklamalar, beni öncelikle bir "futbolsever" olarak yaraladı. Ha, bu açıklamaları ondan beklemiyordum dersem yalan olur, o ayrı... Ancak yine de, en azından son yılların her anlamda en pozitif şampiyonu Bursaspor'a, ve Türk futbol tarihinin hem profesyonelliği, hem karakteri, hem de başarılarıyla en büyük kalecisi Rüştü Reçber'e saygılı olmasını beklerdim. Özellikle her fırsatta her zaman Fenerbahçeli olduğunu söyleyen ve daha da önemlisi Beşiktaş taraftarının bile bunu bilmesine rağmen "adam" olduğu için sesini çıkartmadığı birisi hakkındaki ithamları gerçekten çok üzücüydü. Üstelik bu bağlamda, tüm şampiyonluğun yükünü Rüştü'ye yüklemiş gibi gözükmesi daha da bir saçma oldu.

Diyelim ki Rüştü kaleyi açtı kardeşim, -ki bu aklımın ucundan bile geçmiyor- senin takımın ne yaptı? Maçı kazansaydın, hiçbir dış etken senin şampiyonluğunu etkileyemeyecekti ki!

Aziz Yıldırım'ın ve tüm Fenerbahçe taraftarlarının oturup "Neden herkes bize karşı?", "Niye bizi bizden başkası sevmiyor?" diye düşünmesi lazım. Bunu düşünüyorlar aslında, ancak buldukları yanıtlar yanlış. Onlar genelde bu durumu, "Aziz Yıldırım'da para var, stadımız müthiş, biz tek büyüğüz, kimse bizi çekemiyor" gibi egoist ve megaloman nedenlere bağlıyorlar. Halbuki asıl böyle yaparak kendilerini diğer takım taraftarlarından soğutuyor ve onların içinde antipati uyandırıyorlar. Eğer söyledikleri kadar "büyükseler", herkesi kucaklamaları gerekir. Büyüklük lafla değil, sevgi ve saygı kazanarak elde edilir çünkü. Bugün, ligdeki diğer 17 takımın ortak olarak sevmediği tek takım Fenerbahçe... Bunun nedeni de uyguladıkları "tek büyük" ve "kimse bizi çekemiyor" edebiyatlarıyla kendileri. Yani aslında sandıkları şeyler sonuç değil, nedenin ta kendisi...

Galatasaray ve Beşiktaş hakkında insanlarda bu denli büyük antipatik duygular oluşmaz mesela. Galatasaray, kuruluş sloganında da olduğu gibi asıl hedeflerini "yabancı takımları yenme" üzerine kurmuştur. Özelikle son 20 yılda Avrupa kupalarındaki başarılarıyla da, yeni nesilden birçok taraftar kazanmış ve Türk insanın taraflı-tarafsız sempatisini toplamıştır. Beşiktaş ise, büyük oranda Çarşı grubu özelinde bir sosyal sorumluluk ve başkaldırı oluşumudur. Çarşı, kendini yalnızca futbolla sınırlamaz. Biraz anarşist, birazcıkta hümanist bir ruhu vardır. Örneğin geçenlerde bizim okulda ÜniBjk, Lösev'le ortaklaşa bir yardım kampanyası düzenlemişti. Takım farkı kimsenin aklına ve umruna engel koymadı, haberi olan herkes gidip olaya yüreğini koydu.

Bunun dışında dikkatimi çeken bir başka olgu, Fenerbahçe'nin kendini şampiyonluğa çok fazla şartlaması ve bunu ölüm kalım meselesi olarak görmesi. Hatta çoğu Fenerli için, Galatasaray'ı yenmek bile şampiyonluk kadar önemlidir. Örneğin markalaşma yolunda çok önemli adımlar atmış, en kıyıda köşedeki branşa kadar Fenerbahçe'yi bir dünya kulübü olarak tasarlamış ve bu çabaları herkesçe takdir toplamış Aziz Yıldırım bile, çıkıp hedefimiz Avrupa'da kupa diyeceğine, 3 yıl üst üste şampiyonluk diyor. Hal böyle olunca da kaçan şampiyonluğun acısı çok daha şiddetli hissediliyor. Bursa'nın şampiyonluğu bile bu yarayı kapayamıyor.
Son maçta yaşanan anons skandalı, sahadaki çakma sevinç ve Aziz Yıldırım'ın yaptığı pişkin açıklamalar, ne yazık ki Fenerbahçe taraftarının büyük bölümünün de ana mizacı. Ne pahasına olursa olsun şampiyonluk, bu yolda elden geleni arda koymama ve başarısızlık halinde sorumluyu dış mihraklarda aramak bu mizacın temel özellikleri.

Kendi sahanda oynadığın bir maçta, tüm ipler senin elindeyken, son hafta itibariyle hiçbir iddiası bulunmayan rakibini yenemiyorsun ve ardından diğer maçın skorundan medet umar hale geliyorsun... Ve böyle bir şampiyonluğa bile rahatça sevinmeye hazırsın! En basitinden Daum, 2006'da 2 puan yüzünden gönderilmişti, bu sene de 2 puan daha fazla toplamış olsa kalacaktı!

Aziz Yıldırım, Fenerbahçe'ye görünüşte yadsınamayacak birçok ekonomik ve kurumsal katkı sağladı, bu doğru... Ancak futbol özelinde gereken vizyon ve istikrarı bir türlü yakalayamadı. Doğru, ahlaklı ve taraflı-tarafsız herkesçe takdir görecek bir mantalite yaratamadı. Fenerbahçe deyince kafamda ilk olarak çirkef, 70 metrede top oynayan ve antipatik bir futbol takımı imgesi oluşuyor.

Burada son sözü Hıncal Uluç'a bırakacağım. Onun her zaman söylediği birşey var ve bu sanırım artık tasdiklendi: "Aziz Yıldırım futbolu en iyi kendinin bildiğini sanıyor, bu yüzden herşeye karışıyor. Fenerbahçe diğer branşlarda bu kadar başarılıyken, neden futbolda başarısız? Çünkü Aziz Yıldırım diğer alanlarda uygun ortamı sağlayıp bir kenara çekilirken, futbola sürekli müdahil oluyor. Bu da başarısızlığı beraberinde getiriyor"


not:
gözlemlerim yaşım sebebiyle son 10 yıllık dönem özelindedir..

not 2:
Fenerbahçe'yi Fenerbahçeli'nin gözünden okumak için...

Read more...

Başlığa Gerek Mi Var? (Zaten Bulamadım!)

16 Mayıs 2010 Pazar

Hayatımın en mutlu günlerinden birini yaşıyorum. İşin daha da garibi neden bu kadar mutlu olduğumu açıklayamıyorum!

Bugün futbolla yatıp kalkan, taraflı-tarafsız herkesin en mutlu günü olmalı. Eminim çoğu kişi böyle hissediyordur. Ben Fenerli olsam ilk anda elbette üzülürdüm; ancak bir süre sonra nabızları normale inince olayın güzelliğini kavrayacaklardır.

Ertuğrul Sağlam başta olmak üzere tüm Bursaspor'u tebrik ediyorum. Elimden gelen şimdilik maalesef yalnızca bu.

Şaşkınlıktan ve mutluluktan nasıl sevineceğini bilemeyen Bursalılar, aslında şu anda sevincin en saf halini yaşıyor. Bu bile şampiyonluğu neden hakettiklerinin bir göstergesi.

Fenerbahçe hakkında ise çok şey yazabilirim. Ancak Fenerbahçeli çok arkadaşım var; onları bu kederli günlerinde daha da yaralamak istemiyorum.

Şimdilik ağzımdan yalnızca bir cümle çıkabiliyor: Futbolun gerçekten adaleti varmış!

Bugün hem Aziz Yıldırım'a, hem Daum'a, hem Bilica'ya, hem Volkan'a, hem Lugano'ya, hem Emre'ye, hem Sağlam'ın arkasında duramayan Yıldırım Demirören'e, hem Volkan 9 maç gol yemezken onu öve öve bitiremeyip, şampiyonluğun sorumluluğunu bugün yediği hatalı gole yükleyenlere, hem Daum'u sene başı eleştirip, işler iyi gidince ağızları kulaklarında herşeyi toz pembe görenlere öyle bir tokat vurdu ki!

En çok da o provakatif, ezik, çaresiz 2-2 anonsunu yapan ve bunu yaptıranlara vurdu!

İyi ki varsın futbol!


Not: umarım bugün Kadıköy'de kimseye birşey olmaz...

Read more...

Bir Play-Off Hikayesi: Boston Celtics 4-2 Cleveland Cavaliers

14 Mayıs 2010 Cuma

2010 Play-Off'larında şu ana kadar sonucu en merakla beklenen, içinde barındırdığı olaylarla en çok konuşulan ve bazı oyuncuların büyük karakter gösterileri sunarken, bazılarınınsa baskı altında eriyip bittiği seri Boston'ın oldu. Bütün dikkatlerin LeBron'un üzerinde olduğunun bilincindeyim; ancak ben elimden geldiğince Shaq, Tony Allen ve hatta şaşırtıcı olabilir ama Rasheed Wallace'ın bile hakkını veren bir yazı yazmaya çalışacağım.

NBA'de son birkaç sezondur dönen bir furya var: O da Kobe ve LeBron'un bu ligin en iyi iki oyuncusu olduğu ve bir gün mutlaka finalde karşılaşacakları beklentisi. Bu beklentinin elle tutulur birçok dayanağı şüphesiz mevcut.

Kobe Bryant, lige adım attığı efsanevi 96 draftından bu yana kendi jenerasyonu bir yana, -ki bu jenerasyondan Steve Nash, Ray Allen, Allen Iverson, Stephon Marbury gibi birçok All-Star çıktı-NBA tarihinin en önemli yıldızlarından biri oldu ve kariyerine 4 şampiyonluk sığdırdı. Hepsinden önemlisi Kobe'yi sevin ya da sevmeyin, zaman içinde gösterdiği mental gelişimi, hırsı ve çalışkanlığıyla saha içinde örnek bir sporcu ve Michael Jordan'dan bu yana en dominant dış skorer oldu. Kobe şu anda aktif basketbolcular arasında, dünyanın istisnasız dört bir yanında tanınan belki de tek adam olabilir. Tüm bunların ötesinde, insanüstü kazanma azmi onu tam bir "winner" yaptı.

Kobe'nin öncülük ettiği efsanevi 96 draftının ardından, NBA yeni bir öncü jenerasyon için 7 yıl bekledi. Bu bekleyiş LeBron James liderliğinde Dwyane Wade, Chris Bosh ve Carmelo Anthony'li 2003 draftıyla son buldu. Artık Kobe ve diğer 96 draftı oyuncularından ileride bayrağı devralabilecek yeni jenerasyon hazırdı. Bu grubun şefi de, henüz lisedeyken bile Tanrı vergisi yetenekleriyle ortalığı birbirine katan, tek kişilik imha timi LeBron James olacaktı.

Yalnız LeBron James, Kobe'ye oranla daha dezavantajlı bir ortama sahipti. Cleveland Cavaliers 80'lerin sonu hariç NBA'de elle tutulur bir başarıya ulaşamamış, hatta tüm ABD'de profesyonel sporlarda "en şanssız kent" olarak damgalanmış bir şehrin takımıydı. Örneğin LeBron takıma katılmadan önceki son sezonunu franchise tarihindeki en kötü üçüncü galibiyet oranıyla (17-65) tamamlamışlardı. Yıldız seviyesinde bir oyuncu ise neredeyse yoktu. (Belki biraz takımdan ayrılana kadar Carlos Boozer, ucundan acık da Ilgauskas)
LeBron James lige adım attıktan sonra, işte bu haldeki Cleveland'ı kazanan bir takım haline dönüştürdü. Neler yaptığından hallice bahsetmeye gerek yok. Ne kadar önemli yeteneklere sahip olduğunu ve neler başardığını zaten tüm dünya biliyor.

Ancak dünyanın bilemediği birşey vardı: Herkes bu kadar üstün yeteneklere sahip, gerekirse en kötü gününde bile savunmayı 15 kere delip 15 turnike atarak 30 sayı yapabilecek meziyette bir oyuncunun, elbet bir gün şampiyon olacağını düşünüyordu. Üstelik LeBron James hiçbir zaman "underrated" muamelesi görmemiş, bir köşede unutulan adam olmamıştı. Ondan beklenenler, yüklü sponsorluk anlaşmaları ve zaman zaman doruk yapan egosu buna hiçbir zaman izin vermedi.

İlk senelerinde takımda ona şampiyonluk için yardım edebilecek bir oyuncu yoktu belki. Ancak zamanla genel menajer Danny Ferry, biraz geç de olsa ona yardımcı olacak yıldızlardan kurulu bir ortam hazırladı. Cleveland Cavaliers bu sene belki de tarihinin en güçlü takımını oluşturdu: LeBron James önderliğinde, her ne kadar yaşlanmış dahi olsa kariyerinde 4 yüzük bulunan Shaquille O'Neal, All-Star'lar Antawn Jamison, Mo Williams, Zydrunas Ilgauskas ve neredeyse oyunun her alanına katkı yapabilecek çeşitlilikte rol oyuncularından oluşan derin bir kadro. Üçlükçüsünden, savunmacısına kadar...

Ancak yine olmadı. LeBron James bu kez dış etkenlere değil, kendi benliğine tosladı. Herkesin nasılsa birgün şampiyon olur diye düşündüğü adamın kendisi de, şampiyonluğu olmamasına ve yıllar hızla geçmesine rağmen böyle düşünmeye devam etti. Gelinen noktada elbette koç Mike Brown'dan, diğer oyunculara kadar herkesin hatası var; fakat en büyük pay her fırsatta çıkıp kendine güveninin doruklarında olduğunu belirten açıklamalarıyla takımın saha içi lideri LeBron'a ait. LeBron'un egosu ona birçok bireysel ödül kazandırdı, ama şampiyon yapamadı. LeBron şampiyon olmak için gereken mantaliteye hiçbir zaman ulaşamadı. Cleveland şehri eminim şu anda yaşanan bu hayal kırıklığının bedelinin, bir adama çok fazla güvenmeleri olduğunu düşünüyordur.

LeBron'un şimdi New York Knicks'e gitmesi falan hiçbir şeyi çözmeyecek. Çünkü Cleveland'da zaman içinde sindirile sindirile onun üzerine kurulmuş bir yapı vardı. New York'un son 10 senesindeki başarısızlıklar ortada, ayrıca bu yaz muhtemelen 36. kez falan sil baştan yapmaya çalışacaklar.

LeBron hakkında yaz boyunca zaten gereğinden fazla yazılıp çizilecek. O yüzden daha fazla uzatmayıp, bu seride öne çıkan ve kaybolup giden adamları değerlendirerek yazıyı noktalayalım.
Boston Celtics:

NBA'de bir oyuncunun karakterini ve büyüklüğünü sınamanız için en uygun ortam Play-Off'lardır. En azından normal sezon içinde fırtına gibi esmiş bir oyuncunun, baskı altında duvara mı toslayacağı; yoksa baskının üstesinden mi geleceği burada belli olur. Bazı oyuncular normal sezonu yalnızca Play-Off'a hazırlık olarak görürken, bazıları normal sezonda kendini kral ilan edip, Play-Off'larda tahttan düşerler. Play-Off'ta işler sıkışınca kahraman olabilen adamlara "winner" denir. Onlar, filmin sonunda dünyayı kurtarıp, hiçbir şey olmamış gibi bir kenara çekilen adamlar gibidirler.

Bu karakter gösterisini yapan adamlar, Boston Celtics formalı oyuncular oldular. Bunun önemli sebeplerinden birisi de, takım olarak oynamanın önemini kavramış olmalarıydı. Herkes görevini yaptı, kimse kaderine isyan etmedi. İlk maçlarda Pierce kötü şut attı, sesini çıkarmadan gitti benche oturdu, takımı Rajon Rondo sırtladı. Rondo gerekirse bir maçta 18 ribaund aldı, gerekirse takımını bir lider gibi yönetti. Ray Allen bildiğimiz gibiydi. Şutu o gün iyiyse durdurulamadı, kötü günündeyse ısrarcı olmadı. Kevin Garnett kaçırdığı kolay bir basketten sonra gidip onun on kat zorunu soktu; ama o zor şuta sevineceğine kaçırdığı basit turnike için kendine kızıp kafasını yumrukladı.

Boston bir şekilde maçı idare edebilecek adamı bulup onu beslemeyi başardı. Kimse yapabileceğinden fazla sorumluluk almaya çalışmadı, herkes kendinden iyi olan adama sırasını verdi. Genelde iyi gününde olan oyuncu Rajon Rondo'ydu. Big Three'yi yıllar içindeki teknik ve zihinsel gelişimiyle artık 4'ledi Rondo..

Bench oyuncuları, takımın havasını bozmakla eleştirilen Sheed dahil, Tony Allen başta olmak üzere beklentilerin üzerinde bir oyun ortaya koydu. Ayrı bir parantez açılmayı hakeden adam Tony Allen, LeBron'u yavaşlatması yetmiyormuş gibi hücumda da bitiriciliğiyle takımının ateşleyicisi oldu. Shelden Williams bile seri boyunca bulabildiği 10 dakikalık sürede 9 sayı attı!

Boston zaten seriye iyi başlayan taraftı. Serinin 3. maçında evlerinde yaşadıkları 29 sayılık tarihi hezimetten sonra 2-1 geriye düşmelerine rağmen ayakta kalıp, 3 maç üst üste kazanmayı başardılar. O maç haricinde, Celtics her zaman takım olarak oynamanın bilincinde olduğunu gösterdi. Koç Doc Rivers molalarda sürekli: "Ne başarırsak bunu beraber oynarak yapacağız" dedi. Dediği de oldu...
Cleveland Cavaliers:

Cleveland, LeBron haricinde diğer alanlarda da çuvalladı. Mo Williams, Antawn Jamison gibi beklentinin yüksek olduğu oyuncular, işlerin sıkıştığı anlarda çemberi göremez oldular. 3. maçta %59.5 gibi mantık sınırlarını zorlayan bir şut yüzdesiyle oynayan takımın eli, son 3 maçta taş kesildi. Koç Mike Brown her zamanki gibi ezberi dışında bir formül üretmekten uzaktı. "Madem pota altında ağırlıklı olarak 3 adamı kullanacaktın, o zaman Powe, Hickson ve İlgauskas'a ne ihtiyacın var?" diye sorası geliyor insanın... 2007 play-off'larında Cavs finale çıkarken takımın parlayan ismi olan Daniel Gibson'ı yine benchte çürüttü.

Cleveland'da ayakta kalan isimler tecrübeleriyle Shaq ve Anthony Parker'dı. Bu iki ismin dışında, ayırt etmeden her maça katkı vermeye hazır olarak çıkan başka bir oyuncu yoktu. Belki potansiyeli oranında biraz Varejao ve kritik anlar hariç Mo Williams...

Cleveland için hayalkırıklığıyla biten bir yıl daha oldu. LeBron ayrılırsa, bir daha böyle bir hayalkırıklığı yaşamaları bile çok zor. Zira bu seviyelere kısa vadede tekrar ulaşmaları hayli güç.

YAFTALAR:

Gerçek Yıldızlar: Rajon Rondo, Kevin Garnett, Shaquille O'Neal

6. Adam: Tony Allen

Baskı Altında Ezilenler: Mo Williams, Antawn Jamison

Görünmeyen Kahramanlar: Doc Rivers, Kendrick Perkins, Glen Davis, Anthony Parker

Her Takıma Lazım: Ray Allen

Overrated: LeBron James

Kapak: Rasheed Wallace

Jüri Özel Ödülü: Paul Pierce (moral için)

Read more...

Boston Finale, LeBron New York'a!

Cleveland-Boston Doğu Konferansı Yarı-Final serisinin merakla beklenen 6. maçı, serinin son maçı oldu. Boston Celtics, "Garden"'da Cleveland'ı 94-85 yendi. Boston, sahasında aldığı çok ağır bir mağlubiyetin ardından 2-1 geriye düştükten sonra, büyük bir karakter gösterip peş peşe 3 maç kazandı ve Doğu Finali'nde Orlando Magic'in rakibi oldu.

5. maçtaki tutuk performansının ardından büyük eleştiri alan LeBron James, Boston taraftarlarının tezahüratı eşliğinde New York'a uğurlandı.

Boston Celtics, Rondo'dan Garnett'e; Tony Allen'dan Rasheed Wallace'a kadar her parçasıyla şampiyon bir takım olduğunu seri boyunca hissettirdi. "Underdog" olarak başladığı seri sonunda Cleveland'ı ve LeBron'u "overrated" durumuna soktu. DeShawn Stevenson'ın kulakları çınlasın!

Cleveland'da yıllardır olduğu gibi eller yine işler zora girince titredi. Böylece benim "ne olursa olsun şampiyon olamayacak takımlar" tezim de doğrulanmış oldu.

Serinin hikayesi biraz uyuduktan sonra...

Read more...

Kalite ve Mehmet Topal

13 Mayıs 2010 Perşembe


Rijkaard'ın haftasonu Antalyaspor mağlubiyetinin ardından yaptığı açıklamalar bayağı bir tartışıldı. Rijkaard, Galatasaray'a "kalitesiz" demişti! Mağlubiyetin nedenini kalitesizliğe bağlamıştı. Ne facia!..

Nedense her zamanki gibi adamın neden böyle söylediğinin üzerine eğilmedik. Çünkü ne de olsa aynı Rijkaard, geçen sezon elde edilen 5.'likten sonra bu yılki 3.'lüğü de aşama olarak nitelendirmişti.

Çok geniş düşünmekle suçlanabileceğimden bu iki açıklamayı, bir iki fikre dayandırıp geçeceğim:

1-Rijkaard takımın mağlubiyetini kaliteye bağlamakla futbolculara mesaj vermiş olamaz mı? Yani demek ki "sanılan kadar kaliteli" bir kadromuz yokmuş deyip, kendi de dahil tüm takımı ve yöneticileri ironik bir dille eleştirmiş olamaz mı? Çünkü benzer bir açıklamayı maçın ardından Mehmet Helvacı yapmış ve onun açıklamaları basınımız tarafından takımı eleştirmek olarak algılanmıştı. (Ayrıca bkz: tercüman problemi - işe gelince tercümanda iş yok deniyor, işe gelmeyince tercüman ne çevirdiyse Rijkaard onu demiş oluyor)

2-Rijkaard, Galatasaray'ın geçmişini hesaba katmayıp, yalnızca kendi sezonu ve ondan önceki yıl bağlamında aşamayı nicel olarak değerlendirmiş olamaz mı?

Rijkaard'la ilgili fikirlerimi daha önce "son kez" dile getirdiğim için, bu konuyu kısa tutup Mehmet Topal'ın önemli transferine geçiyorum.

Galatasaray'la ilgili kalite tartışmalarının döndüğü bir ortamda Topal'ın Valencia'ya transferi işi daha da bir manidarlaştırdı. Mehmet Topal'ı sezon boyunca sisteme uyamamakla eleştirmiş biri olarak, transferden iki kat mutluluk duydum. Çünkü hem Galatasaray elinde tutsaydı, Rijkaard'la devam edilmesi durumunda hiçbir zaman tam olarak faydalanamayacağı bir futbolcuyu kar ederek satmış oldu; hem de uzun bir aradan sonra bir Türk futbolcusu "bonservis bedeli ödenerek" Avrupa'nın önemli bir kulübü tarafından transfer edildi.

Mehmet Topal bireysel anlamda önemli ve az bulunan özelliklere sahip bir oyuncu. Umarım İspanya'da kendini mental olarak da geliştirme şansı yakalar ve ileride gururla bahsedeceğimiz bir yıldızımız olur.

Son söz olarak, Galatasaray'da bir kalite var; ancak sistemle orantısız...

Read more...

İlk Kupa Madrid'e Gitti

UEFA Avrupa Ligi'nin ilk şampiyonu, Hamburg'daki finalde Fulham'ı uzatma sonunda 2-1 yenen Atletico Madrid oldu. 2. Tur rövanş maçında Sami Yen'de, İtalyan hakem Rossi'yle ortaklaşa Galatasaray'ı yıkan adam Diego Forlan yine sahnedeydi. Ceza sahası içinde dünyanın en tehlikeli golcülerinden biri olduğunu attığı 2 golle gösterdi.

Aslında Madrid'in maç geneline yayılan bir baskısından bahsetmek zor. Yalnızca son yarım saatte yaşlı Fulham kadrosundan daha diri kalan taraf oldular. Bunun ana nedeni şüphesiz iki takımın da birbirine çok benzer oyun formatlarını benimsemiş olmaları. Düz 4-4-2 oynuyorlar, ortasahalarının kanatları ofansif ve ters ayaklı, göbekleri ise defansif oyunculardan kurulu. Hatta bekleri bile neredeyse aynı özellikte oyuncular: solbekler Konchesky ve Lopez ofansif oyuncularken, Ujfalusi ve Baird stoperden dönme sağbekler...

Forvet ikililerinden biri gezgin ve ortasahayı zaman zaman 5'leyebilen oyuncular (Gera ve Aguero) diğeriyse saf santrafor (Zamora ve Forlan)..

Hal böyle olunca iki takımın maç içinde iyi yaptıkları işleri birbirinden ayırt etmemizi sağlayan faktörler, A.Madrid'in bireysel anlamda daha yetenekli oyunculardan kurulu bir kadrosunun olması, Fulham'ınsa oyun disiplinine daha sadık bir takım olmasıydı. Fulham belki çok kaliteli bir kadroya sahip değil; ama Roy Hodgson oturttuğu sistemle yıl boyunca (özellikle Avrupa Ligi'nde) oyuncularından maksimum verimi almayı bildi.

Gönül tabi ki kupayı Fulham'ın almasından yanaydı. Bunda Fulham'ın külkedisi masalı yazmasının yanında, hakemler yüzünden A.Madrid'e karşı oluşan olumsuz duyguların da katkısı vardı. A.Madrid şimdiye kadar kupadan iki kez elenebilecekken, devam edip kupayı kazanmış oldu. Asistan hakemler hem Galatasaray, hem de Valencia maçlarında gözlerinin önündeki penaltıları görememeleriyle (en hafif tabir bu) Madrid'in kupasına katkıda bulunmuş oldular.

A.Madrid kaliteli bir takım. Özellikle Flores takımın başına geldikten sonra, oyuncular kaybetmek üzere oldukları güvenlerini ve oyun kimliklerini yeniden kazandılar. Bu durum da kabus gibi başlayan bir sezonun sonunda onlara Avrupa kupası kazandırdı. Başarılarını yadsımak haddimize değil; ancak ileride ilk Avrupa Ligi şampiyonundan bahsederken hakem hataları aklımıza gelen şeylerden biri olacak.

Buradan çıkarabileceğimız pay, önceki yıllardan çok da farklı değil aslında. Çok yüksek bütçelere sahip olmadan, doğru bir sistem ve biraz da şansla Avrupa'nın 2 numaralı kupasında çok rahat final oynayabiliyorsunuz. Ancak biz bunu 10 yıldır başaramıyoruz...

Read more...

Konferans Finallerine Doğru

9 Mayıs 2010 Pazar


Önce Konferans Yarı-Final'lerinde serilerin geldiği durumlara göz atalım:

Batı Konferansı:

Los Angeles Lakers 3-0 Utah Jazz

Phoenix Suns 3-0 San Antonio Spurs

Doğu Konferansı:

Cleveland Cavaliers 2-1 Boston Celtics

Orlando Magic 3-0 Atlanta Hawks

Orlando'nun 3-0'ı hariç, diğer iki seride göründüğü kadar bariz farklar oluşmadı aslında. Özellikle Lakers-Utah en çekişmeli geçen seri. Hiçbir maçta sonuç son çeyrek, hatta son dakikalardan önce belli olmadı. Dün gece Energy Solutions'ta oynanan maç ise, son saniyede Utah'ın çaylağı Wesley Matthews'ün kaçırdığı tiple Lakers'ın oldu.

Utah-Lakers serisinde ana belirleyici etken -Oklahoma serisinde de olduğu gibi- Lakers pota altı. Serinin şimdiye kadar oynanan üç maçında Lakers, Bynum-Gasol-Odom üçlüsünden toplam 114 sayı, 107 ribaund ve 19 blokluk katkı bulmuş durumda. Memo'nun play-off'ta çıktığı ilk maçta sakatlanmasından sonra beklenen bir tabloydu bu. Utah'a fazla suç bulmamak lazım.

Utah buna rağmen 3 maçta da sahaya beklentilerin üstünde bir efor koymayı başardı. Ancak Lakers'a karşı yaşadıkları genel hüsran devam ediyor. Lakers onlara çok ters gelen bir takım.

Serinin dün gece oynanan 3. maçında müthiş şut performansları izledik. Tam 22 kez liderliğin el değiştirdiği maça son noktayı, maç boyunca birçok kritik şut sokan Derek Fisher ve her zamanki gibi (!) Kobe'nin 3'lükleri koydu. Kyle Korver ve Ron Artest'in maçın 2. yarısındaki şut düellosunun da hakkını verelim. Korver 23 dakikada 9/10 şut (5/5 üçlük!) isabetiyle 23 sayı, Artest 7/13 isabetle 20 sayı üretti.
Lakers'ın Batı Finali'ndeki rakibiyse şut konusunda NBA'in en iyi takımlarından biri olan Phoenix Suns olacak. Finalin adını daha seriler sona ermeden koymamın nedenini biliyorsunuz: NBA tarihinde 7 maçlık serilerde 3-0'dan geri gelen takım yok.

Öncelikle Phoenix'in oyunundaki müthiş evrimi takdir etmek gerek. D'Antoni döneminde neredeyse tamamen açık saha hücumuna dayanan, tempolu Run n' Gun hücum, yerini aynı olayı yarı sahada da uygulayabilecek bir formüle bıraktı. Burada en büyük başarı şüphesiz koç Alvin Gentry'e ait. D'Antoni takımdan ayrıldıktan sonra Suns çok yanlış bir koç tercihi yapmış, takımın başına Terry Porter getirilmişti. Porter 4 sezondur play-off yapan takımı, play-off'a taşıyamamakla kalmamış, tempolu Suns basketbolunun da neredeyse ortadan kalkmasına neden olmuştu.

Geçtiğimiz sezonun son bölümünde Porter'ın kovulmasıyla takımın başına geçici olarak getirilen Gentry, akılcı bir hamleyle takımın Nash ve Amare önderliğinde alışkın olduğu sistemi yıkmaya çalışmayıp, aksine yapıcı davrandı. Shaq takımdan ayrıldıktan sonra Phoenix, Amare ve etrafında 4 şutör formülüne döndü. Üstelik bunu artık eskisi gibi sadece açık alanda değil, yarı saha hücumunda da uygulayabiliyorlar. Jason Richardson'ın içine Ray Allen, Grant Hill'in içineyse uzun bir sakatlık döneminden sonra, kariyerinin sonbaharında yeniden Grant Hill kaçmış durumda! 37 yaşına gelmesine rağmen, kaybolan yılların acısını çıkarıyor Hill...

New York'taki çıkışının ardından kendini bir süre unutturan uzun-forvet Channing Frye, Phoenix'e gelişiyle birlikte müthiş bir üçlükçü olmuş durumda. Lige ilk adım attığında üç sayı çizgisinin gerisinden şut atmaya çekinen forvet Jared Dudley bile ortalama bir üçlükçü oldu. Çaylak sezonundaki ne yapacağını bilemez hali yüzünden kendisiyle dalga geçilen Goran Dragiç, deplasmandaki son Spurs maçında, benchten gelip 17 dakikada 5/5 üçlük isabetiyle 26 sayı üretti!

Doğu'ya geçtiğimizde söylenecek fazla birşey yok. Kağıt üstündeki 3 büyük takımdan 2'si Doğu Finali'ne kalacak. Orlando benim şampiyonluk adayım. Daha sonra detaylı bir yazı yazarım; ancak Orlando tüm NBA'de hücum opsiyonları en çeşitli olan, dolayısıyla önlem alınması en zor takım.

Son olarak Boston-Cleveland serisi hakkında bir iki söz söyleyecek olursak, ilk cümlem seride büyük gelgitler yaşandığı olur. Boston evine 2-0 önde dönebilecekken, şu anda seri 2-1 Cavs lehine.. Son maçta 29 sayı farkla yenilirken, Boston'ın yaşlı kadrosunun pili bitmiş bir görüntüsü vardı. Big Three'nin Rondo'ya: "Sen gençsin, bizi biraz idare et" der gibi bir hali var. Gerçi Cavs da son maçta %59.5 gibi çılgın bir şut performansıyla oynadı. Kısacası ilk üç maçta birbirinden çok farklı 6 takım izledik. Düğümü muhtemelen bu gece Garden'da oynanacak serinin 4. maçı çözecek...

Read more...

Totti Yanlış Adama Vurdu!

6 Mayıs 2010 Perşembe

"Antifutbolun Efendisi"* Jose Mourinho'nun, Materazzi önderliğinde kaçak dövüşen takımı Inter, İtalya Kupası finalinde Roma'yı 1-0 yendi. Zaten bu aralar herkese gıcığım, Inter'i de yüzyılın en çirkef takımı seçiyorum.

Bu çirkef takıma haddini kaptan Francesco Totti bildirmek istedi. "Sizin gibi kaçak dövüşeceğime, delikanlı gibi kırmızı kartımı görüp atılırım" dedi. Ama yanlış adama vurdu. Çünkü Balotelli'nin Milanlı olduğunu unuttu!



*Antifutbolun efendisi, Johan Cruyff'un Mourinho'ya taktığı lakap

Read more...

Finali Trabzon Yaptı: 3-1

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Tarih boyunca birçok uygarlığa evsahipliği yapmış Şanlıurfa'nın, şanına yakışır bir final maçı izledik. 30 dereceye varan sıcaklıkta neden 15.45 (15.30 ya da 16.00 da değil!) gibi bir saatte maç oynandığını pek anlayamasakta, bunun sık sık su molalarıyla kesilen oyun dışında futbolun kalitesine bir zararı dokunmadı.

Fenerbahçe'nin aklının büyük bir bölümü, haftasonu oynayacakları Ankaragücü maçı özelinde şampiyonluk mücadelesindeydi. Bu daha ilk 10 dakikada net olarak belli oldu. Fenerbahçeli oyuncular güçlerini mümkün olduğunca ekonomik kullanmaya çalıştı. Bu yüzden sanki Trabzonspor daha çok tempo yapıyormuş gibi gözüktü. Oysa Trabzonspor'un temposundan çok, Fenerbahçe'nin tempoyu düşürme çabası bu görüntüyü oluşturdu.

Fenerbahçe'de gücünü ultra-ekonomik kullanan adam kaptan Alex'di. Zaten daha ilk yarıda Alex'in adını yalnızca 1 ya da 2 kez duyunca, gerekli olmadıkça sahnede pek gözükmeyeceğini anladım. Trabzonspor, baskılı oynamaya çalıştığı ilk yarıda gol bulamayınca Alex'in ekmeğine yağ sürdü. Alex de ikinci yarının başlamasıyla, gereken yerde gereken golü atarak takımını 1-0 öne geçirdi. O kalitede bir golü sahadaki futbolcular arasında sadece Alex atabilirdi, attı da...

Maçtan önce "kehanetlerde" bulunmayı seven bir spor medyasına sahip olduğumuzdan, Fenerbahçe golü atınca eminim çoğu kişi maçın bittiğini düşündü. Ne de olsa Fenerbahçe ligde 8 maçtır gol yememiş falan filandı... Bu yüzden özellikle ilk golü atan taraf Fenerbahçe olursa, gol atan galip kuralının işleyeceği düşünülüyordu. Ama işlemedi; çünkü Trabzonspor beklenmedik biçimde tempolu oyununu, konsantrasyonunu ve fizik gücünü 90 dakika boyunca sahaya yansıtmayı başardı.

Burada en büyük pay şüphesiz Şenol Güneş'in. Sakat sakat oynayan Selçuk dahil, Trabzonspor ortasahası taktik disiplinini neredeyse hiç kaybetmedi. Daum'un klasikleşen Güiza ısrarı da, Song ve Egemen'in işine yaradı.

Tek tek gol pozisyonlarını karşılaştırdığımızda da Trabzonspor'un bariz üstünlüğü vardı. İlk yarıda Umut'un karşı karşıya iki pozisyonu, (Söz konusu Umut olunca golün kaçması sürpriz olmuyor) ikinci yarıda yedikleri golün hemen ardından Colman'ın direkten dönen şutu ve Burak'ın altıpastan 2 metre hızla Volkan'ın kucağına yolladığı top var. Fenerbahçe'yse top başka bir oyuncuya gelse gol pozisyonu bile sayılmayacak bir Alex golü dışında, eğer yanlış hatırlamıyorsam Deivid'in kornerden gelen topa yaptığı rövaşata hariç net bir pozisyon yakalayamadı. O şut da, büyük bir şans eseri kaleci Onur'un tam kucağına gitti.

Umut, her maç aynı özveriyle oynadığı için onun oyununu 4-5 yıldızlık yapan faktör skora yaptığı katkı oluyor. Bugün güzel bir kafa vuruşuyla beraberlik golünü kaydettiğinden, onu otomatikman maçın yıldızları kategorisine taşıyabiliriz. Burak da ise değişen birşey yok. Hala şut atılmayacak yerde saçma sapan şutlar atarak, gol atılacak yerde ise zor olanı yaparak goller kaçırmaya devam ediyor. Bunun haricinde sağ kanattaki tempolu oyunuyla en azından vasat bir maç çıkardığını söyleyebiliriz.

Colman ligin en iyi ortasaha oyuncularından birisi. Özellikle Alanzinho'nun da tempo yaptığı dönemlerde bu ikili Trabzon'un oynadığı futbolu bir kademe ileri taşıyor. Zaten Trabzon'un oyun planı tamamen ortasahasının hücuma yaptığı katkıya bağlı. Nitekim bugün son iki gol yine ortasaha elemanlarından geldi.

Kendini Zidane sanan Engin Baytar, sonunda "Zidanevari" bir gol attı. Gerçi o pozisyonda Zidane olsa, muhtemelen penaltı noktasında boş bekleyen iki takım arkadaşından birine asisti yapardı. Ancak o bekleyen adamlar Umut ve Burak olunca, Engin'e de fazla suç bulmamak lazım.

Fenerbahçe de ise tam tersi bir durum var. Ortasahasında sezon boyunca 3'ten fazla gol atan bir oyuncusu olmaması, yükü son haftalarda iyice Alex'in sırtına yükledi. Güiza'nın artık pres yapacak hali bile kalmadığı için, Daum'un forvette Semih ya da Gökhan'ı da tercih etmemesi (ya da 80. dakikadan sonra tercih etmesi) Fenerbahçe'nin hücum gücünü baltalıyor. Alex artık ilerleyen yaşının da etkisiyle mecburen kupa ve lig arasında bir tercih yapacaktı. Ligi tercih etti...

Fenerbahçe özellikle sezonun son döneminde tam bir savunma takımı halini aldı. Uzun süredir hiçbir maçta 2'den fazla gol atamaması bunun bir göstergesi. Daum büyük bir risk alıyor. Bu risk Daum'u ya şampiyon yapacak; ya da karşılarına bugünkü Trabzonspor gibi ortasahada onlarla baş edebilecek bir takım çıkarsa ters tepecek. Son haftaki Trabzonspor maçı deplasmanda olsa Fenerbahçe büyük bir hayalkırıklığı yaşayabilirdi. Gerçi Ankaragücü'nün de ortasahası güçlü bir takım olduğunu söyleyebiliriz. Hatta Trabzon'dan fazlaları da var: İleri uçlarında Burak ve Umut değil, Vassell ve Vittek oynuyor!

Şanlıurfa halkı, bir Anadolu kenti olarak kupanın Anadolu'da kalmasını istiyordu. İstedikleri oldu, kupa Trabzon'a gitti. Fenerbahçe de, kupa hasreti hakkında dalga geçilmeye bir yıl daha mahkum oldu...

Read more...

Ne Olursa Olsun Şampiyon Olamayacak Takımlar

4 Mayıs 2010 Salı


Aşağıdaki takımlardan hangisi son 10 yılda "sürekli" play-off'a kalmıştır?

a)Los Angeles Lakers

b)Dallas Mavericks

c)Miami Heat

Doğru cevap: Dallas Mavericks

Belki de tüm NBA'de, Dallas kadar "overrated" bir takım daha yok. Normal sezonda ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar, play-off'lara gelince işin rengi değişiyor. Büyük oranda bu yüzden yukarıdaki diğer iki takım şampiyonluk yaşarken, onlardan daha fazla play-off yapan Mavs bir NBA finali dışında elle tutulur bir başarı elde edemedi. O tek finali de Miami'ye 2-0'dan kaybettiler.

Dallas'a kişisel olarak büyük bir antipati duyduğum için, yargısız infaza varmamak adına konuyu kısa tutacağım. 3 sezon önce, Batıyı birinci bitirerek ve yine şampiyonluk adayı olarak girdikleri play-off'larda ilk turda 8. Golden State'e elenmişlerdi. Bu sezon da Batı 2.'si olarak, 7. San Antonio'ya boyun eğdiler. Sonuçta Texas derbisi muhabbeti falan var, o yüzden bu seneki başarısızlık nispeten kabul edilebilir. Fakat Dallas'ın hala bu başarısızlıklardan ders çıkarmamış olması, kabul edilemez.

Kulüp sahibi Mark Cuban efendi, kapitalizmin nimetlerinden faydalanarak zengin olmuş, yüzyılın en antipatik adamlarından biri olarak her sezon takıma inatla para saçmasına karşın, Dallas hala şampiyon olamıyorsa ortada başka sorunlar var demektir.

Dirk Nowitzki ligin en önemli yıldızlarından biri olabilir; ancak kesinlikle bir "winner" değil. Ortalamanızın 25-10 olması sizi şampiyon yapmaz çünkü. Normal sezonun MVP'si olmanız da... İlk 3 çeyrekte fırtına gibi esip, son çeyrekte ortada gözükmemeniz hiç yapmaz. Bir tane Kobe var; o yüzden bu alanda saçma bir karşılaştırma yapmaya çalışmayacağım; ama Nowitzki'nin şimdiye kadar play-off'larda kritik bir anda maç kazandırdığını ben hiç görmedim!

Jason Kidd'i ayrı bir yere koyduğumda buram buram antipati duyduğum Dallas'ta, bu alanda lider ise şüphesiz Jason Terry! Kenarda şaklabanlık yapmak için harcadığı enerjinin ve kameraların dikkatini çekmek konusundaki başarısının onda birini parkede gösterse Dallas için işler daha farklı olabilirdi.

Dallas'ta kenar yönetimler ve oyuncular sürekli değişmesine rağmen, yıllardır orada olan iki adam var: Nowitzki ve Terry... Demek ki bu işin formülü kadroyu bu iki oyuncunun çevresinde oluşturmak değil. Kentin sevgilileri olabilirler; ancak Dallas artık duygu ve mantık arasında bir seçim yapmak zorunda. Romantizm yıllardır gerçekleri görmelerini engelledi. Devamlı: "Bu yıl olmadı; ama Nowitzki bizi seneye şampiyon yapar" deyip durdular, yapamadı...

Neyseki Nowitzki onlardan önce davrandı ve kaybedilen Spurs serisi sonrası takımdan ayrılacağının ilk sinyalini verdi.

Yazının başlığına uygun olarak seçtiğim diğer takım Cleveland'dı aslında... Dün gece sahalarında Boston'a farklı yenildiler ve Doğu yarı-finalinde durum 1-1 oldu. Buna dua etmeliler; çünkü 2-0 da olabilirdi. Boston ilk maçta da baskın bir oyun ortaya koymasına karşın, son düzlükte yaptığı basit hatalarla maçı kaybetmişti. Yine de Garden'a saha avantajını ele geçirerek dönmeyi başardılar. Cleveland'ın geçen yıl Doğu Finali'nde Orlando karşısında başına gelen şey, bu kez bir tur erken yaşanabilir. Böylece LeBron da New York'a taşınır.

Ben yine de Cavs hakkındaki yazımı seri bitene kadar bekleteceğim. Bakarsınız kral bana kapak falan yapar, yazdıklarım çöpe gitmesin!

Read more...

İLETİŞİM

mussano90@hotmail.com


KATKIDA BULUNANLAR

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP